“Mutlak butlan kararı” olarak bilinen CHP’yi siyaset dışında bırakma çabasının son hamlesine karşı, artık demokrasi, hak ve adalet iddiası, duygusu olan tüm parti, çevre, sivil toplum örgütleri ve şahısların tepki göstermesi gerektiğine inananlardanım. Bu işin “ama”sı olmamalı.

Geçtiğimiz eylül ayı başlarında, CHP İl Örgütü’ne kayyum atanması karşısında bu türden bir tepkiyi ifade etmek için eski Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Tahsin Yeşildere ile birlikte “Demokrasi Onurumuzdur” başlıklı bir imza kampanyası çağrısı yaptığımızda büyük bir ilgisizlik ve pek çok “ama” ile karşılaşmıştık. Son birkaç gün içinde kapatılıp, yeniden açılan Bilgi Üniversitesi öğretim üyeleri olan bazı demokrat arkadaşlarımızın da bu ilgisizlik içinde olduğunu görmüştük. Zaten yakın tarihimiz susan ve sustukça sıra onlara gelen, ancak sıra onlara gelince ses vermeye başlayanlar ile dolu. Bu cehenneme giden yollar bu taşlarla döşendi.
Aynı çerçevede, “Yetmez ama evet” diyenler, “yetti de arttı” dediğinde iş işten geçmişti. Kürt siyaseti için de benzer şeyler söylenebilir. Nitekim bu koşullar içinde en çok da, Kürt siyaseti zorlanacak, zira barış sürecinin gelip dayandığı noktada, iktidar partisinin önlerine çıkardığı “ya bize tam destek verin, yoksa avucunuzu yalarsınız” ikilemi ile hırpalanacaklar. Bu kaydı düştükten sonra, yaşananları değerlendirmeye çalışalım.
Bence, uzunca bir süredir söz konusu olan artık hukuk ve demokrasi sorunu bile değil, son gelişme gittikçe sertleşen rejim değişikliği sürecinin aşamalarından biri. Cumhurbaşkanlığı sistemi bu sürecin en önemli safhası idi ama bitiş noktası değildi. Malum, özellikle son 10 yılda AK Partisi, “Yeni bir Türkiye” inşasını hedeflediğini her vesile ile ifade ediyor. Bu hedefin tam anlamıyla gerçekleşmesi için de rejim değişikliği gerekiyordu. Bugüne kadar bu süreç ciddi bir yol kat etti ancak bitmedi. Yok, söz konusu olan “şeriat devleti” kurmak değil, bu saatten sonra teokratik bir devlet arzusu ve imkânı yok. Söz konusu olan, seküler ulus devletin yerine İslami kimlik ve sembollerin öne çıktığı bir ulus devleti yorumunun geçmesi. O nedenle, AK Partisi kendini sıradan bir siyasi parti olarak görmüyor, “dava” partisi olarak tanımlıyor. Gerçi “dava”nın ne olduğunu açıkça ifade eden yok, bunun nedeni de gizli hedeflerin varlığından ziyade, “dava”dan bahsedenlerin de kafalarının net olmaması. Dahası, toplumsal değişimin geldiği noktada “dava”nın mahiyetinin de değişime uğramış olması.

Değişmemiş gibi görünen ise AK Parti liderliği ve entelijansiyasının seküler Cumhuriyet rejimine karşı bitmeyen ideolojik ve sosyolojik öfkesi ve İslami temsil adına bir rövanşın gerçekleşmesi çabası. Onlara göre, seküler Cumhuriyet rejimi “tarihi bir ihanet projesi”. Bu projenin mağdurlarının hakkını teslim etmek ve Türkiye’nin dışarda güçlenmesi için, rejimin yeniden tanımlanması gerekiyor. Mesela Ayasofya’nın tekrar camiye dönüşmesi bu açıdan sembolik olarak çok önem taşıyordu. Diyanet İşleri Başkanı’nın resmi törenlerde öne çıkması da. Kimsenin, saltanatı geri getirmek gibi bir hedefi yok ama Anayasa’ya “Türkiye’nin dini İslam dinidir” diye yazdırmanın önemi var.
Diğer taraftan Kemalist resmi ideoloji, seksenli yıllardan bu yana çoktan yerini Türk-İslam Sentezi denilen, muhafazakâr bir ulus devlet ideolojisine bırakmıştı. AK Parti’nin gücünü tahkim ettiği süreçte, Kemalist resmi ideoloji ve tarih anlatısının yerini yeni resmi tarih anlatısı almaya başlamıştı. Son zamanlarda İslamcı entelektüeller, daha açık ifadeler ile Mustafa Kemal’in vatanı düşmana nasıl teslim ettiğinden söz etmeye, “dönemin ruhuna” ayak uyduran tarihçiler Mustafa Kemal’in güç peşinde koşan bir muhteristen başka biri olmadığını sayıp dökmeye girişmişti. Ama halen resmi tarih anlatısı tümüyle devreden çıkmış, yeni karşı tarih anlatısı resmileşmiş değil. İslamcı tarih anlatısının sembollerinden II. Abdülhamid’e itibarı iade edilmiş halde ama hala Atatürk kültü tümüyle reddedilebilmiş değil. Bu açılardan rejim değişikliği henüz tamamlanmış değil. O nedenle AK Partisi, sadece ekonomik, siyasi gücü elinde tutmak adına değil, aynı zamanda, Cumhuriyet rejiminin değişimi adına tarihi bir misyonun önünün kesilmesine neden olacak bir iktidar değişimine tahammül edemez.

Aynı çerçevede iktidar partisinin gözünde CHP sadece bir muhalefet partisi değil, öfke duyulan bir rejimin sembolü ve son kalıntısı. Hal bu iken, muhalefetin muhtemel bir seçim başarısı, AK Partisi’nin hükmettiği güç mekaniğinin yıkılması bir yana, tarihi bir misyonun akamete uğraması demek. Bu açıdan, CHP’nin varlığını devam ettirmesine göz yummak ancak seçim başarısızlığı tescilli Kemal Kılıçdaroğlu’nu geri getirmekle mümkün olabilirdi. Daha önemlisi, CHP’nin sahip olduğu mal varlığı ve örgüt yapısı ancak bu yolla muhalefetin elinden alınabilirdi. O nedenle Özel’in yeni bir parti kurması çözüm değil ve belli ki iktidar açısından istenilen de bu. Aynı nedenle iktidar partisi medyası yeni parti seçeneğini öne çıkarıyor.
“Eski Türkiye”yi beğenen, özleyenlerden değilim. Doksanlı yıllardan bu yana, Türkiye’nin otoriter siyaset ve toplumsal barış sorunun çözümünün demokratikleşme olduğuna inanlardan oldum. İslamcı, muhafazakâr kesime karşı baskı ve dayatmalara bu nedenle karşı çıktım. Kürt meselesine aynı çerçeveden yaklaşmaya çalışanlardan biri oldum. Ancak, sonuçta eski Türkiye’nin demokratikleşme yolu ile değişimi pek çok nedenle mümkün olmadı. Bu başlı başına uzun bir mevzu ama özetle başta laik kesim bu çözüme yanaşmadı, sonra iktidarını tahkim eden AK Partisi’nin demokratikleşmeye ihtiyacı kalmadı. Bu arada, memleketin liberal ve demokrat aydınları demokratikleşmeyi AB üyeliğine endeksledi ve Kemalizm ile mücadeleye odaklanarak bir büyük siyasi şaşılığın önünü açtı. Kürt siyaseti için de benzer şeyler söylenebilir. Sonuçta demokratik değişim imkânı yerini muhafazakâr otoriter bir siyaset anlayışı temelinde bir rejim değişikliği sürecine bıraktı.
Geldiğimiz noktada mesele genel olarak “eski Türkiye”yi geri getirmek de değil, CHP’li olmak da, Özgür Özel yönetimini desteklemek de. Mesele, yeni bir otoriter siyasi rejimin inşasına itiraz etmek.














