Doğu Eroğlu yazdı: “IŞİD’in Türkiye elçisi” başlığıyla sunulan Ebu Mansur’la mülakattaki doğrular, yanlışlar, abartmalar, muğlaklıklar

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ebu Mansur künyesini kullanan, IŞİD’in dış dünyayla olan sınırlarını birkaç yıl boyunca yönettiğini ileri süren, şu sıralardaysa Irak’ta idam cezası istemiyle tutuklu yargılanan bir şahısla yapılan mülakat güvenlik çevrelerinde tartışmalara yol açtı.

Ebu Mansur el-Magribi

Söz konusu görüşme International Center for the Study of Violent Extremism [ICSVE, tr. Uluslararası Aşırıcı Şiddet Araştırmaları Merkezi] araştırmacıları tarafından, Irak’ın terörle mücadele birimlerinin desteğiyle gerçekleştirildi. Mülakat makalesini kaleme alan Anne Speckhard ve Ardian Shajkovci’ye göre, Ebu Mansur el-Magribi’yle [Bu kişinin ismi makalenin İngilizce aslında Abu Mansour al Maghrebi olarak aktarılıyor] Şubat 2019’da beş saatlik bir görüşme yapıldı. IŞİD sınırlarının yönetiminde uzun süre söz sahibi olduğunu iddia eden Ebu Mansur, Türkiye’de yapılan soruşturmalar sırasında gerçekleştirilen iletişimin takibi kayıtlarında da sıkça rastlanan, tanınmış bir isim. Ancak Ebu Mansur’un mülakatta Türk yetkililerle pek çok görüşme yaptığını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek üzere Ankara’ya gittiğini fakat görüşmenin gerçekleşemediğini ileri sürmesi, görüşmenin kurmaca olup olmadığını tartışılır hale getirdi.

Şimdiye kadar Türkiye perspektifli IŞİD araştırmalarında elde ettiğimiz bilgiler ile mülakat makalesini yan yana getirerek görüşmenin otantik olup olmadığını ve Ebu Mansur’un iddialarının tutarlılığını sınamaya çalıştım.

Kilis-Elbeyli yakınlarında, IŞİD sınır geçiş noktalarından birine yolculuk.
(Fotoğraf: Doğu Eroğlu)

Ebu Mansur: Otantik mi, değil mi?

IŞİD’in gücünün zirvesinde olduğu dönemde, kendini gerçekte olduğundan farklı tanıtan, doğruluğundan emin olma imkanına sahip olmadığı iddialarını kesinmiş gibi aktaran IŞİD mensuplarına ya da basitçe, basına kurmaca mülakatlar vererek para kazanmak isteyen savaşçılara Türkiye’de de rastlandı. Buradaki temel istismar noktası, IŞİD’in işleyişi veya çatışma sahaları hakkında oldukça sınırlı veya sadece ikinci el bilgi sahibi olabilen gazetecilerin, kendilerine anlatılan ve yanlışlanabilir olmayan, teyit edilme imkânı son derece sınırlı iddiaları, sansasyon yaratma olasılıkları da göz önünde bulundurularak olduğu gibi aktarmasıydı.

Aktarılan iddiaların doğruluğu ya da yanlışlığı bir yana, sıradan bir savaşçının ya da Suriye ve Irak’a girip çıkan herhangi birinin gazetecileri kolaylıkla etkileyebilmesi ve bu kişilerin gerçekte kim olduklarının belirlenememesi, iddia sahiplerinin boyunu fersahlarca aşan teorilerin kamuoyunda tartışılmasına yol açıyordu. Örneğin IŞİD saflarında hasbelkader savaşmış, birkaç çatışmada bulunmuş tecrübesiz bir savaşçı, “Türkiye iktidarı arkamızda, IŞİD ile Türkiye arasında anlaşma var” benzeri demeçler verdiğinde, bu kişinin iddialarını destekleyebilecek kanıtlara sahip olup olmaması değil, iddianın kendisi tartışma konusu oluyordu.

Dolayısıyla makaleye konu olan mülakatı veren Ebu Mansur’un, gerçekten ileri sürdüğü bilgilere sahip olabilecek bir konumu işgal edip etmediği meselesi oldukça büyük önem taşıyor.

Ebu Mansur ismi, IŞİD hakkında Türkiye perspektifinden araştırmalar yapan benim gibileri için yabancı değil. Türkiye topraklarında IŞİD’e bağlı olarak görev yapan kurumları, Ağustos 2018’de basılan IŞİD Ağları kitabımda tanımlamayı denemiştim (Her ne kadar kitabın İslam Devleti Kurumları ve Lojistik Ağları isimli altıncı bölümü tamamen Türkiye’de faaliyet göstermiş IŞİD kurumlarına ve bu kurumların çalışmalarına ayrılmışsa da IŞİD Hudut İdaresi’nden kitabın neredeyse her bölümünde söz edildiğini belirtmem gerekir). Bu kurumların en önemlisi şüphesiz ki sınırı bizzat idare eden IŞİD Hudut İdaresi ve bu kurumun verdiği talimatları Türkiye’de uygulayan Türkiye Sınır Emirliği’ydi. Türkiye Sınır Emirliği’nde görev yapan IŞİD mensuplarının sıklıkla andığı Ebu Mansur, IŞİD Hudut İdaresi yetkililerinden biriydi.

Mülakatta, Ebu Mansur el-Magribi künyesiyle anılan kişinin anlattıkları oldukça yüzeysel olsa da bu anlatılar, IŞİD Hudut İdaresi ile Türkiye Sınır Emirliği hakkında bildiklerimizin önemli kısmıyla örtüşüyor.

Ancak mülakatın aktarıldığı makalede Ebu Mansur el-Magribi’nin söylediği kişi olup olmadığına dair herhangi bir doğrulama mekanizması işletildiğinden bahsedilmiyor. Mülakatın Irak’ın resmi terörle mücadele birimlerinin desteğiyle gerçekleştirildiği belirtilse de görüşme yapılan kişinin kimliğinin üçüncü şahısların ifadeleriyle tasdik edildiğine veya herhangi bir kimlik tespiti yapıldığına ilişkin bir ibare makalede mevcut değil. Böylelikle, mülakat makalesinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını anlayabilmek için makalenin her bir paragrafını parçalara ayırıp doğrulamaya çalışmaktan başka yol kalmıyor.

Ebu Mansur isminin Türkiyeli araştırmacılar tarafından dahi biliniyor olması, bu kişinin kimliğinin taklit edilebileceği anlamına da geliyor. Yani Irak güvenlik birimlerinin eline geçmiş bir eski savaşçı, Iraklı veya Batılı yetkililerle pazarlık yapmak için Ebu Mansur olduğunu iddia edip, Ebu Mansur’un biliyor olabileceğini düşündüğü iddiaları öne sürmüş olabilir.

Makalenin son cümlesinde, görüşme yapılan kişi için idam cezası istendiği belirtiliyor; bu istem pazarlık olasılığını da akla getiriyor. Irak yönetimi pek çok IŞİD mensubunu ya da onların yakınlarını, uluslararası gözlemcilerce eleştirilen yargı süreçleri sonunda idam ediyor. Ancak yabancı istihbarat ajanslarının veya ülkelerin, sahip oldukları özel bilgilerden ötürü ilgilerini çeken kişilere (Salt IŞİD’e ilişkin sahip oldukları bilgiden ötürü değil, kendi vatandaşlarının yargılandığı davalara yapabilecekleri katkı sebebiyle de IŞİD içinde çeşitli işlevler üstlenmiş kişilerin deneyim ve şahitlikleri önemli olabilir) ne derece erişebildiği, Irak yönetiminin bu kişileri idam etmek yerine yabancı ajanslara teslim edip etmediği bilinmiyor.

Ancak idam cezasıyla yargılanan IŞİD’in eski bir idarecisinin, idamdan kurtulmak için yabancı ajanslarla veya kendisine erişen araştırmacılarla pazarlık yapmak isteyebileceği, gerçekte pazarlık koşulları yoksa bile hayatta kalabilme umuduyla Batılıların hoşlanabileceğini varsaydığı ifadeler sarf etmesi ihtimali yabana atılmamalı. Ebu Mansur mülakatında özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isminin bu kadar çok zikredilmesinin, bu gerekçeyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Sonuç: Ebu Mansur künyesini kullanan gerçek bir IŞİD Hudut İdaresi yetkilisi olduğunu biliyoruz ancak mülakat yapılan kişinin gerçek Ebu Mansur olup olmadığına ilişkin bir kanıt, mülakat makalesinde sunulmuyor. Mülakatta Ebu Mansur’un anlattıkları IŞİD’in Türkiye’deki lojistik operasyonlarına ilişkin fahiş hatalar içermiyor ancak bu konuda yapılan pek çok araştırmanın bu bilgileri halihazırda açık kaynak haline getirdiğini belirtmek gerekiyor. Tek yapabileceğimiz ICSVE’nin Iraklı yetkililere dayandırdığı bu mülakatın otantik olduğunu varsaymak ve ICSVE’nin çok geçmeden görüşmenin tam metnini yayınlamasını beklemek.

Ebu Mansur’un aktardıkları Türkiye bağlamındaki IŞİD bilgilerimizle uyumlu mu?

Mülakatta Ebu Mansur, asli görevinin, “Emri altındakileri idare ederek Türkiye’deki yabancı savaşçıların geçişini sağlamak [Alıntının aslı: My job was to direct operatives to receive the foreign fighters in Turkey]” olduğunu söylüyor. Yabancıların Türkiye üzerinden IŞİD’e geçişi için Türkiye’de pek çok kişinin çalıştığını, bu kişilerin maaşlarının IŞİD tarafından ödendiğini, bu kişilerin bir kısmının IŞİD’le ideolojik bağı bulunmayan ve para kazanma arzusuyla güdülenen kişiler olduğunu söyleyen Ebu Mansur’un çizdiği tablo, Türkiye IŞİD’i ve IŞİD’in Türkiye’de kurmuş olduğu organizasyonlara ilişkin bilgilerimizle uyumlu.

Ebu Mansur’un istişhatçılar [istişhadiler, yani intihar saldırısı düzenlemek üzere seçilip eğitilen kişiler], IŞİD içindeki kadınlar, IŞİD’e katılanların mücahit veya muhacir olarak gümrükte ayrı ayrı doldurdukları formlar, IŞİD topraklarına giriş yapanların sayısı gibi konularda verdiği bilgiler, ilgili konularda yeni veriler sunmasa da tutarlı.

Kilis-Elbeyli’de, yerel halkın ve IŞİD yetkililerinin sıfır noktası diye
adlandırdığı sınır geçiş noktalarından biri. (Fotoğraf: Doğu Eroğlu)

IŞİD’in Emni birimi hakkında anlattıkları, bu birimle ilgili bilgilerimizle tutarlı bir çerçeve sunuyor. Yabancı topraklarda eylem yapacak Emni eylemcilerin, IŞİD’in emniyet, dış istihbarat ve yabancı topraklardaki saldırılarından sorumlu birimi olan Emni organizasyonu tarafından seçilip eylemlere yönlendirildiğini aktaran Ebu Mansur, IŞİD hiyerarşisine dair bildiklerimizi doğruluyor ve aslında sorumlu olamayacağı bir konuda yetkili olduğunu ileri sürmeyerek göreviyle tutarlı bir anlatı oluşturuyor.

Ebu Mansur Türkiye ile IŞİD arasında yaralıların tedavisi için anlaşmalar yapıldığını, Türkiye’nin sınırı açık tuttuğunu ve MİT’in kritik anlarda ambulanslar yollayarak Suriye’deki yaralıları Türkiye’ye taşıdığını aktarıyor. Tedavi giderlerinin IŞİD tarafından karşılandığını, bazı yaralılarınsa Türkiye’deki devlet hastanelerinde ücretsiz tedavi edildiğini anlatan Ebu Mansur, tıbbi yardım şebekelerinden sorumlu kişinin kendisi olmadığını, bu alanda olup bitenlere ait kesin bilgilerinin bulunmadığını söylüyor. Mülakat makalesinde IŞİD’e ait tıbbi yardım ağlarına ilişkin Ebu Mansur’un ağzından aktarılanlar bu konudaki bilgilerimizle tam manasıyla uyuşmuyor.

Ebu Mansur mülakatta, “Tek bildiğim aradaki anlaşma gereği, yaralılarımız için sınırın açık tutulduğu ve ambulansların yollandığı. Bu, yaralılarımız konusunda devletler arasında yapılan bir anlaşmaydı. Şartlarını müzakere eden bendim. Yaralılar için tıbbi ve diğer malzemelerin geçişi için. Su hakkındaki anlaşmayı müzakere eden de bendim, Fırat Nehri yani [Alıntının aslı: “I just know this agreement to open the gates for our wounded and that there were ambulances sent for them. It was a ‘state-to-state’ agreement regarding our wounded. I negotiated these agreements. For the wounded, medical and other supplies to pass, and I negotiated about water also, the Euphrates.]” diye konuşuyor.

Türkiye’de faaliyet gösteren bazı dernek ve insani yardım kuruluşlarının vekaletiyle, Cephetül Nusra’yla ortaklığı bulunan örgütlerin ve sonradan ÖSO unsurları olarak anılan grupların yaralılarının, ambulanslarla Türkiye’ye getirilip tedavi edildikleri örnekleri bilsek de IŞİD Hudut İdaresi’ne ilişkin bilgilerimiz, IŞİD’in Türkiye’deki resmi makamların denetiminden daha uzak tıbbi yardım şebekeleri kurmayı seçtiği yönünde.

Hatay-Reyhanlı’daki kayıt dışı bir klinikten görüntü.
(Fotoğraf: Costanza Spocci – Middle East Eye)

Cephetül Nusra ve ÖSO unsurları için çoğunlukla geçerli olan tıbbi yardım ağlarında, Suriye’nin kuzeyinde çalışan insani yardım kuruluşlarının ambulanslarla Türkiye’ye getirdiği yaralılar çoğunlukla devlet hastanelerinde tedavi görüp yoğun bakım aşamasını atlattıktan sonra kayıt dışı kliniklere götürülüyor ve bakımları burada yapılıyordu. Devlet hastanelerindeki tedavi ücretsizdi; kliniklerin masrafları ise çoğunlukla Türkiye içinde toplanan bağış ve yardımlardan karşılanıyor, bu tesislerde Arapça konuşabilen doktorlar maaş karşılığı çalıştırılıyordu.

Liva’ül Tevhid yaralılarının Kilis ve Gaziantep’e getirilişi hakkında 2014’te hazırladığım bir grafik.

IŞİD’in tercih ettiği tedavi ağlarıysa devlet denetiminden daha uzaktı. Tıbbi yardım şebekesi esas olarak özel hastanelere dayalıydı. Sınırdan IŞİD Hudut İdaresi’nin kontrolünde Türkiye’ye geçirilen yaralıları Hudut İdaresi’nin Türkiye Sınır Emirliği’ne bağlı yöneticileri özel hastanelere sevk ediyordu. Sağlık danışmanları aracılığıyla ihtiyaçlara ve kapasiteye göre farklı özel hastanelere gönderilen yaralıların tedavi ve bakım giderleri, yine Türkiye Sınır Emirliği tarafından sağlık danışmanlarına ödeniyor, IŞİD böylelikle tıbbi malzeme tedarik etme, doktor istihdam etme, klinik çalıştırma gibi mesailerden kurtuluyordu. Bu bağlamda Ebu Mansur’un tarif ettiği modelin IŞİD’in uyguladığı sistemden ziyade Cephetül Nusra ve ortaklarının yöntemlerine benzediğini not etmek gerekiyor.

Mülakata göre Ebu Mansur, IŞİD tarafından satılan petrolün tümünün Türkiye üzerinden dağıtıldığını aktarsa da bu satışların “spontane” biçimde gerçekleştirildiğini söylüyor ve herhangi bir örüntü önermiyor. Öte yandan Ebu Mansur’un Tabka Barajı’nın çalışması için gerekli suyun Fırat Nehri’ne bırakılması konusunda Türkiye yetkilileriyle bizzat pazarlık yaptığına ilişkin iddiaları dikkate değer. Ebu Mansur’a göre IŞİD ile Türkiye arasında, Fırat Nehri’ne belirli miktarda su bırakılması konusunda bir uzlaşı sağlanmıştı.

Sonuç: Ebu Mansur’un mülakatta anlattıklarının yanlışlanabilir olanları, şimdiye kadar bilinen ve açık kaynak haline gelmiş bilgilerle örtüşüyor. Sınırdaki insan trafiğine ilişkin aktardıklarının teknik derinliği olmadığı için bu konuda ne derece bilgi sahibi olduğunu ölçmek mümkün gözükmüyor. Emni birimi hakkında temkinli bir tavır takınıyor. Öte yandan Türkiye’de IŞİD’in oluşturduğu tıbbi yardım ağına ilişkin anlattıkları şimdiye kadar ortaya çıkan örüntülerle tam olarak uyumlu sayılmaz (Ebu Mansur’un mülakatta, Türkiye-IŞİD ilişkileri hakkında ileri sürdüklerini, “IŞİD’in Türkiye Elçiliği meselesi” başlığı altında değerlendirdim).

Ebu Mansur IŞİD Hudut İdaresi’nin neresinde? Yerel soruşturma bilgileri ile mülakattaki anlatılar örtüşüyor mu?

IŞİD’in Türkiye ile Suriye arasındaki sınırın önemli kısmına egemen olduğu dönemde Türkiye içinde ve Türkiye-Suriye sınırı boyunca faaliyet gösteren belli başlı IŞİD kurumları bulunuyordu. Bunların hiyerarşide en yukarıda olanı, Ebu Mansur’un da yöneticileri arasında olduğunu düşündüğümüz IŞİD Hudut İdaresi’ydi. Bu birimin görevi IŞİD’in dış dünyayla olan sınırları yoluyla gerçekleşen tüm lojistik faaliyetleri koordine etmekti.

Türkiye bağlamında değerlendirildiğinde;

  • Türkiye’de IŞİD yaralılarının tedavisini sağlamayı amaçlayan tıbbi yardım ağlarını kurmak ve idare etmek,
  • Mühimmat, askeri malzeme ve patlayıcı ham maddelerinin Türkiye üzerinden geçişlerini sağlamak ve
  • Yabancı savaşçılar ile muhacirlerin Türkiye üzerinden IŞİD’e geçişlerini düzenlemek, yani sınırdaki insan trafiğini denetlemek,

IŞİD Hudut İdaresi’nin en önemli görevleri arasında sayılabilir.

IŞİD Hudut İdaresi bu işlerin Türkiye sınırını ilgilendiren kısmını, uzunca bir süre Kilis’in Elbeyli ilçesinde konuşlu Türkiye Sınır Emirliği üzerinden yürüttü. Sınırın sıfır noktasındaki Türkiye Sınır Emirliği yöneticileri tanıdık isimlerdi. Türkiye’deki IŞİD bağlantılı eylemler hakkında hazırlanmış iddianamelerin neredeyse tümünde adı geçen İlhami Balı [Künye: Ebu Bekir] Kilis-Elbeyli’deki, yani Türkiye tarafındaki gündelik işleri yerine getiriyor, aynı görev el-Rai’de, yani Suriye tarafındaysa Mustafa Demir (Künye: Ebu Ali) tarafından üstleniliyordu.

Ancak sınır geçişlerindeki günlük işler, teferruatlı işleyişin en son halkasıydı. IŞİD’in Türkiye içindeki işlerinin koordinasyonu Türkiye’de konuşlanmış, oldukça küçük bir ekip tarafından yürütülüyordu. Yurtdışından Türkiye’ye herhangi bir yolla (Van’dan, Edirne’den karayoluyla ya da çoğunlukla İstanbul’daki havalimanlarına havayoluyla) giriş yapan mücahit veya muhacirlerin isimleri Türkiye’de görev yapan, kendisine Şirket diyen, benimse IŞİD Türkiye Kolu ismini verdiğim birime IŞİD Hudut İdaresi tarafından bildiriliyordu.

IŞİD Türkiye Kolu, Türkiye’ye giriş yapan kişileri, genellikle İstanbul’daki Selefi komünitenin üyelerini kullanarak karşılıyor ve geçici süreyle otellere veya güvenli evlere yerleştiriyor, sınırdaki trafiğin durumuna göre birkaç gün içerisinde seyahatlerini ayarlayarak bu kişileri sınıra sevk ediyor, nihayetinde de İlhami Balı ile Mustafa Demir’in yönetimindeki Türkiye Sınır Emirliği sayesinde yabancıların IŞİD’e geçişini sağlıyordu. Şirket ya da IŞİD Türkiye Kolu yabancıların geçişi dışında çeşitli askeri malzemenin, hatta kullanım suyu gibi hayati malzemelerin tedarik edilip sınıra sevk edilmesi gibi konularda da faaliyet gösteriyordu. Şirket, Türkiye’deki tıbbi yardım şebekesini daha düzenli bir hale getirip, irili ufaklı tedavi ağlarını IŞİD’in Türkiye Tıbbiyesi adı altında birleştirmek için girişimlerde de bulunmuş (IŞİD Türkiye Kolu’nun bilinen üyelerinden Abdülhâkim, kendi ifadelerine göre, IŞİD’in Türkiye Tıbbiyesi’ni kurma göreviyle Türkiye’ye gönderilmişti), bu girişimler başarısız olmuştu.

IŞİD Türkiye Kolu’nun koordine ettiği faaliyetler arasında, Türkiye’den IŞİD’e EYP yapımında kullanılan malzemelerin geçirilmesi de bulunuyordu. Fotoğrafta, amonyum nitrat çuvalları Akçakale Sınır Kapısından geçirilirken görülüyor. (Fotoğraf: New York Times)

Pek çok önemli işlevi bulunan IŞİD Türkiye Kolu ve IŞİD Hudut İdaresi Türkiye Sınır Emirliği’ne mensup kişilerin aralarında yaptıkları konuşmalarda Ebu Mansur’ın adı sıkça geçiyor.

Türkiye’de yürütülen soruşturmalar sırasında kaydedilen görüşmelerde Ebu Mansur ismine ilk olarak, 16 Ekim 2014’te rastlanıyor. Türkiye Sınır Emirliği denince akla gelen ilk isim, uzun süre Kilis-Elbeyli’deki faaliyetleri yürüten İlhami Balı’ydı. Ancak soruşturma kaynaklarındaki görüşmelere göre, Balı Ekim 2014’te bir süreliğine görevine ara vermiş, Ahmet Furkan künyesine sahip bir başka şahıs bu göreve getirilmişti. Türkiye Sınır Emirliği’nin başına geçici olarak da olsa geçen Ahmet Furkan, IŞİD Türkiye Kolu’nun İstanbul’da bulunan koordinatörü Ebu Suheyf’le 16 Ekim 2014’te yaptığı konuşmada Ebu Mansur’un ismini anıyordu:

Ebu Suheyf: Burada [İstanbul] yedi tane aile var. Antep’in durumu nedir? Kimsemiz yoktur orada, bu zamanlarda gönderemiyoruz.

Ahmet Furkan: Bana numara gelmedikten sonra ben nasıl göndereyim? Burada PKK olayları oldu biliyorsun, şu an kimseyi alamıyoruz anladın mı? Aracımız yoktu, daha dün aracımızı aldık. Bugün o senin Ebu Ramazan’da olan 10 kişiyi aldık, gönderdik. . . Bu kardeşe kim geliyorsa bizi arayacak, biz alacak mıyız? Böyle bir izin mi var?

Ebu Suheyf: Kim var Ebu Bekir’in [İlhami Balı] yerinde?

Ahmet Furkan: İşte benim, Ahmet Furkan. Ebu Bekir’in yerine gelen benim. . . Ebu Mansur bize para gönderdi, arabayı aldık. Biz kenara koyduk işliyoruz…

Ebu Suheyf: Tamam akhi, şimdi haber gelecek sana. Bizden inşallah yedi tane aile var Antep’te.

Ahmet Furkan: Tamam ağabey, Ebu Mansur’un dediğinden dışarı ben bir şey yapmıyorum. Ebu Mansur diyor ki, “İletişimden bir haber gelmedikten sonra kesinlikle adam almıyorsun.” Ben nasıl alayım?

Ebu Suheyf: Tamam, haber vereceğim ona, arasın seni inşallah.

Ahmet Furkan: Burada yeni bir kadro oluşturduk. Ebu Mansur bize para gönderdi ve araba aldık şimdi. Ebu Mansur’un özellikle tembihlediği şey şu ağabey, “İletişimden numara gelmedikten sonra kesinlikle bir tane sinek geçmiyor buradan.”

Ebu Suheyf: Şimdi arasın sizi, tamam akhi?

Ahmet Furkan: Aramak değil, benim WhatsApp’ıma mesaj atıyor. Bu kadar basit… (Kaynak: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2694168289)

Konuşmada, yabancıların Türkiye üzerinden IŞİD’e geçişini koordine eden IŞİD Türkiye Kolu’nun başı Ebu Suheyf’in, Türkiye-IŞİD kara sınırındaki organizasyonluktan yakındığı görülüyor. Sınırın idaresinden sorumlu Ahmet Furkan ise Ebu Suheyf’in şikayetlerine, “Ebu Mansur’un dediğinden dışarı ben bir şey yapmıyorum. Ebu Mansur diyor ki, ‘İletişimden bir haber gelmedikten sonra kesinlikle adam almıyorsun.’ Ben nasıl alayım?” yanıtını veriyor. Ahmet Furkan’ın İletişim ismiyle andığı, pek çok kaynaktan anladığımız kadarıyla, Tel Abyad’da bulunan ve IŞİD Hudut İdaresi’ne bağlı çalışan, şahıslar hakkında güvenlik araştırması yapan ve bu araştırmaların sonucuna göre şahısların IŞİD’e geçip geçemeyeceğine karar verme konusunda yetkili birim. Ahmet Furkan’ın ifadelerinden Ebu Mansur olarak zikrettiği ismin, sınırdan geçiş usulleri konusunda talimat verebilecek yetkiye sahip biri olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Ahmet Furkan, Ebu Mansur’un gönderdiği parayla araba alındığını ve sınır faaliyetlerinde bu araçların kullanıldığını da aktarıyor.

IŞİD Türkiye Kolunun yabancı şahısların geçişlerini düzenleyen yetkilisi Ebu Suheyf, 2014’ün son çeyreğine kadar Ebu Hamit ve Ebu Mansur isimli IŞİD Hudut İdaresi yetkililerine bağlı çalışıyordu. Ancak Ebu Suheyf’in 16 Kasım 2014’te Ebu Yaser künyesini kullanan bir başka şahısla yaptığı telefon görüşmesi, Ebu Mansur’un görevinin Ebu Yaser tarafından devralındığını, Türkiye sınırlarını ilgilendiren işlere o tarihten itibaren Ebu Yaser’in bakmaya başladığı anlaşılıyor. Ebu Yaser’e Türkiye sınırlarında sürdürdükleri faaliyetler hakkında bilgi veren Ebu Suheyf, İstanbul’da bir evlerinin bulunduğunu, evi Türkiye’de çalışmaya başladığı sırada Ebu Mansur’dan aldığı talimat doğrultusunda ayarladığını söylüyor (Kaynak: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2700237927).

IŞİD Türkiye Kolu mensuplarından biri olan Abdülhâkim künyeli şahıs da 29 Temmuz 2014 tarihinde Ebu Suheyf’le yaptığı bir görüşmede, Ebu Mansur’dan bahsediyordu. IŞİD’in Türkiye Tıbbiyesi’ni kurmakla görevlendirilmiş olan Abdülhâkim, Ebu Mansur’dan işittiği bazı meseleleri Ebu Suheyf’e aktararak IŞİD yönetim kademesindeki sorunlardan bahsediyordu:

Abdülhâkim: Tedavi [şebekesi] için onlar bana Ebu Cihad isimli biriyle çalışmamı söylüyorlar. Ebu Cihad’ı tanıyorum ben, onun altında çalışmayı kabul etmem.

Ebu Suheyf: Nedir onun uyruğu?

Abdülhâkim: Suriyeli. Yani Maliyenin adamı. Ebu Mansur diyor ki [Ebu Cihad hakkında] “Hırsız geldi, hırsız gitti. Sağlık Divanı benim elimi ayağımı öpse de [Ebu Cihad’la] çalışmam. Kardeş, sen bir şekilde halledersin.” Ben de dedim ki, “Ben ne sizinle çalışırım ne de sınırla çalışırım. Okulumu tamamlamaya çalışıyorum, İstanbul’da bana işiniz düşerse yaparım.” Biri var, adı Ömer el-Masri, Halep Sağlık Emiri. Ebu Cihad ile çalışıyor. Şikâyet etmiş. Demiş ki, “Ben sadece Ebu Cihad ile çalışırım.” Yani büyük ve uzun bir sıkıntı… Sınır İdaresi ve Sağlık İdaresi arasında sıkıntı var… (Kaynak: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2697074011)

Türkiye’de yürütülen soruşturmalar sırasında yapılan iletişim tespitlerinde, iki defa daha Ebu Mansur’un ismine kayda değer olaylar sırasında rastlanıyor. Bu telefon görüşmelerinden birincisi, 5 Şubat 2015’te Türkiye Sınır Emirliği’nin iki yetkilisi İlhami Balı ile Mustafa Demir arasında gerçekleşti. Bu görüşme, Gaziantep üzerinden IŞİD’e geçmeye çalıştıkları sırada yakalanan, Rusya Federasyonu vatandaşı üç kadın ve bir erkek hakkındaydı. Konuyla ilgili IŞİD’den yardım istenmesi gerektiğini düşünen İlhami Balı, Mustafa Demir’e şöyle dedi: “Ebu Mansur’u ara, şu yakalananlar için konuşsun. Yazık günah.” (Kaynak: Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen 17/11/2014 tarih ve 2014/18 sayılı iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı, Tape no: 2723328942).

5 Şubat 2015 tarihli bu görüşme, aynı zamanda Türkiye soruşturma kaynaklarına göre Kasım 2014 itibarıyla IŞİD Hudut İdaresi’ndeki bir görevini devreden Ebu Mansur’un, Şubat 2015’te nüfuzlu bir konumda bulunmayı sürdürdüğünü gösteriyordu. Mülakatta Ebu Mansur da, “Koalisyon güçlerinin sınır bombardımanı başladıktan sonra Rakka’ya gittim [Alıntının aslı: I went to Raqqa after the coalition assault against the border.]” diye konuşuyor. Mülakat makalesinin yazarları bu görev yeri değişikliğinin 2015 veya 2016’da gerçekleşmiş olabileceğini aktarıyor. Bu da 2014 ve 2015’te Türkiye sınırı yakınlarında görev yaptığı sanılan Ebu Mansur’un kişisel zaman çizgisinin Türkiye’deki soruşturmalardan ortaya çıkan bilgilerle uyumlu gözükmesini sağlıyor.

Soruşturma kayıtları, 11 Kasım 2014’teki bir başka olayda, Türkiye IŞİD’inin İstanbul Yapılanmasına mensup şahısların da sınırdaki bir anlaşmazlıktan ötürü Ebu Mansur’dan yardım istediklerini ortaya koyuyor. Bu tarihte, beraberlerindeki çok sayıda uzun namlulu silah dürbünüyle sınırı geçmek isteyen Türkiyeli mücahitler, malzemeler için Hudut İdaresi tarafından izin kâğıdı istenmesi üzerine Ebu Mansur’u araya sokmayı denedi. İstanbul’da radikalleştikten sonra IŞİD topraklarına giden şahıslar arasındaki telefon konuşmasında “Hemen arattırıyorum, Ebu Mansur’u arattırıyorum” ifadelerinin geçtiği görülüyor (Kaynak: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gerçekleştirilen 2014/57689 sayılı soruşturma kapsamındaki iletişimin tespiti kararları, Tape no: 2744999377).

Sonuç: Türkiye’deki soruşturmalar sırasında gerçekleştirilen iletişimin takibi çalışmalarında birçok defa adı geçen Ebu Mansur hakkındaki verileri derlediğimizde, IŞİD Türkiye Kolu’nun -Şirket- yöneticisi Ebu Suheyf’e talimat veren ve bu birimin asli görevi olan yabancıların Türkiye üzerinden IŞİD’e geçirilmesi işini denetleyen, IŞİD Hudut İdaresi Türkiye Sınır Emirliği’ne para kaynağı sağlayan, IŞİD’in diğer alanlardaki önemli isimleriyle temas halinde, yüksek profilli bir figür karşımıza çıkıyor. Yerel soruşturma kaynaklarından yapabileceğimiz çıkarımlar ile mülakatta Ebu Mansur’un kendi görevlerini tanımlarken kullandığı ifadeler birbiriyle uyumlu gözüküyor.

IŞİD’in Türkiye Elçiliği meselesi

Mülakata göre Ebu Mansur kendini hiçbir şekilde bu unvanla, yani IŞİD’in Türkiye Elçisi titriyle çağırmıyor. Ne yazık ki mülakat makalesinin başlığına da taşınan bu yakıştırma, makalenin yazarları Speckhard ve Shajkovci’ye ait.

Yazarlar bu yakıştırmayı ilk olarak şu cümlede kullanıyor: “Ebu Mansur’a, yaralı IŞİD savaşçılarının Türkiye’ye geçip tedavi olmalarına izin verilip verilmediğini sorduğumuzda işin rengi bir anda değişti. Anladığımız kadarıyla Ebu Mansur sadece bir emir değil, aynı zamanda IŞİD diplomatıydı da [Alıntının aslı: When we ask Abu Mansour if injured ISIS fighters were allowed to cross the border and receive medical care in Turkey, things suddenly take another twist, as we realize that Abu Mansour was not only an emir, but an ISIS diplomat].” Bu tanımın geçtiği bir diğer cümle şu: “Başkent Ankara’da Türk hükümet yetkilileriyle görüştüğünü söylediğinde, onu zihnimizde bir anda IŞİD Elçiliği konumuna terfi ettiriyoruz, gerçekten de böyle bir işleve sahipmiş [Alıntının aslı: When he mentions meeting Turkish government officials in Ankara, the capital of Turkey, we suddenly upgrade him in our minds to an ISIS ambassador, which is indeed how he was functioning].” Her şeye karşın Ebu Mansur görüşme sırasında, zannettikleri kadar yüksek konumda biri olmadığını söyleyerek [Ebu Mansur’un bu ifadeyi reddettiğinin aktarıldığı alıntının aslı: “I am not the big guy you are talking about,” says Abu Mansour, demurring at the idea that he was an ambassador of sorts] elçilik yakıştırmasını reddediyor ama görünüşe göre yazarlar bu fikrin şehvetine karşı koyamamış ve Ebu Mansur’a yakıştırdıkları bu unvanı makalenin birkaç yerinde daha kullandıktan sonra nihayetinde başlığa da taşımışlar.

Gelelim elçilik yakıştırmasını beraberinde getiren Türkiye, daha doğrusu Ankara ziyaretleri ve Türk yetkililerle gerçekleştirilen toplantılara ilişkin iddiaların kendisine.

Ebu Mansur, sınırların durumu hakkında MİT ve TSK ekipleriyle sık sık görüşmeler yaptığını, çoğunlukla görüşmelerin sınırın Türkiye tarafındaki askeri yerleşkelerde gerçekleştirildiğini aktarıyor: “Bazen her hafta görüşüyorduk. Neler olup bittiğine göre değişiyordu. Görüşmelerin çoğu sınır yakınında oluyordu, bazılarıysa Ankara’da, Gaziantep’te [Alıntının aslı: Sometimes we meet each week. It depends on what was going on. Most of the meetings were close to the borders, some in Ankara, some in Gaziantep]”

Ebu Mansur’un sözlerinden, görüşmelerin esas gündeminin sınırın durumu olduğu, yukarıda da aktarılan başka pasajlardansa, su kaynakları ve yaralıların tedavisi gibi konulara da görüşmelerde değinildiği anlaşılıyor. Mülakata göre, Ebu Mansur’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmesi de söz konusu olmuş: “Onunla [Erdoğan’ı kastediyor] görüşmek üzereydim ama görüşmedim. Erdoğan’ın istihbarat kurmaylarından biri, Erdoğan’ın benimle özel bir görüşme yapmak istediğini söyledi ama görüşme gerçekleşmedi [Alıntının aslı: I was about to meet him but I did not. One of his intelligence officers said Erdogan wants to see you privately but it didn’t happen]”

Ebu Mansur mülakatta Erdoğan’ın İslamcı ideolojisinden söz ediyor ve Türk tarafıyla yaptığı toplantılarda Erdoğan’ın Kuzey Suriye’yi Türkiye’ye katmayı hedefleyen Neo-Osmanlıcı vizyonundan bahsedildiğini aktarıyor. Türkiye’nin IŞİD’e mali kaynak sağlamadığını, IŞİD’in silahlarının da Türkiye’den değil, yerel kaynaklardan veya kaçakçılardan tedarik edildiğini söylüyor. Mülakata göre Ebu Mansur, Türkiye’nin NATO üyeliği sebebiyle aşamayacağı birtakım engeller yüzünden Kürtlerle bizzat savaşmak yerine kendi yararına olacak biçimde, IŞİD’in Kürtlere karşı savaşmasını beklediği görüşünde. Ebu Mansur’a göre Türkiye’nin IŞİD’in etkin olduğu dönemde sınırı açık tutmasının sebebi de buydu.

Ebu Mansur, 2016’da Türk yetkililerle görüşmek üzere Ankara’ya seyahat ettiğini iddia ediyor. Ebu Mansur’a göre bu görüşmede Cumhurbaşkanı Erdoğan da bulunacaktı: “Türkiye’de kalmamızı istediler ve belki de Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşecektik. O zaman 2016’ydı, Menbiç’e Haziran-Eylül 2016 arasında [SDF tarafından] gerçekleştirilen saldırıdan önceydi [Yazarlar tarihleri Mayıs-Ağustos 2016 olarak düzeltmiş]. Türkiye IŞİD’den çekilmeye çalışıyordu. Ankara’da kalmaya gittim [Alıntının aslı: They asked us to stay for a while in Turkey, perhaps to meet with President Erdogan. At this time in 2016, before the military assault on Manbij between June to September 2016 (May to August 2016), Turkey was trying to withdraw from the Islamic State. I went to stay in Ankara].” Konuşmasının devamında Ebu Mansur, istihbarat birimleri tarafından ayarlanmış özel bir otelde bir hafta süresince konakladığını aktarıyor.

Musul’un işgali sonrasında IŞİD güçlerince rehin alınan Musul Konsolosluğu çalışanlarının serbest bırakılması karşılığında yaklaşık 500 tutuklunun Türkiye tarafından serbest bırakıldığını ileri süren Ebu Mansur, Süleyman Şah Türbesi’nde nöbet tutan askerler konusunda IŞİD ile Türkiye arasındaki müzakerelere ilişkin kayda değer açıklamalar yapmıyor. Türkiye’nin sınır geçişleri konusunda kendilerini uyardığını iddia eden Ebu Mansur, “Aslında Türk tarafı bize, ‘Sınır geçiş yoğunluğunu hafifletin, yöntemini değiştirin. Örneğin gruplar halinde geçmeyin, belli başlı geçiş noktalarını kullanın, silahsız gelin. Uzun sakallarla Türkiye’ye gelmeyin. Kuzeyden güneye seyahatiniz mümkün olduğunca gizli olsun’ dedi [Alıntının aslı: Actually, the Turkish side said, ‘You should reduce, change the way you do it, the way you cross. For example, don’t come with a group to enter because it’s clear that a bunch of people entered. Enter only specific gates. Come without any weapons. Don’t come with long beards. Your entry from north to south should be hidden as much as possible]” açıklamasında bulunuyor. Fakat böylesine iddialı bir mesajın hangi Türk yetkililer tarafından, hangi kanalla IŞİD’e iletildiğine ilişkin makalede detaylı bir açıklama yer almıyor.

Ebu Mansur Türk yetkililerle buluştuğu pek çok olaydan üstünkörü bahsediyor ve bu ifadeler hiçbir detay verilmeksizin mülakat makalesinde aktarılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, IŞİD Hudut İdaresi yetkililerinden birini, kendisiyle görüşmek üzere Ankara’ya çağırması iddiasını ise değerlendirmeye neresinden başlamalı?

Bir önceki bölümde, İlhami Balı ile Mustafa Demir arasında geçen bir konuşmada, IŞİD’e giderken yakalanıp gözaltına alınan dört yabancı için Ebu Mansur’un devreye girmesini istediği telefon görüşmesini aktarmıştım. Bu görüşme en azından Balı ve Demir’in, Ebu Mansur’un Türkiyeli yetkililerle görüşebilen bir kişi olduğuna inandığını gösteriyor. Bu konuşma, dolaylı yoldan da olsa, Türkiyeli yetkililer (Bu yetkililerin hangi derece bürokratlar veya güvenlik yetkilileri olduğunu –il düzeyinde mi yoksa ulusal seviyede mi?–, Ebu Mansur’un söz konusu meseleyi çözüp çözemediğini şimdilik bilmiyoruz) ile Ebu Mansur arasında süregelen bir temas bulunabileceğini düşündürüyor.

Doğruluğundan şüphe duymadığımız, Türkiye ile IŞİD’in temas kurduğu başka örnekler de var. Ebu Mansur’un bahsettiği Süleyman Şah Türbesi’nde nöbet tutan askerlerin tahliyesi ile Musul Konsolosluğu çalışanlarının serbest bırakılması öncesindeki görüşmeler dışında, Astsubay Özgür Örs’ün kaçırıldığı olayda da IŞİD ile Türkiyeli yetkililer arasında görüşmeler yapılmıştı. Kilis-Elbeyli yakınlarında, sınırdaki bir takip sırasında 1 Ocak 2015’te IŞİD’in eline düşen Astsubay Örs, dört gün esir kaldıktan sonra Akçakale’de MİT mensuplarına teslim edilmişti.

Soruşturma kayıtlarına göre Astsubay Örs’ün IŞİD’in eline geçmesinin ardından önce Çobanbey Sınır Karakolu Komutanı, IŞİD Hudut İdaresi’nin Türkiye Sınır Emirliği’nde görev yapan ve sınırdaki TSK birimleri ile IŞİD arasındaki iletişimden sorumlu Mustafa Demir’i aramıştı. Demir daha sonra, kendini JİTEM mensubu olarak tanıtan kişilerle de görüşmüştü. Diğer bir deyişle, kriz anlarında Türkiye güvenlik birimleriyle IŞİD arasında görüşmeler pek çok defa yapıldı.

Hatta Kilis-Elbeyli’de sınırın yönetimi konusunda IŞİD ile TSK mensupları arasında süregelen ilişkileri konu ettiğim 4 Mayıs 2015 ve 5 Mayıs 2015 tarihli, BirGün Gazetesinde yayınlanan haber makalelerim sonrasında ilçede yapılan operasyonda hem kaçakçılar hem de Çobanbey Sınır Karakolu’nda görev yapan askerler gözaltına alınmıştı.

Bir soruşturma ise Elbeyli sakinlerinin, “Bir telefon ediyor, Türkiye askeri sınırı kapatıyor. Bir telefonuyla sınır açılıyor. Sınır karakolunun içinde geziyor, askerin panzerine biniyor” sözleriyle tanımladığı Mustafa Demir’in askerlerle ilişkilerine dair somut verileri ortaya koydu. 25 Kasım 2014’te bir askerle görüşen Mustafa Demir, sınır karakolundaki askerlerin arazide tespit ettiği şahıslar arasında kendisinin de bulunduğunu teyit ediyor ve görüştüğü askerden, komutanını telefona vermesini istiyordu:

A.A: O el fenerliler siz miydiniz?

Mustafa Demir: Valla küçük el fenerleriyle… Neredesin? Benim söylediğim yerde mi?

A.A: Baktık biz, sizi gördük de… Senin adamlar…

Mustafa Demir: Komutanla şey yapabilir misin beni ağabey? Mümkün mü, bağlayabilir misin buradaki iş için? Size yardımcı olduğumuz gibi burada bir irtibat kursak…

A.A: Tamam, bir şey olursa bana burada haber versinler.

Mustafa Demir: Sana ulaşırsak yeterliyse problem yok.

A.A: Ben iletirim şimdi. Benim orada iki tane karakolum var, en kötü karakol komutanına iletir baktırırım.

Ancak Ebu Mansur’la gerçekleştirilen mülakatta yer alan kanıtlanması şimdilik mümkün görünmeyen birçok iddia, IŞİD faaliyetleri için sınırı açık tutmayı hedefleyen bu tip iş birliklerinden veya Türkiye’nin kriz anlarında görüşme trafiğinden farklı.

Ya da şöyle söylemeli: Sınırda TSK unsurları ile IŞİD arasında 2013-2016 döneminde çeşitli düzeylerde iş birliğinin ve görüşmelerin gerçekleşmiş olması, Ebu Mansur’un ileri sürdüğü toplantıların gerçekten de yapıldığı anlamına gelmiyor. Yani bu iddiaların geçerliliğini sınamamız için daha düşük düzeydeki ilişkilerin varlığı yeterli kanıt değil.

28 Haziran 2016 İstanbul Atatürk Havalimanı Saldırısının ardından, saldırganların beraberlerindeki EYP’leri patlattığı alanlardan birinin görünümü. (Fotoğraf: Reuters)

Ebu Mansur’un mülakatın ilk bölümünde istişhatçıların seçimine kendisinin karışmadığını, bunun Emni biriminin işi olduğunu söyledikten sonra 28 Haziran 2016 İstanbul Atatürk Havalimanı Saldırısının Emni birimleri tarafından Rakka komutasında düzenlendiğini açıklaması ve ardından bu konu hakkında tutarsız söylemler aktarması da mülakatın ciddiyetine gölge düşürüyor. Bu saldırının Rakka’nın emriyle gerçekleştirildiğini belirten Ebu Mansur, “IŞİD’in Emni birimi saldırının emrini verdi. Ve bence Emni’nin dış saldırıları koordine eden ekibinde Türkiye’nin örgütü MİT’ten kişiler bulunuyordu. Bana kalırsa havalimanına yapılan bu saldırı IŞİD’in lehine değil, IŞİD’in Türkiye’yi vurmasını isteyen Türkiyeli IŞİD mensupları veya Türkiye ile IŞİD arasında bir ilişki istemeyenlerin lehineydi [Alıntının aslı: The ISIS external emni ordered it. And I think that there were Turkish MIT guys inside the external emni. I suspected that the striking at the airport was not for the benefit of IS, but Turkish groups of IS who wanted to strike Turkey, or they were affected by other agencies that don’t want a relationship between Dawlah and Turkey].”

Saldırının hem Rakka tarafından koordine edilmesi hem de Emni’nin içine sızan MİT görevlilerinin bu kararda etkili olması ihtimalinin tutarsız olduğunu Ebu Mansur da fark etmiş olacak, “Bu bir komplo teorisi değil [Alıntının aslı: It’s not a conspiracy theory]” diye ekleme gereği duyuyor.

Mülakatın son paragrafındaysa Ebu Mansur, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İslami arzularının eskiye dayandığını vurgulayarak, “Erdoğan’ın geçmişinde geriye gittiğinizde, 1983’ten 1987’ye kadar Afganistan’da savaştığını görürsünüz. Artık üzerine yapışmış [Alıntının aslı: If you go back to Erdogan’s history, in 83 to 87, he was a fighter in Afghanistan. This stuck with him.]” diye konuşuyor. SDF’nin Menbiç’e düzenlediği saldırının tarihlerini aktarırken Mayıs 2016 yerine Haziran 2016 diyen Ebu Mansur’u parantez açarak düzeltme gereği duyan mülakat makalesi yazarları, Erdoğan’ın 1983-1987 dönemini Afganistan’da savaşarak geçirdiğine ilişkin Ebu Mansur’a ait hatalı demeci herhangi bir yorum veya düzeltme olmaksızın yayınlıyor (Erdoğan 1983-1987 döneminde Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkanlığı, İstanbul İl Başkanlığı, Refah Partisi MYKY üyeliği gibi görevlerde bulundu ve 29 Kasım 1987 seçimlerinde milletvekili adayı oldu). Böylelikle hem mülakatı veren Ebu Mansur’un hem de mülakat makalesinin yazarlarının Erdoğan hakkındaki sansasyonalist yaklaşımı doruk noktasına çıkıyor.

Sonuç: Kaçmış bir fırsat, Türkiye ve Erdoğan saplantılarının lekelediği bir çaba

Yerli soruşturma kaynakları Ebu Mansur isimli kişinin IŞİD Hudut İdaresi’nde önemli bir konumda bulunduğunu, Türkiye içinde faaliyet göstermiş IŞİD bağlantılı organizasyonlara talimat veren bir kişi olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla bu kişiyle yapılan bir mülakat, Türkiye içinde faaliyet göstermiş ağların çalışma prensipleri ve Türkiye-IŞİD sınırının yönetilişi hakkındaki teknik detayları öğrenme adına pek çok fırsat barındırıyor. Ancak mülakatı yapan ICSVE’nin en azından uluslararası kamuoyuyla paylaşmayı seçtiği satırbaşları kritik detayları içermediği gibi, Türkiye’deki iktidar ve Erdoğan karşıtlığı saplantısına kapılmış bir resim sunuyor. Ebu Mansur’un Türk yetkililerle yaptığını ileri sürdüğü toplantılar ve Ankara seyahati gibi olayların mülakatta nitelikli biçimde anlatılmaması, mülakatın inandırıcılığını ve hatta Ebu Mansur olduğu ileri sürülen kişininse otantikliğini sorgulanır hale getiriyor.

Özellikle IŞİD hakkında yapılan araştırmalarda, Türkiye-IŞİD ilişkileri hakkında yanlışlanabilir olmayan iddialar üzerinden Türkiye’deki iktidarı ve Erdoğan’ı eleştirmek görünüşe göre hâlâ popülerliğini koruyor. Ebu Mansur’la gerçekleştirilen mülakatın anlatıldığı makalede olduğu gibi, Erdoğan üzerinden yaratılacak tartışmaların sağlayacağı sansasyonun ICSVE gibi kurumların fon veren kuruluşlar nezdinde etkili bir imaja sahip olmanın bir aracı gibi gözükebileceği de akla gelmiyor değil. Ancak Türkiye-IŞİD ilişkileri hakkındaki çalışma ve görüşlerin, “Türkiye IŞİD’e her konuda destek oldu, aralarında anlaşmışlardı” veya “Türkiye’nin IŞİD’le hiçbir ilişkisi yoktu” gibi, sloganlara indirgenebilen iki kampa ayrılmasının, bu konuda çalışan araştırmacıların işini zorlaştırdığı bir gerçek. Zira IŞİD’in egemen olduğu dönemde Türkiye’nin yapmayı veya yapmamayı seçtikleri, sloganlarla açıklanabilecek kadar siyah ya da beyaz değil.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus