Erdoğan pekâlâ kaybedebilir

25 yıl önce Refah Partisi’nin, Erdoğan ve Gökçek’in kazanmasının asla mümkün olmadığı söyleniyordu, oldu. Bugün de sevenleri ve sevmeyenlerinin büyük çoğunluğu Erdoğan’ın kaybetmesinin mümkün olmadığında ısrarcı. Doğru mu?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Uzun süredir yapmayı düşündüğüm bir yayın bu. Aslında burada yaptığım yayınları bir şekilde takip edenler, birkaç yıldır hep bir noktanın altını çizdiğimin farkındalar, o da: Recep Tayyip Erdoğan’ın artık Türkiye’de iktidarı kendi elinde topladığı andan itibaren, özellikle o tarihten itibaren kaybetmeye başladığını, tam bir krizde olduğunu savunuyorum. Bu konuda, benim bu savunmalarıma karşı, tabii yaşanan seçimler var ve bu seçimlerin hepsinden de Erdoğan bir şekilde galip çıkıyor ve bunlar benim aslında tekzip edildiğim anlamına geliyor. Aslında, ben bunu bir tekzip olarak görmüyorum; bunları birbirlerini tamamlayan hususlar olarak görüyorum. Benim söylediklerimle onun seçimlerden galip çıkması arasında çok büyük bir çelişki olduğu kanısında değilim. Şöyle söylemek istiyorum aslında -bunu birkaç yayında da söylediğimi hatırlıyorum-, o da şu: Erdoğan kaybetti, çoktan kaybetti, bir süredir kayıpta; ama kazanan kimse yok! Kazanan kimse olmadığı için de Erdoğan’ın kaybının adının konulmasına tanık olamıyoruz, iktidarını kaybedemiyor. Normal şartlarda Erdoğan, sürekli iktidardaki ömrünü uzatmak için çabalayan, sürekli bunu geciktirmeye çabalayan bir siyasî aktör konumunda. Şunu çok iyi hatırlıyorum: Bundan tam 25 yıl önce Refah Partisi yerel seçimlere hazırlanırken, yine bir Mart ayında, 94 yılında, genç bir gazeteci olarak diyeyim –yani o tarihte 30’lu yaşlarımdaydım– ağırlıkla Refah Partisi ve İslamî hareket üzerine çalışıyordum ve Refah Partisi’nin yerel seçimlerde çok başarılı olabileceğini söylüyordum. Söylemeye çalışıyordum daha doğrusu; çünkü susturuluyordum, çünkü o tarihte egemen olan görüş Refah Partisi’nin merkeze gelebileceğini, iktidara gelebileceğini, İstanbul-Ankara gibi yerlerin belediyelerini kazanabileceğini asla kabul etmiyor, kabul etmek istemiyordu. Benim gibi bu ihtimali dile getirenleri de “şeriatçıların ya da gericilerin işbirlikçileri” olarak tanımlayıp bizi etkisizleştirmeye, beni etkisizleştirmeye çalışıyorlardı. O tarihte, 25 yıl önce Refah Partisi’nin ve Erdoğan’ın o büyük zaferi yaşandı. O zaferden yeteri kadar ders çıkarıp çıkartmadıkları ayrı bir husus; ama 25 yıl sonra bu sefer çok ilginç bir şekilde, o tarihte yani çeyrek yüzyıl önce bana bunun asla olamayacağını söyleyenlerin önemli bir kesimi bugün Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın seçim kaybetmeyeceğini, kaybedemeyeceğini söylüyorlar. İlginçtir, kimisi bunu bir Erdoğan-karşıtı pozisyonda söylüyorlar, yani bir çaresizlik olarak söylüyorlar; ama hatırı sayılır bir bölümü de –onlar kendilerini çok iyi bilir– zaten bir süredir o tarihte beni sırf Refah Partisi üzerine gazetecilik yapmaya çalıştım diye dışlamaya çalışanların –hani yeni tabirle: ötekileştirmeye çalışanların– hatırı sayılır bir bölümü de uzun bir süredir “reisçi” oldular ve Erdoğan savunuculuğu yapıyorlar. 

25 yıl sonra şimdi tersi bir durum söz konusu; şimdi de, nasıl 25 yıl önce Refah Partisi’nin ve Erdoğan ve beraber hareket ettiği kişilerin gelmekte olduğunu söylüyorsam, şimdi de gitmekte olduğunu söylemeye çalışıyorum. Ama burada sorun şu: O tarihte gidenler belliydi, gelen Erdoğan’dı ya da Refah Partisi’ydi; bu tarihte gitmekte olanlar belli, ama yerlerini kimin alacağı konusu hâlâ muallakta — kimse olmadığı için daha doğrusu, şu haliyle, kimse olmadığı için de gidenlerin gitmekte olduğu gözükmediği için. Böyle söyleyeyim; biraz kelimelerle oynuyormuş gibi olabilir, ama biraz zor bir konu olduğu için tanımlaması da hakikaten biraz zor oluyor. Yani özetle: Erdoğan kaybediyor ama kimse kazanmadığı ve kazanamadığı için Erdoğan’ı kaybeden olarak değil; kazanmaya devam eden olarak görüyoruz. Bu yayını bugün yapmaya karar verdikten sonra bir elektronik posta aldım, bir genç arkadaşım, AK Parti tabanından, uzun bir süredir görüştüğüm ve gözlemlerinden çok istifade ettiğim bir arkadaşım. Bu son olaylar üzerine –tanzim satış, ekonomik kriz üzerine– çok ilginç birtakım gözlemlerini paylaşmış. Hatta geçen burada benim salı günü yaptığım “Tanzim satış kuyrukları da mı Erdoğan’a yarıyor?” yayınından hareketle şöyle bir şey söylüyor, çok önemli: Orada ben ekonomist Yahya Madra’nın birtakım önermelerini de eleştirmiştim, o arkadaşım diyor ki: “Aslında ikiniz de haklısınız”. Orta yolcu bir şey değil bu yaptığı, şunu söylüyor –ki bu sınıf farklarının altını çizerek– diyor ki: “Alt sınıflar –yani garibanlar– tanzimden memnunlar, çünkü daha ucuza bir şeyler alabiliyorlar ve bu anlamda minnettarlar. Ama orta sınıflar çok ciddi bir şekilde endişeli. Endişe ne? Çünkü tanzim kuyrukları Türkiye’nin yoksullaşmakta olduğunu, Türkiye’nin ekonomik krizini gösteriyor, yüzümüze çarpıyor. Alt sınıfların zaten kaybedecek çok fazla bir şeyleri yok, onlar zaten gariban, onlar zaten azla yetinmeyi bilenler ve tanzim satıştan biraz daha ucuza almak onların her zaman için hoşuna gidecektir; ama bu görüntüler, bu fotoğraflar, bu videolar orta sınıfa, ellerindekileri kaybetmekte olduklarını ve kaybedeceklerini ve onların da ortadan tekrar alt sınıflara doğru gidebileceğini gösteriyor.”

Şunu unutmamak lazım: Türkiye’de İslamî hareketin siyasal alandaki öyküsü aslında sistemin dışına itilmiş olanların merkeze taşınması ve bir anlamda da, sadece siyasî olarak değil, ekonomik olarak da onların güçlendirilmesiydi ve AK Parti iktidarı esas olarak bunu gerçekleştirdi. Ama bir süredir yaşanan yönetim krizi nedeniyle, Erdoğan’ın eski becerisini hayata geçirememesi nedeniyle, ülkede ekonomik olarak da işlerin kötüye gitmesine tanık oluyoruz ve bu kötüye gidiş beraberinde kaybetmeyi de getiriyor. Yani yakın bir zamanda belki de Erdoğan iktidarı sayesinde varlıklanmış olan, birtakım kazanımlar elde etmiş olan insanların kaybetme ihtimali ortaya çıkıyor — ve kaybediyorlar, aslında ihtimal de değil; kaybetmeye başladılar. İnsanların kur farkı nedeniyle, kurda yaşanan büyük değişiklikler nedeniyle alım güçleri düştü, istediklerini daha fazla alamıyorlar. Mesela diyelim ki orta sınıf bir muhafazakâr aile, çocuklarını 5 yıl, 10 yıl önce yurt dışına okumaya yollamayı daha fazla düşünürken, şimdi kur farkı nedeniyle eskisi kadar cesur hareket edemiyor. Bazı alışveriş ve tüketim alışkanlıkları aynı şekilde öyle; satın alma gücü düştüğü için de bir nevi yoksunluk hissi yaşanıyor. 

Buradan AK Parti tabanının aslında bütün bu yaşananlardan ciddi bir şekilde tedirgin olduğu sonucuna varmak lâzım. Bu tedirginliğin temel nedeni gerçekten kazanmış olduklarını kaybetme endişesi. Tabii ki burada alt sınıfların hâlâ birtakım şekillerde, devlet eliyle sunulan birtakım maddi imkânlarla denetimde tutulabilecek olma ihtimali var. Ama şunu unutmamak lâzım; Türkiye’de İslamî hareketin ve konumuzda da geçmişte Refah Partisi bugün de AKP’nin taşıyıcısı alt sınıflar olarak görünür ama, esas olarak bunun motor gücü bence orta sınıflar; alt orta, üst orta önemli değil ama orta sınıflar, serbest meslek sahipleri, küçük esnaf vs. bunlardır. Esas dinamizmi bunlar gösterir ve zaten baktığımız zaman da, özellikle Refah Partisi zamanında bu çok daha belirgindi, Refah Partisi’ni oluşturan kadroların büyük bir kısmı orta sınıftan insanlardı. Tabii ki partinin tabanında alt sınıflardan çok insan vardı, üst sınıflardan az da olsa birileri vardı; ama esas taşıyıcı güç orta sınıflardı. AKP iktidarı döneminde, aslında Refah Partisi’nin yerel iktidarları kazandığı andan itibaren belirginleşen bir olay: Çok güçlü bir muhafazakâr orta sınıf oluşmuştu Türkiye’de; şimdi o muhafazakâr orta sınıfın çok ciddi bir şekilde aşındığını ve tedirginliğe kapıldığını görüyoruz. Çünkü Erdoğan yönetimi durumu düzeltemiyor. Bunların hepsinin bir şekilde geçici çözümler olduğu, tanzim ya da başkalarının geçici çözümler olduğunu orta sınıflar çok ciddi bir şekilde görebiliyor bence. 

Bu orta sınıfların bir diğer özelliği; alt sınıflara bakarak insanlar genellikle AKP tabanının siyasî duruşunu anladıklarını sanıyorlar, ama bence esas dinamizmi getiren orta sınıfların demokrasi, özgürlükler gibi konulara daha yakın, bunları daha benimsemiş oldukları kanısındayım. Erdoğan’la beraber yaşanan otoriterleşme sürecinden de ciddi bir şekilde endişelendikleri ve tekrardan bir demokratikleşme, Kürt sorununun barışçıl çözümü, AB’yle yeniden ilişkileri geliştirme, hatta mümkünse yeniden üyeliği hayal edebilme gibi beklentileri var. Dolayısıyla Erdoğan’ın bunları, alt sınıflara yaptığı gibi birtakım ekonomik imkânlar ve milliyetçi retorikle çok uzun süre tutabileceğini açıkçası sanmıyorum. Ama burada tabii bir başka sorun ortaya çıkıyor: Bu insanlara birilerinin kalkıp gidişatın –genel olarak ülke için, ama özel olarak kendileri için de– iyi olmadığını, kendi iktidarları durumunda onların durumunun daha da iyi olacağını anlatabilmesi lâzım. Bu, öncelikle kazanımlarını kaybetmeyeceklerini ve tekrar daha fazla kazanabileceklerini –sadece maddi anlamda değil manevi anlamda da–, özgürlüklerine halel gelmeyeceğini, istedikleri gibi yaşayabileceklerini ve daha iyi yaşayabileceklerini, daha iyi yaşam standartlarına kendi iktidarlarında ulaşabileceklerini söyleyebilmeleriyle ancak olabilecek bir şey. 

Muharrem İnce meselesinde –ki bence o çok önemli bir dönüm noktasıydı ve belli bir aşamadan sonra İnce’nin bunu beceremeyeceği anlaşıldı, ya da ben anladığımı düşünüyorum, öyle düşündüm ve bunu da dile getirdim– Muharrem İnce çok yanlış bir şey yaptı, Erdoğan’la uğraştı ve Erdoğan’la uğraştığı zaman insanlar iki insanın kavgasında tabii ki kendilerine daha yakın olan insanı tercih ettiler. Ama burada mesele bir Erdoğan meselesi değil; buradaki mesele, tamamen Türkiye’nin bir bütün olarak bir arada nasıl daha müreffeh bir şekilde, nasıl daha özgür bir şekilde yaşayabileceğini resmedebilmek lâzım. 

Bugün AKP tabanının da ciddi bir şekilde aradığı bence bu –hepsi olmasa bile, büyük bir kısmı için bu–, bu tür şeylere, bu tür inandırıcı söylemlere, çağrılara açık olduklarını düşünüyorum. “Erdoğan’a oy verenler, ne yaparsanız yapın, vermeye devam ederler” şudur budur gibi argümanların hiçbir inandırıcılığı yok. Daha önce bu –Bekir Coşkun’du– “Karnını kaşıyan adam meselesi, bidon kafalılar meselesi” diye dile getiriliyordu bu kişiler tarafından; yani: “Bazı insanlar var ki ne yaparsanız yapın asla oy vermekten vazgeçmez” diyorlar, hâlâ demeye devam ediyorlar. İşin ilginç yanı ve komik yanı, bu tür argümanlara sahip olan insanlar, 90’lı yıllarda da “Ne yaparsa yapsınlar, Türkiye’de seçmen Refah Partisi’ne oy vermez” diyen insanlarla aynı insanlar. Bunlarda seçmeni özne olarak görmeyen, tamamen böyle kendi iradesi olmayan, körü körüne birtakım şeylere inanan insanlar olarak görme yaklaşımı var. Bu yaklaşımlardan öncelikle sıyrılmak gerekiyor. Erdoğan pekâlâ kaybedebilir, Erdoğan aslında çoktan kaybetti ve bu kaybının tescillenmesi pekâlâ yaşanabilir. Ama tabii ki şöyle bir şey var: 31 Mart seçimleri için bana soracak olursanız Erdoğan herhalde yine kaybetmeyeceğe benziyor. Çünkü buradaki sorun şu: Erdoğan’ın kaybetmiyor olması kazandığı anlamına gelmiyor, kaybetmiyor olması kimsenin onun yerine kazanamaması anlamına geliyor, onun kaybının tescillenememesi anlamına geliyor. Ve bu böyle giderse, şu âna kadar yaşananlara baktığımızda, 31 Mart seçimlerine baktığımızda, aday profillerine baktığımızda, birkaç tane istisna dışında insanları heyecanlandıran adaylar iki tarafta da –ama esas olarak da tabii muhalefette olması lâzım, bir şeyleri değiştirme iddiasıyla– göremiyoruz, söylem olarak baktığımda da göremiyoruz. En son İdris Naim Şahin’in İYİ Parti’den Ordu adayı olacağı söylendi –doğru herhalde, öyle gözüküyor–, hâlâ eski yerlerde dolanan bir siyaset anlayışı var. Bu siyaset anlayışıyla Erdoğan’ın kaybının tescilinin 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde de olacağı gözükmüyor. Ama şunu tekrar tekrar söylemek istiyorum: 25 yıl önce Refah Partisi’ni “Asla bunlardan bir şey olmaz, asla bunlar Türkiye’de yönetici pozisyona gelemezler; değil Türkiye’yi yönetmek; belediyeleri bile yönetemezler” diyen anlayışla, bugün “Erdoğan kim ne yaparsa yapsın seçim kaybetmez” diyen anlayış aslında aynı anlayış. Bu, seçmenin birey olarak iradesini küçümseyen, kurulu düzenlerin asla değişmeyeceğine inanan bir anlayış; ama Türkiye’yi her zaman için –benim gördüğüm kadarıyla, tanık olduğum kadarıyla– bir yanıyla itaati, ama bir diğer yanıyla da değişimi isteyen bir ülke olarak görüyorum. Çok beklenmedik anlarda çok beklenmedik değişimlere sandıkta imza atmış bir Türkiye seçmen profili var. 31 Mart’ta olacağını sanmıyorum açıkçası; ama Erdoğan’ın bu performansı, bu perspektifi, bu kadar vizyonunun iyice daralmış olması, tamamen milliyetçi bir diskur üzerinden, sağ popülist diskur üzerinden gidiyor olması, onun bu işi çok daha fazla sürdüremeyeceğini bana düşündürtüyor. Ama dediğim gibi birilerinin kalkıp onun yenilgisinin tescilini yapması kaydıyla. O tescil ne zaman olacak? Bilmiyorum. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar