31 Mart: Seçmen kararını verdi mi? Bekir Ağırdır ile söyleşi

Yerel seçimlere 6 gün kala Konda Genel Müdürü Bekir Ağırdır ile iktidarın kampanya stratejilerini, muhtemel oy kaymalarını ve 1 Nisan’dan itibaren Türkiye’de olabilecekleri konuştuk.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba iyi günler. Bekir Ağırdır konuğumuz. 31 Mart’a bir haftadan az bir süre kaldı. Kendisiyle kapsamlı bir söyleşi yapacağız. Bekir hoşgeldin.

Bekir Ağırdır: Merhaba.

Soru çok net: Seçmen kararını verdi mi? Bunu şu nedenle soruyorum: Siz araştırmacılar daha iyi bilirsiniz, “kararsızlar” diye bir olgu vardır biliyorsun. Benim bildiğim, genellikle seçimlerde muhalefet tarafı kararsızların sayısını yüksek gösterir ve oradan gelebilecek oylarla bir ümidi diri tutmaya çalışır. Ama bu seçimde, iktidar ortaklarında ve onlara yakın duran yazar ve anketçilerde kararsızlara aşırı bir vurgu görüyorum. Yanılıyor muyum? Gözlemlerimde haksız mıyım? Yanılıyorsam, neden böyle? 

Hayır. Böyle bir gözlemde haklısın tabii. Ama işin özü değişmiyor. Öncesinde de, şimdi de, evet, kararsız bir kitle var. Ve “Kararsızım” diyen kitlenin iki parça olduğunu bilmemiz lâzım. Bir tanesi, gerçekten kararsız olanlar. Onlar muhtemelen seçime de gitmeyecek. Bir kısmı da, anketlere şu veya bu sebeple cevap vermek istemeyen, kendini gizlemeye çalışanlar. Şimdi de seçime 7 gün kala bile, hâlâ aşağı yukarı %15 oranında insan “Kararsızım” diyor ve anketlere cevap vermekten kaçınıyor. Ama bu kez iktidar kanadının bunu bu kadar dillendirmesinin özel bir başka sebebi var: Yanılmıyorsam en son Ocak ayında seninle burada yayın yapmıştık. O zaman mesele, her partinin kendi seçmeniyle olan meselesiydi. Yani 24 Haziran’dan sonra olan bitenlerin karşısında herkes farklı dürtülerle hareket ediyordu; CHP’liler 24 Haziran’daki başarısızlık yüzünden ya da Muharrem İnce Bey’in 2. tura kalacağı umudunu bu kadar yükselttikten sonraki o geceden itibaren yaşananlar nedeniyle partilerini eleştiriyordu. Ya da AK Parti’liler, ekonomik sarsıntının da etkisiyle parti politikalarını eleştiriyordu. Veya Başkanlık Sistemi’nin üzerine yüklenilen, sanki her problem bir dokunuşla çözülecekmiş gibi dehşetengiz büyük bir beklenti vardı. Çözülmeyen ve aksine çoğalan problemler nedeniyle partisini eleştiriyordu. MHP’liler, “Milliyetçiyim, ama niye iktidara bu kadar omuz veriyorum?” diye partisini eleştiriyordu. İYİ Parti’liler “Parti hâlâ yeterince kimliklenmedi, kendi konumunu netleştirmedi” diye eleştiriyordu. HDP’liler “Buradan niye bir çıkış bulunamıyor?” diyerek eleştiriyordu. 

Ama bu seçim sürecinin en önemli değişimlerinden bir tanesi –şimdi sana manşet olacak bir şey söyleyeyim– iktidar blokunun yürüttüğü kampanya, kullandığı dil ve kampanyadaki argümanlar, muhalefet blokunun bütün eleştirilerini sindirip, yok sayıp mono blok bir hale gelmelerine ve adaylarının veya partilerinin veya iktidar bloku karşıtı adayı olan kimse, onun arkasında konsolide olmalarını üretti.

Yani 24 Haziran küskünleri barıştı. Bunu barıştıran da Erdoğan’ın dili.  

Barıştı. Veya belki de ömür boyu barışmayacak, diyelim bir Kürt’le bir milliyetçi, en azından sandıkta yan yana gelir hale geldi. Ama iktidar bloku henüz seçmeni ile olan meselesini henüz çözebilmiş değil. Dolayısıyla asıl sıkıntı burada.

Bu söylediğin çok önemli tabii; ama ilk söylediğine dönelim. Benim şöyle bir teorim var: İktidar bunu bir beka meselesi yapmayıp, gayet sakin, düz bir yerel seçim meselesi yapmış olsaydı ve kendinden emin bir kampanya yürütmüş olsaydı, 24 Haziran’da “Zaten bu muhalefetten bir şey olmuyor, zaten hiçbir şey değişmiyor, Tayyip Erdoğan girdiği her seçimi kazanıyor. Sandığa gitmenin…”

Yılgınlığı muhalefet kanadında da etkili olurdu. Seçime katılım düşük olurdu, ama her taraftan eksilme olurdu. Halbuki şimdi, muhalefet bloku konsolide olmuş halde ve oldukça heyecanlı. Adaylarına güvendiği için değil; partilerine inandığı, inancını tazeledi için değil; partisi veya adayı çok doğru kampanyalar yürüttüğü için değil; ama iktidar blokunun kullandığı dil ve argümanlardan rahatsızlığı ve itirazından dolayı burada konsolide oluyor.

Yani, insanların bir kısmını zorla sandığa götürüyor neredeyse. 

Evet. Şöyle bir şey oldu aslında. Sana ikinci önemli cümle olarak da şunu söyleyeyim: Kaslı erkeklerin çeneleri ile bir kamyonu çekmeye çalıştığı tuhaf güç yarışmaları vardır. O kamyon hareket etti. Ama çekicilerinin maharetinden dolayı değil, iktidar blokunun ve özellikle Sayın Cumhurbaşkanı’nın kullandığı dil ve argümanlardan dolayı, arkadan itme gücünden dolayı hareket etti. Dolayısıyla, bu seçimde iktidar bloku ile muhalefet bloku arasındaki %51-%49’luk dengenin değişmesi çok muhtemel. 

O zaman şöyle diyebilir miyiz? Kendi tabanını konsolide etmek için başvurduğu yolla karşıyı konsolide etti ve kendi tabanıyla olan sorununu çözemedi.

Henüz çözemedi.

Bunu nereden anlıyoruz?

Birincisi, araştırmalardan anlıyoruz. İkincisi, şöyle bir mesele var. Türkiye’de hâlâ siyasetin temel karakteristiğinde kutuplaşma, kimliklere sıkışma, bütün bu parametreler, hâlâ bütün güçleriyle varlar. Bu nedenle zaten 16 yıllık ulusal iktidar, 25 yıllık yerel iktidara ve son yıllarda yapılan bunca hataya rağmen, muhalefet blokundan bir partinin %40’a %45’lere gelmesini konuşmuyoruz. Yani böyle bir ihtimal yok. Kimse “CHP %38’lere ulaşıyor mu?” diye tartışmıyor, böyle bir beklenti de yok. Çünkü o kutuplaşma, kimliklere sıkışma aynen geçerli. Ama bir yandan da, Ağustos ayından beri de çok ciddi bir ekonomik sarsıntı yaşanıyor. Bir yandan da dış politikada, hem doğrudan bizimle ilgili, hem de dünyanın genel sarsıntısı olmak üzere küresel ve bölgesel sarsıntılar var. Dolayısıyla bütün bunların seçmene hiç etki etmemesi mümkün değil. Bir yandan, ekonomik fay hatları da çalışmaya başladı. Bir yandan da kültürel fay hatları ve var olan kültürel kimlikler arası kutuplaşmalar da devam ediyor. Dolayısıyla,  konuştuğumuz 3 puan, 5 puan içindeki bir hareket. Ama bu minik gibi görünen hareketin ürettiği çok büyük bir siyasî sonuç var: Neredeyse çok uzun bir süreden sonra ilk defa, iktidar blokunun %51 çoğunluğu kaybedip %49’a inme ihtimali var. 

İkisinin birlikte %50’yi aşamaması…

Aşamama ihtimali yüksek. Evet, kamyon hareket etti; ama böyle çok hızlı çekiliyor, %40’a, %45’e iniyor demek mümkün değil. Ama en azından, %51-%49’luk kritik dengede…

 24 Haziran’da ikisinin toplamı kaçtı?

Toplamı %52 idi.

Bir de, tabii yerel seçim olduğu için toplam oya bakıyorlar. Bir de özellikle büyükşehirlere bakacağız. Söz konusu olan büyükşehirlerin büyük bir kısmını zaten iktidar bloku kontrol ediyor. Yani son seçimde MHP’nin kazandığı Adana, Mersin. Onun dışında İstanbul, Ankara, Balıkesir, Bursa, Antalya AK Parti’nin. Buralarda çok kaymalar olabileceği söyleniyor. 

İl il analiz yapma şansım yok; çünkü il il araştırma yapmadık. Bir parti mutfağına çalışmayınca da hiç kimse böyle bir finansman veya böyle bir proje talebinde bulunmuyor. Onun için il il bilemem. Ama sözü edilen ya da senin de şimdi saydığın bütün illerin bir ortak özelliği var. Benim “3 Türkiye” analizimi hatırlarsın. Kısaca özetleyeyim: Kentleşmiş, Batılı ve seküler hayat tarzının hâkim olduğu, kendi ekonomik dinamikleri ve aktörleri yeterince güçlü, o nedenle devletten ya da siyasetten talebi, özgürlük, hukuk, eğitim gibi yaşamın kalitesine dair başka meseleler olan bir Türkiye var. İkinci Türkiye, Orta Anadolu ve Karadeniz. Hâlâ muhafazakâr hayat değerlerinin hâkim olduğu, kentleşmenin ya da modernleşme sürecinin ortalarında, kendi ekonomik dinamiği ve aktörü güçlenmediği için hâlâ devletin yol, baraj, hastane inşaatına ihtiyaç duyan; yani hâlâ modernleşmeden daha çok, kalkınmayı önceleyen. Bir de Kürt yurttaşların olduğu üçüncü Türkiye var. Çekişme nerede? Sözünü ettiğim bütün bu illerin hepsi birinci bölge. Yani kentli, seküler hayatın güçlü olduğu, ama göçten ve varoşlardan dolayı bir yandan da muhafazakâr hayatın da güçlü olduğu, Kürtlerin de güçlü olduğu… Dolayısıyla bütün hikâye bu birinci bölgede geçiyor dikkat edersen. Aynı zamanda, birinci bölgedeki sanayileşmenin geldiği seviyeden dolayı, mavi yakalıların da çoğunlukta olduğu bir bölge. Dolayısıyla, ekonomik sıkıntının, ekonomik sarsıntının, şirketlerdeki veya gündelik hayat ekonomisinin ürettiği bütün riskleri doğrudan yaşayan –kırda yaşayana göre daha geç değil, hemen ilk günden gören– gıda fiyatını, işsizliği birebir yaşayan ve bu endişeleri de güçlü olan bir coğrafyanın içindeki illerde bu gerilim var.  Yani iktidar bloku ile muhalefet bloku arasındaki yer değiştirme olasılığı, buralarda daha güçlü. Nitekim de öyle olacak. Ama hangi ilde ne olur onu bilmem.

Bir de tabii bunlar aynı zamanda Türkiye’nin lokomotifi olan iller aslında.  Dolayısıyla AK Parti, hatta belli anlamlarda da MHP’nin bu illerde –mesela, MHP’nin 90’lı yıllardan itibaren İç Ege’de, Akdeniz’de güçlenmesi bayağı anlamlıydı– bir gerilemesi aynı zamanda…

Ama arada şöyle bir şey oldu: O sözünü ettiğin coğrafyadaki MHP ilerlemesi, 24 Haziran’dan önceki süreçte bir bölünme yaşadı. Yani seküler dünyada, birinci Türkiye’de kalan milliyetçiler ağırlıklı olarak İYİ Parti’de, ikinci Türkiye’de kalan milliyetçiler de MHP’de. Birinci Türkiye’den, örneğin 24 Haziran seçimlerinden sayısal analiz yapalım: Birinci Türkiye dediğim bölgede CHP %31, AK Parti de %38. Yani CHP kendi oy ortalamasına göre oldukça yüksek; oralarda var, ama diğer iki Türkiye’de yok. AK Parti her yerde var ve burada da %38’de. Ama buralarda MHP %5’lerdeyken İYİ Parti %10’larda. Dolayısıyla, MHP ile İYİ Parti’nin ittifakı ile beraber iki büyük partiye baktığın zaman, ya baş başalar ya da muhalefet bloku öne geçecek. 

Eğer seçim sonucunda, bu söylediğimiz batıdaki büyükşehirlerde bâriz bir şekilde muhalefete doğru bir kayış ya da belediyelerin kayması olursa, bu sefer meşhur iki Türkiye meselesi, yani taşradaki belediyelerin büyük bir kısmını almış olan bir AK Parti ve hatta belki MHP, ama ülkenin dinamosu gibi olan yerlerin büyük bir kısmını kontrol eden bir muhalefetin olması, Türkiye’deki kutuplaşmayı çok daha farklı yerlere götürebilir. 

Evet, böyle bir olasılık var; ama önce “kayış” kelimesini ikiye ayıralım. Belediye başkanlıklarının kayışı o ayrı bir şey. Ama bu değişecek olan tablonun sebebi, seçmenin iktidar blokundan muhalefet blokuna geçmesi değil. Bu yerel seçime dair temel bir başka parametre şu: Bloklar arasında bir geçiş yok. Buradaki mesele, iktidar bloku seçmeni, ekonomik sarsıntının da etkisiyle veya iktidar blokunun bütün bu son 1 yıldaki politikalarına bakarak ve en azından onları ayıplayarak, itiraz ediyor, ama karşıya geçmiyor.

Oy vermiyor. 

İtiraz ediyor, eleştiriyor ama karşıya geçmeye de yüreği el vermiyor. Onun için de sandığa gitmiyor. Onların oylarındaki eksilme, muhalefete oy kaptırmalarından dolayı değil, seçmenlerini sandığa götürememekten dolayı olacak.

O zaman senin geçenlerde Medascope.tv’de Şehir Hepimizin programında Gürhan Ertür’e söylediğin hususa tekrar geliyoruz: Seçime katılma oranı ne kadar düşükse, iktidarın şansı o kadar azalacak. 

Aynen. Çünkü üçüncü tanımlama şu: Bu seçimi belirleyecek olan “negatif kimliklenme” diyoruz biz. Bu kutuplaşma ve kimliklere sıkışmadan dolayı Türkiye’de seçmen ve siyaset öyle bir hale geldi ki, seçmen bu seçimde –çünkü herkes partisi ile sorunlu; CHP’liler CHP ile, AK Parti’liler AK Parti ile– partisini değiştiremiyor, ama partisine itirazını sandığa gitmeyerek gösteriyor. O nedenle artık partilerin aşk ilişkisi olduğu büyük büyük kitlelerden konuşamıyoruz; ama her bir partinin nefret ilişkisi içinde olduğu büyük kitlelerden konuşuyoruz. O yüzden insanlar, diyelim AK Parti’yi eleştiriyor ama CHP’ye oy vermeye eli gitmiyor. Ya da CHP’yi eleştiriyor ama AK Parti’ye oy vermiyor, hiçbir zaman düşünmüyor, “Asla vermem” diyor. Dolayısıyla negatif kimliklenmeyle bir konumlanma var. O nedenle iki blok arasında oy geçişi neredeyse sıfıra yakın ya da çok minör. İttifaklar içinde oy geçişkenlikleri var. Yani AK Parti ile MHP arasında. AK Parti’den çözülenlerin bir kısmı MHP’ye gidiyor. Ama MHP, diyelim ki AK Parti’den 2 kişi kazanıyorsa, –ilkokuldaki havuz problemi gibi– 1 kişiyi de İYİ Parti’ye doğru kaybediyor. O 1 kişi de MHP’li olduğu halde “Biz iktidara niye bu kadar yamandık?” eleştirisiyle oraya doğru kayıyor.

Bu anlamda herhalde pilot bölge sanki Ankara olacak gibi, değil mi?

Aynen öyle. Ankara’da, mesela MHP ile İYİ Parti arasındaki bu geçişkenliğin büyüklüğüne bağlı olarak sonuç belirlenecek. İstanbul’da, AK Partili seçmenin sandığa gidip gitmeme oranına bağlı olarak sonuç oluşacak. Bloklar arasında oy geçişi hâlâ çok düşük. O nedenle evet, siyasî sonuçları itibariyle çok önemli bir akşam yaşayabiliriz. İktidar bloku ile muhalefet bloku arasında 10 yıldır süren denge tersine dönecek, ama hangi ilde ne olacak meselesi ayrı. Bir de, her ittifak içinde MHP’nin ve İYİ Parti’nin ağırlıklarının ne kadar güçlenip güçlenemeyeceği ayrı. 

Türkiye’de, mâlum, medya iktidarın mutlak bir denetiminde. Kamuoyu araştırmaları konusunda çok ciddi sorunlar var. Ben genellikle şöyle bir şey yapıyorum: Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidar aktörlerine bakarak bir tahlil yapmayı daha çok öneriyorum. Mesela, gerek Erdoğan’ın gerek Bahçeli’nin ve gerek diğerlerinin ama özellikle ikisinin, Ankara üzerine yaptıkları açıklamalardan, sanki artık Ankara’yı kazanma konusunda hiç umutları kalmamış gibi yorumluyorum. Mesela, Cumhurbaşkanı en son, “Böyle böyle böyle yapan birisi Ankara’yı nasıl yönetebilir?” diyor. “Böyle böyle yapan birisine Ankara seçmeni niye oy versin?” demiyor. Yani onun kazanmasını sanki bir veri olarak alıp, 1 Nisan’dan itibaren ona başkanlık yaptırmayacağı gibi bir tehdit savuruyor.

Bu stüdyoda şu tespiti çok yaptık, ama izin verirsen tekrarlayayım: Türkiye’de bütün farklılıklara göre –ama demografik, ama sosyolojik, ama kültürel, ama eğitimli-eğitimsiz, ama Türk-Kürt, ama kadın-erkek hangi farklılığa göre olursa olsun–, hayata dair beklentiyi biçimlendiren şey ekonomik. Daha rasyonel bir yerden bakıyoruz ve herkes, hepimiz, kendi gündelik hayatımızdan bakıyoruz. Hanemizin dirliği düzenliği üzerinden bakıyoruz. Kendimizin iyi olması üzerinden bakıyoruz. Bu, ekonomik beklenti alanı ve ortak. Ama kültürel kimliklerimize bağlı olarak korkularımız farklı. Yani dindarlar, “Din elden gidiyor, gençler dinden uzaklaşıyor” diyor. Geleneksel muhafazakârlar ya da milliyetçiler, “Gelenekler bozuluyor, dünya Türkiye’yi bölmek istiyor” diye bakıyor. Bizim akvaryum, “Özgürlüklerimiz gidiyor, iktidar bizi boğuyor” diye bakıyor. Korkularımız kültürel kimliklerimize göre fark ediyor. Duygularımız ise, yani öfkemiz ya da sevincimiz –ki artık sevincimiz kalmadı neredeyse; öfkemiz, kızgınlıklarımız– siyasî tercihlerimize göre fark ediyor. Ne kadar var ya da yok desek de, bir ekonomik sarsıntının –hepimiz bu ülkede yaşıyoruz, hepimiz akşam eve giderken markete giriyoruz; onun için “Var mı yok mu?” diye bunu tartışacak bir şey yok– etkisini nötralize etmek için iktidar blokunun kurduğu dil, korkuyu manipüle etmekti. Her zaman yaptığı da buydu kabaca. Ama bu sefer çok daha abartarak –beka tartışmasına da buradan bak– korkuyu abartmak ve oradan da duyguları manipüle etmeye çalışmaktı. Fakat korkunun yanı sıra hiçbir umut koymadığı gibi, korku nesnesi olarak öğretilen Suriye, bölgesel gerilimler, Avrupa Birliği ile gerilim, S-400 meselesi; bütün Batı hikâyesinin bir parça gerçekliği varsa bile, bir yandan da iktidarın hataları veya ülkenin yaptığı tercihlerden dolayı olduğunu her sade vatandaş görüyor. Bilmiyor değil ki.

Yani herkes şunu ıskalıyor — iktidar blokunun da bence en büyük hatası bu: Türkiye, artık sadece %7’sinin köylerde yaşadığı, %51, %52’sinin 11 metropole toplandığı kentli bir ülke. %72 insanın elinde akıllı telefon var, internet erişimi %75. Yani “Geleneksel medyayı kontrol ettiniz etmediniz”den ibaret değil bu hikâye. Bilginin, haberin, deneyimin anonimleştiği bir çağ ve gündelik hayat ritmi yaşıyoruz. Dolayısıyla S-400 tercihinin nelere ve hangi tartışmalara veya uluslararası hangi gerilimlere yol açtığını herkes görüyor. Beka dediğimiz şeyin, hele bir de “3 senedir de terör yok, başarılıyım” diyorsunuz bir yandan. Ama bir yandan da “Seçimi kaybedersem 1 Nisan’dan itibaren terör hortlar” diyorsunuz. 

Bu korku numarası bu sefer aynı güçte çalışmıyor. İktidar bloku ve Tayyip Erdoğan iki kez bunu başardı. Birisi 7 Haziran’dan 1 Kasım’a geçişte. İkincisi de başkanlık referandumunda. %35 halkın kabul edeceği bir siyasî sistem değişikliğini %52’ye taşıdı. Ama çekirge üçüncü kere sıçramıyor, yeni bir hikâye eklemesi lâzımdı. Ama iktidar bloku da yorgun. Hem aktörler yorgun, 5 yılda 6 kere sandığa gitmişiz, yedinci kez sandığa gidiyoruz. Sonuç değişmiyor gibi görünüyor, hep %51’e %49 oturmuş bir denge var. Ama bir yandan da bir ekonomik sarsıntı, reel dış politik gerilimler var. Yani S-400 tercihinin olup olmayacağını ayrıca tartışırız; her birimizin başka tercihleri olabilir, ama bunun hepimizin kaderi üzerindeki etkisinin ne olacağı konusunda herhalde hiçbirimizin tereddüdü yok. Dolayısıyla insanlar bütün bu gerçekliğin içinden baktığı zaman tedirgin. O yüzden de burada sorun, iktidar bloku ile iktidar blokunun arkasındaki %51 destekteki insanların hepsinin hâlâ aynı korku ve siyasal duygu gerilimi içinde oy verip vermeyeceği. Evet, şu çalışıyor: Bu bloktan muhalefet blokuna bir karşı geçiş olmuyor, neredeyse sıfıra yakın. Ama bu insanlar da gerçeği gördükleri için sandığa gitmiyor. 

Beka meselesini inandırıcı bulmuyor. 

Sandığa gitmeyerek bir biçimde tepkisini iktidara göstermek istiyor. Bunun Ankara’ya, İstanbul’a şuraya buraya yansımaları farklı düzeylerde olabilir. Olmayabilir de. Ama burada aslolan şey, %51-%49’luk dengenin ilk kez muhalefet lehine dönüyor olması. Muhalefet tarafında Demokratik Sol Parti de var –ne kadar muhalif olup olmadığı tartışılır– ama adaylarına oy veren insanlar, iktidar blokuna karşıtlıktan oy veriyor. DSP’nin AK Parti ilişkisi üzerinden falan bakmıyor. Böyle bir soğukkanlı değerlendirme yok. Dolayısıyla, herkes bu tarafta konsolide oldu. En azından “İktidar blokuna artık dur dememiz gerekiyor” duygusunda konsolide oldu. Kürt ya da İYİ Parti’li bir milliyetçi veya sosyal demokrat ya da “Modernim” diyen, CHP’yi eleştiren bir insan da, hepsi bu tarafta konsolide oldu. Ama AK Parti-MHP seçmeni ve özellikle AK Parti seçmeni konsolide olmadı. Hâlâ, onu çeken, “Bu sorunlar çözülür artık” denen bir söylem görmüyor. Sen bakma afişlerdeki aşklı böcekli sloganlara. Bu seçim kampanyasının bir başka “post-truth” tarafı da o. Herkesin afişlerinde aşklar, böcekler, çiçekler var; ama kürsülerde söylenenler böyle değil. 

Hiç olmasın, CHP ve CHP adayları şunu sağlamış oldu: Hata yapmadılar. Özel bir başarı da üretmediler. Bu başarı da bence Tayyip Erdoğan’ın başarısı, ama hata yapmadılar. Mansur Bey de Ekrem Bey de soğukkanlı durdular. Hata yapmayınca zaten olay kendiliğinden gelişti.

Tabii burada çok önemli bir vektör de herhalde HDP. HDP’nin büyükşehirlerde aday göstermemesi olayı bir şeyleri değiştirebilir sanki, değil mi? Doğruluğu yanlışlığı ayrı bir tartışma, ama sonuç olarak muhalefetin lehine bir durum.

Elbette. Başlangıçta, yani kampanya başlamadan önce, Ocak ayında, 10 Kürdün 7’si veya sekizi muhalefet blokuna oy veriyordu. Ama şimdi, iki aydır Devlet Bey’in ve Tayyip Bey’in ağzından dinlediği bütün bu hikâyeden sonra, bu birinci coğrafya dediğimiz coğrafyadaki Kürt seçmenlerin neredeyse 10/10’u, hepsi birden gidip muhalefet adayları kimse –İYİ Parti’li veya CHP’li olması fark etmiyor. İYİ Parti’nin adayını onayladığı için ya da CHP’nin politikalarını onayladığı için değil, iktidar blokuna karşıtlığını göstermek için– gidip oraya oy veriyor.

Geçen gün Binali Bey bir televizyon kanalında “HDP katılmıyor, aday göstermiyor. Ben onların da oyuna talibim” dedi. Olacak şey değil, ama varsayalım ki baştan itibaren AKP, “Madem HDP katılmıyor, bizim adaylarımızı seçseler, daha akıllıca davranırlar” gibi yumuşak bir üslûbu benimsemiş olsaydı, herhalde o Kürt seçmenlerin 10/10’u iktidara…  

…Elbette. Değişebilirdi, ama tabii AK Parti bunu yapabilir miydi? Son 3 senedir tercihlerine ve siyasî yola baktığınız zaman, MHP ile yapılan ittifak ve MHP’nin üzerlerindeki ya da AK Parti ve devlet ve iktidar mekanizmaları üzerindeki özgül ağırlığından dolayı bir yol tercih etti AK Parti. Bu tercih ettiği yolun da bir bedeli var. Kazananı var elbette; ama kaybeden tarafı da var. Bu seçimde henüz kazanan tarafını görmüş değiller. Kaldı ki MHP’lilerin tümü de zaten MHP’nin bütün bu politikalarını onaylıyor değil. Ama hâlâ MHP de kendini ülkücü ya da milliyetçi olarak tanımlıyor. Genel seçim olsaydı belki yine MHP’ye oy verecekti; kimi yerlerde aday seçiminden dolayı, kimi yerlerde genel olarak iktidarın tercihlerinden dolayı. Bu İslamcılık, ümmetçilik, milliyetçilik tartışması gibi teorik tarafı da var işin. Sonuç olarak, MHP seçmeninin –şimdi seçim olsaydı, yine MHP’ye oy verecek seçmenin bile tümü– kendi adaylarına ya da ittifakın bütün adaylarına blok halinde gidip oy veriyor değil. HDP’lilerin ya da İYİ Parti’lilerin gösterdiği konsolidasyon MHP’de yok.

Cumhur İttifakı’nın İstanbul Yenikapı’daki mitinginde yine Tansu Çiller, Mehmet Ağar’ı gördük. Bu, aslında koalisyonun sadece AKP-MHP koalisyonu olmadığını, sanki çok daha köklü bir şeylerin işaretini ya da öyle bir arayışın olduğunu gösteriyor. 

Bence de öyle, bu çok açık. Mesele sadece Devlet Bey’in kişisel stratejisi ya da MHP’nin kurumsal stratejisi değil. Bir zihniyetin stratejisi. Çünkü burada birtakım boşluklar var. Şimdi yerel seçim meselesine daldığımız için kamuoyunda tartışılmıyor, ama mesela biz “Başkanlık Sistemi” diye bir sisteme geçtik. Şimdi hep beraber anlıyoruz ve görüyoruz ki, başkanlık sisteminin bir mimarî eskizi, taslağı bile yokmuş ellerinde. Hele mühendislik projesi hiç yok. Dolayısıyla bu değişimin ürettiği o kadar çok minik detayda düzeltme ve ona uyumlu yeni düzenleme gerekiyor ki. Onun için “Eskiz yokmuş” diyorum. Her gün yapbozla yürünüyor. Dolayısıyla, Türkiye’de şu anda gerçekten birtakım risklerimiz de var. Ama “Bütün bu risklere karşı devlet mekanizması ne kadar doğru çalışıyor?” diye sorarsan, gündelik hayatımızdaki kalite kaybını herhalde hepimiz gözlüyoruz. Bu, zabıtadan, park meselesinden fiyat meselesine kadar nereye bakarsan bak, hayatımızda bir mesele var, bunu anlamamak, görmemek mümkün değil ki. 

Çünkü devlet çalışmıyor. Siyasî bütün yorumların dışında teknik bir şey olarak söylüyorum. Teknik olarak bile yeni organizasyon tanımlı değil, tamamlanmış değil, yapbozlarla yürüyor. Dolayısıyla her bürokrat, şu anda tümüyle gözünü Saray’a ya da iki liderin işaretlerine dikmiş durumda. Bunu muhalefet de gündeme getirmiyor, çünkü onların da elinde böyle bir mühendislik projesi yok.

Bir yandan, ortada zaten bir yönetim meselemiz var, yönetim krizimiz var. Bir yandan, biraz önce sözünü ettik, uluslararası sıkıntılarımız gerilimlerimiz meydanda. Bir yandan, bir ekonomik sarsıntı yaşıyoruz. Bunu sadece manipülatörlere bağlayarak kurtulmak mümkün olsaydı keşke. Ama bir yandan da bir toplumsal krizimiz daha var. Çünkü hem bu kutuplaşma hepimizi mahvediyor, sağırlaşıyoruz birbirimize, birbirimizle ilişki kurmuyoruz, konuşmuyoruz, duymuyoruz, dinlemiyoruz. Hem de giderek hukukun üstünlüğüne olan inancımız düşüyor. Ve daha da önemlisi, ortak yaşama, ortak kadere olan inancımız, güvenimiz kayboluyor. Ortak yaşam irademiz zayıflıyor. 

Şimdi oy kaymalarından ya da iktidar değişimlerinden söz ediyor olsaydık, “Muhalefette bir parti var, AK Parti’nin ensesinde. Oy oranı şuraya geldi, buraya geldi” diyebilirdik. Ama böyle bir şey de gözlemlemiyoruz. Yani bir yandan da şu gerçeği kabul edelim: %51-%49 dengesi değişecek olsa bile, araştırmalarımızda sayısal olarak da şunu gözlüyoruz: AK Parti ne kadar oy kaybediyorsa, görece, kendi oranı içinde benzer bir biçimde aslında CHP de oy kaybediyor. Eğer seçimde CHP’li adaylar belli oranları yakalayacaksa, CHP’ye veya o adaya olan inançlarından dolayı değil, Tayyip Erdoğan karşıtlığından dolayı insanlar gelip oy verdiği için yakalayacak. 

Yani CHP’ye rağmen verecekler. 

Aynen öyle.  Dolayısıyla şimdi bir de siyasî bir krizimiz var önümüzde. İnsanlar bütün bu karmaşanın içinde, umutsuz, bıkkın, yorgun, kaygılı. Kaygılı olan bir kesim, tepkisini bir biçimde sandığa gidip oy vererek gösterecek. Kaygısı olan diğer bir kesim ise tepkisini sandığı gitmeyerek, kendi partisine ya da önderine işaretler vererek tepkisini gösterecek.

Bir de, gelecekte bir siyasî krizin işaretlerini yoğun bir şekilde iktidar sözcüleri veriyor; bazı yerleri kaybetmeleri durumunda, buna çok da razı olmayacakları yolunda, öyle yorumlanabilecek çıkışlar var. Mesela Ankara örneği. Onun dışında, birtakım belediye meclis üyesi isimlerinin fişlerinin ortaya saçılması, “Bunlar görevden alınacak” gibi açıklamalar. Türkiye’nin bir 31 Mart’a kadar yaşayacakları var, bir de 31 Mart sonrası yaşayacakları var.

Evet. Ülkedeki siyasî iklimi, genel olarak siyaseti ve yönetimi domine eden Sayın Cumhurbaşkanı olduğuna göre, yaşayacaklarımız her şeyden önce Tayyip Bey’in 1 Nisan sabahını nasıl yorumlayacağı ve önüne nasıl bir yol, hedef koyacağına bağlı. İşin bir tarafı bu. 

Ama ben kişisel olarak, seçimi kaybetseler de “Verecekler, vermeyecekler” gibi bir tartışmayı gereksiz buluyorum, öyle de bir ihtimal yok diye düşünüyorum açıkçası. Çünkü zaten bu ihtimaller realize oluyorsa, oraya geldiysek… Zaten bu topraklarda demokrasi denen şey seçimlerden ibaret sayılırdı, geride de bir miktar böyle kenar süsü bazı meselelerimiz vardı. E şimdi zaten giderek son 2 yıldır siyasî alanın daraldığı, sivil toplum örgütlerinin iyice sustuğu veya susturulduğu, üniversitelerin kısırlaştığı, akademisyenlerin tutuklandığı, susturulduğu, yani siyasî alanın olabildiğine daraltıldığı bir süreçte, elimizde artık yalnız ve yalnız gerçekten seçim kaldı. Eğer bu seçim meselesini, seçimlerin sonuçları üzerinde bir tartışmayı, muhalefet açardı ve “Hile vardı yoktu” tartışması yapardı; ama iktidar, en azından yönetim yerinde durduğu için de hayat devam ederdi. Ama şimdi mekanizmaların başındaki iktidar erki de seçim sonucunu tartışmalı bulur ve buna göre pozisyon alırsa, bunu düşünmek bile istemiyorum. O zaman başka bir Türkiye konuşuyoruz demektir. Boşuna yorumlarla vakit kaybederiz. 

O nedenle ben hâlâ sağduyunun ve en azından elimizdeki tek seçenek olarak seçimlerin elimizde kalmaya devam edeceğini sanıyorum. Ama iktidarın bütün bu sonuçlar üzerine nasıl bir dil kuracağını, miting meydanlarında Sayın Cumhurbaşkanı’nın vaatlerinden veya örtük tehditlerinden, neler yaşanabileceğine dair birtakım ipuçlarını görüyoruz. Bunların bir kısmını sadece seçim heyecanı içinde kalacağını umuyorum doğrusunu istersen. Yani o geceyi soğukkanlı, sakin ve serinkanlı atlatırsak… Çünkü 1 Nisan’dan sonra, iktidar bloku kadar muhalefet blokunun da hangi dilden ne yapacağı önemli. O yüzden belki de siyasetin yeniden biçimleneceği, her partinin kendi içinde, bütün bu 5 yıllık, 7 yıllık ayrı seçim etabından oluşan bu seçim rallisinin sonuçlarını doğru değerlendireceğini, örneğin CHP’nin hâlâ bunca şeye rağmen, “İstanbul’u aldık mı, Ankara’yı almadık mı, kaybettik mi, kazandık mı?” heyecanı veya yılgınlığıyla değil de, genel perspektifte neyi değiştirmesi gerektiği üzerine soğukkanlı tartışıp tartışmayacağını ya da AK Parti’nin aynı tartışmayı yapıp yapmayacağı gibi, başka unsurların önemli olacağını sanıyorum. Onun için de 1 Nisan sabahını görmemiz lâzım.

Şu âna kadar bütün bu konuştuklarımızdan çıkarttığım, işlerin aslında iktidar için çok da parlak gitmediği. 

Öyle görünüyor.

Ama şunu da biliyoruz ki Tayyip Erdoğan, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı olduğundan beri, seçim konusunda çok yetkinleşmiş, konuyu profesyonelce ele almış birisi. Ama son seçimlerde, senin de söylediğin gibi özellikle 1 Haziran-7 Kasım seçimleri arasında bu korkuyu öne çıkartarak, böyle bir yola gitti. Bütün bu anlattıklarımızı, seçmen tercihlerini, seçmen tereddütlerini herhalde onlar bizden daha fazla görüyorlardır. Niye toparlayamıyorlar? Çok basitleştirerek soracağım: Erol Olçok’un rahmetli olması, onun yokluğu mu değiştirdi bütün her şeyi? Seçim kampanyaları, reklam stratejileri sadece Erol Olçok’un üstünde miydi?

Rahmetli Erol’un katkısı azımsanamaz bir yandan. Dışarıdan bildiğim kadarıyla, sanıyorum Tayyip Bey’le korakor tartışabilen birisiydi. Şu anda Sayın Cumhurbaşkanı çevresindekilerle her meseleyi ne kadar konuşulabiliyor ya da kendisine ne kadar iletiyorlar ya da tartışabiliyorlar? Ondan emin değilim doğrusunu istersen. Bu, işin dedikodu tarafı ve çok da bilgim yok. 

Ama benim dışarıdan gözlediğim, AK Parti’nin iki önemli bacağı vardı ve ikisi de kırıldı. Bir tanesi örgüt. Yani “AK Parti örgütü” denen örgüt, AK Parti’den önce sokaklarda örgütlenmeye başlamış. 80’lerden sonraki bütün bu kentleşme ve sanayileşme modernleşme süreçlerinin ürünü olan bir ağdı ve o ağın bir ürün olarak AK Parti vardı. Dolayısıyla, bu ağ sayesinde AK Parti sokaktaki tansiyonu, derdi, ihtiyacı öğreniyordu. Bütün sinir uçları o ağdı. Halbuki bu ağ, hem FETÖ’cülerin hamleleri sonunda ve AK Parti’nin ve Tayyip Bey’in FETÖ’yle mücadelesiyle onlardan kurtuluyoruz çabasıyla, bir yandan da –tek başına bu değil ama– doğal süreci olarak, bu kadar uzun süre iktidar ve bu kadar keyfî ve büyük bir mutlak güce sahip olan iktidara yaranma –“devşirmeler” diyorum, kimse kusuruma bakmasın– güce gelenler dolayısıyla, zaten bu örgüt bozuldu. Ve şu anda mekanizma örgütten yukarıya doğru çalışmıyor. Mekanizma tersten, yukarıdan aşağıya doğru çalışıyor. Dolayısıyla gördüğümüz o başarılı, makine gibi çalışan bir örgüt çalışması yok ortada. Bunu sokaklarda görüyoruz, hissediyoruz. 

İkinci bacak, yerel yönetimler. AK Parti 25 yıldır yerel yönetimlerde hizmet öncelikli, kendince doğru veya yanlış ama önemli bir kısmında sosyal politikalara dayanan ve yine gündelik hayatta var olmasını, güçlenmesini, hane ile insanlarla birebir ilişki kurmasını sağlayan mekanizmaları, yine bu keyfiyetçilikle, her şeyi merkezîleştirme çabasıyla, sonuçta onların bütün inisiyatiflerini kırdı. Bir ilçe başkanı veya belediye başkanı artık bu mekanizmanın doğallığı ve ritmi içinde çalışmıyor. Yukarıya yaranmaya göre veya yukarının işaretine göre çalışıyor. Dolayısıyla iki bacağı burada kırılmış oldu.

Bir başka şey daha var — ki AK Parti’liler de bunu anlayacaklar bir gün: Medyayı bu kadar domine etmeye çalıştığınız zaman, görülür ya da geleneksel medya ile görsel medyadaki yandaşlarınızla, sosyal medyadaki trollerinizle, giderek o insanlar ve o sözler, yandaş olmaktan, etkileme kapasitesinden çıkarak birer karikatüre döndüler. 

En son örneğini Ekrem İmamoğlu ile yapılan bir yayında gördük.

O karikatürlerle, ne toplumun algısını yönlendirmek, ne yönetmek, ne de manipüle etmek imkânı yoktur. Kampanya yapan insanların kim olduklarını, maharetlerinin ne olduğunu bilmem. Ama sonuç olarak medyada görünür yüzlere baktığım zaman bir karikatürler ordusu görüyorum. O karikatürler ordusu üzerinden AK Parti’nin yeniden, yeni bir umut inşa etme şansı yoktur. Mutfağında ne olup bittiğini ise kendileri biliyor. 

Bir de şöyle bir husus var. Benim çok sık yaptığım bir analizdir. Ben bu hareketi çok eskiden beri çalıştığım için, Refah Partisi ile AK Parti arasında örgütsel anlamda şöyle bir fark görüyorum: Yerel yönetimlerde de bu var, ama esas olarak örgütte. Milli Görüş hareketinin örgütü, bireyi, katılımcısı verici insanlardı. Yani fedakârlık ediyordu partisi için. Şimdi artık alıyorlar. Eskiden para toplayıp, minibüs tutup mitinge giderlerdi. Şimdi iş adamları veya kurumlar, kumanyalarını yanlarına veriyorlar. Bu sefer insanlar kumanya kalitesi tartışır oluyor. Eskiden kendi cebinden harcayarak giden insanlar, şimdi parti faaliyetinden bir kazanım elde eden insanlara dönüştü. 

Bir de benim gördüğüm bir uyumsuzluk var: Televizyon reklamlarına bakıyorsun, son derece romantik. Ama kürsüye bakıyorsun başka bir şey. Rahmetli Erol zamanında hiç olmazsa –hatırlarsın o bayrak reklamını- kürsüdeki söylemle, o bayrak reklamındaki söylem aynı şeydi. Onun bütüncüllüğünün ürettiği etki vardı. Halbuki şimdi, insanlar, reklama bakıyor, sonra reklam bitip konuşma başlıyor, konuşmadaki tarza, tavra bakıyor. “Biraz önceki aşklı, çiçekli böcüklü reklamla o konuşmanın alâkası yok” diyor. Bunu sık sık tekrarlıyorum, bütün şirketlere de anlatmaya çalışıyorum: Bizim insanımız güven ilişkisini temasla sağlıyor. Temas dediğin şey, bir partinin mitingine gitmek olabilir. Bir şirketin, bir markanın mağazasına girmek olabilir. Televizyonda bir sunumu, bir konuşmayı dinlemek olabilir. Ama o temas noktasında 3 şeye bakıyor: Samimi, sahici olacaksınız. Adil olacaksınız. Vizyoner olacaksınız. Yani dağın öbür tarafına dair bir vaadiniz olacak. 

AK Parti’nin, bu seçim döneminde ve kampanyasında, şimdiye kadar yaptıklarından farklı olarak en büyük zaafı, samimiyetini ve sahiciliğini kaybetmiş olması. Sahicilik yitimi var. Orada “İstanbul benim Aşkım” diyen reklamlar var. Bir de “Onu seçersen görevden alırız, sana iş yaptırtmayız, şunu bunu yaparız” diyen biri var. Sahicilik yitimi içinde. Hele bir de ortalıkta da insanların pazara gittiği zaman gördüğü fiyatlar var. Her mavi yakalının, evine döndüğü zaman, “Fabrikada bir vardiya daha kaldırıldı, yarın işten çıkarılır mıyım?” kaygısı var. Şimdi bu kaygılar, korkular ve gerçekliklerle, reklam kampanyası ve kürsüde söylenenler arasında uyumsuzluk var. Dolayısıyla insanlar öbür bloka geçemiyor, ama kendi partisi ve lideri ile ilgili de derin bir kaygısı ve kuşkusu olduğu için sandığa gitmeyerek tepkisini göstermeye hazırlanıyor. Önümüzdeki 5 günde neyi değiştirir bilmem. 

Halkla kurulan ilişkide de çok büyük bir değişim ve bozulma yok mu? Mesela Ekrem İmamoğlu bana hep eski Refah Partili siyasetçileri hatırlatıyor; halkın içinde, dokunuyor, sarılıyor, insanlarla kol kola. AK Parti’nin adaylarına bakıyoruz, devlet protokolü ile beraber gidiyorlar. O eski Refah Partisi’nin, Tayyip Erdoğan’ın ve diğer arkadaşlarının kapı kapı dolaştıklarını hatırlıyorsun. Meyhanelere kadar gitmeleri vs.. Şimdi bir koruma ordusuyla dolaşıyorlar. Mesela Binali Yıldırım devletin en üstünden gelmiş. Başkası da öyle. Bir yabancılaşma sanki. 

Muhalefet adaylarının başarısı değil bu. “Hikâye” demem de o zaten. Sevgili Ruşen, “Dini siyasete alet ediyorsunuz” diye bu kadar yırtınacaksınız, sonra da belediye başkanı adayınız Kur’an dağıtmak, başörtüsü dağıtmakla övünecek. Bu da sahici değil. O nedenle, bu adaylar ve CHP’nin bu kampanyasına oy veriliyor değil, Tayyip Erdoğan karşıtlığına oy veriliyor. O nedenle, 1 Nisan sabahı karşılaşacağımız tablo ne olursa olsun, CHP oraya bakarak “Ben yine başarılıyım” derse, genel seçimlerde yeniden aynı hikâyeleri konuşuyor oluruz. Hani böyle tartışmalar var ya — ki mümkün gerçekten: O gece çıkacak sayısal sonuca göre erken seçim olup olmayacağı ayrı bir bahis, ama eğer bu tabloyla CHP buradan kendine bir ders çıkararak, İYİ Parti yeni bir ders çıkararak, HDP yeni bir ders çıkararak değil de, Bizim yaptığımız, söylediğimiz doğruymuş” yanılgısına düşerlerse, sonuç yine aynı yere gelip bağlanır.

O zaman, seninle geçen yayında da konuştuğumuz hususa tekrar gelelim. Çünkü tam bu söylediğin onu çağırıyor. İktidarın başarısız olma ihtimali olan bir seçim var, ama bu muhalefetin başarısı anlamına gelmiyor. İktidarın krizinin sandığa yansımasından bahsediyorum. O zaman şu meşhur “yeni parti” meselesi tekrar gündeme geliyor. Daha doğrusu, AK Parti’nin içerisinden ya da çeperinden çıkması söz konusu olan yeni bir parti. Eğer böyle bir senaryo işlerse, yani iktidarın krizinin sandığa yansıması, oyların gerilemesi, küskün seçmen, birtakım yerlerin, büyükşehirlerin düşmesi söz konusu olursa, o zaman hakikaten o sotaya yatıp bekleyen kişiler, 1 Nisan’dan itibaren çıkabilir ve etkili olabilirler mi gerçekten? 

Çıkabilirler gerçekten ve bir parti tabelası da asabilirler. Ama toplum nezdinde büyük bir güven ve teveccüh yaratırlar mı? Emin değilim. Çünkü 16 yıldır Tayyip Bey’le ve AK Parti ile beraber yol yürümüşler. Kamuoyu önüne ve seçmen önüne çıkıp, hiçbir kritik kavşakta net pozisyon alıp “Ben bu politikaya ya da söyleme karşıyım” dememişler. Aksine, kamyonun duvara vurmasını beklemişler. Yani oportünistlik yapmışlar. Hiç kuşkun olmasın, benim babam da, kapıdaki simitçi Ali de aynen böyle bakar meseleye.

“Aklınız neredeydi?” der.

Yani hiçbir konuda net pozisyon almamışsınız. Bu seçim sürecinde bile net pozisyon almamışsınız. “Kamyon duvara vursun, nasıl olsa başka ehliyeti olan insan yok. Herkes bana gelecek kamyonu oradan çıkarmak için” diyorsanız, buna sen de ben de inanmayız zaten. Onun için bence bu fırsatı kaçırdılar. Ama CHP’den ve AK Parti’den veya hepsinin karmasından, ya da bugün adı milletvekili ya da partili olup olmamasından bağımsız olarak, başka dinamiklerin, bambaşka siyasî arayışların yola çıkacağını sanıyorum. Doğrusu da böyle bir şeydir. Ama AK Parti’nin içinden AK Parti’nin küskünleri çıkarsa… Evet, çıkabilirler. Hatta tabela bile asabilirler. Çok çabuk örgütlenme maharetini gösterecekleri de açık. Ama ilk genel seçimde ne oy alacaklarından emin değilim.

Peki, bu bağlamda baktığımızda, muhalefetten seçilecek olan –seçilebilirlerse– birtakım büyükşehir belediye başkanlarının, yeni potansiyel liderler olması, diyelim ki Ekrem İmamoğlu –hep öyle denir ya, “İstanbul’u alırsa, o yeni bir lider olur” diye– bu teorik olarak mümkün mü? 

Teorik olarak da mümkün. Benim gördüğüm kadarıyla aday arkadaşların yanlarındaki danışman ve halkla ilişkilerci kimler varsa, hemen hepsinin hayali, her bir ilçe ve büyükşehir belediye başkan adayının böyle bir fantastik kariyer umudu taşıyor olduğudur. Ama hangileri gerçekten bunu başarabilir, onu göreceğiz. Yerelden bir başarı hikâyesi üretmek geleneksel bir laftır. Evet, bütün bunların doğruluk payı var. Ama bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu meseleler o kadar katmanlı ki, öyle yerelde sadece “1 litre süt yerine 2 litre süt verdim. 1 milyon ev yerine 2 milyon eve yardımda bulundum” başarıları üzerinden –bunu başarsalar bile– yeni bir vizyon üretilemez. Bizim, hepimizin yeni bir ortak yaşam ütopyasına ihtiyacı var. Ve bu ortak ütopyayı inşa edecek kadrolar, insanlar, önce fikirleri mutfakta doğru tartışıp pişirebilirlerse, bunun örgütlenmesi çok hızlı olabilir. Ama var olan profesyonel bir politika esnafı içinden sadece kâğıdı yeniden karıp, eli yeniden dağıtıp ve buradan da yeni bir aktör beklenecekse –Türk entelektüelleri ve sermayesinin böyle kısa yoldan bir başarı beklediğinin farkındayım– buradan başarı şansı yoktur. 

Peki, Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş ve Tunç Soyer. CHP’nin 3 tane, 3 benzemez adayı var. Ben Tunç’u çok yakından tanıyorum, kardeşi arkadaşım olduğu için yıllardır tanırım. Mansur Yavaş’ı da yıllardır biliyorum. Ekrem İmamoğlu da tanıdık. Siyasî olarak da, üslûp olarak da bayağı farklı insanlar. Ve bunların hepsi de, CHP’den, 3 büyükşehirin belediye başkanı seçilme ihtimali olan insanlar. Her birine ayrı ayrı anlam yükleniyor olabilir; ama böyle 3 ismin kolektivitesinden bir şey çıkar mı? Yani diyelim ki ki bu üçü de ayrı ayrı seçildi. 

Bunun için önce kendi başarı hikâyelerini heybeye doldurmaları lazım. Büyük fantastik hayallerden önce, seçildikleri kente, metropole gerçekten bir vizyon sunmalılar. Sonra heybedeki o başarıya basarak ülke için yeni bir vizyon hayal etmeliler. Kamuoyu o kadar sabırsız ki; hemen böyle bir parti çıksın da bütün bu belalar çözülsün istiyor. Hayır. Bu memleketin geleceği için dertlenen, ya da meselesi, gailesi bu olan herkesin, önce soğukkanlılıkla çalışmaya, önce Türkiye’yi yeniden düşünmeye ve anlamaya hazır olması lâzım. Yeni bir zihnini temizlemeye hazır olması lâzım. Kimsede bu yok. Herkes kısa yoldan bir şey istiyor. Bak, senin de soruların buraya itekliyor. Ama böyle değil, olmaz. Buralardan başarı çıkaramayız. 

Türkiye bugün –ama 3 Türkiye analizinden bak, ama başka yerden bak; nereden bakarsan bak– sanayi toplumu ile bilgi toplumu olmayı aynı anda yaşayan dünyadaki ender ülkelerden biri. Yeni Zelanda’daki mesele de, terör tartışmaları da gösterdi ki –adını böyle koyalım koymayalım, ama gerçeği doğru dürüst konuşalım– Hıristiyan coğrafya ile Müslüman coğrafya arasında yeni bir gerilim ya da yeni bir denge arayışı var. Türkiye tam bunun göbeğinde. Çin’le Batı arasında yeni bir ekonomik savaş var, Türkiye bunun göbeğinde. Rusya ile Batı arasında yeni bir siyasî denge kavgası var, Türkiye bunun göbeğinde. Şimdi bu kadar katmanlı meselelere, öyle bir tane hikâye, aşklı böcekli bir sloganla vizyon sunulamaz. 

Bizim araştırmalarımız gösteriyor ki son 10 yılda bile, siyasî tahayyüllerden bağımsız olarak; devletin hukukundan, eğitiminden, devletin arzuladığı makbul vatandaş düzenlemelerinden bağımsız olarak akan ve değişen bir hayat var. Önce bu hayatı anlamadan ve bu hayata yeni bir hikâye ve umut üretmeden, yeni bir ütopya inşa etmeden buradan çıkılamaz. İnsanlar hep kısa yoldan arıyor. Çünkü kısa yoldan aradığın zaman emek göstermen gerekmiyor. Ben de diyorum ki AK Parti’lisi, CHP’lisi hep beraber, Türkiye’nin yarın sabahki ortak kaderimizi düşünmek, hayal etmek ve bunu doğru dürüst inşa etmek için elimizden ne geliyor, ona bakmamız lâzım. Bunun için de, bugün insanların bütün bu farklılıklarıyla, ihtiyaç ve taleplerinin ne olduğunu yeniden bir anlamamız ve düşünmemiz lâzım.  

Senin bütün bu söylediklerinden şöyle bir özet çıkarıyorum, bakalım isabetli bulacak mısın? Gerçekten çok önemli bir seçim yaşıyor olabiliriz şu anda, dengelerin değişeceği bir seçim olabilir. Ama bu dengelerin değişecek olması, Türkiye’nin sorunlarının kapısının açıldığı anlamına gelmeyecek. Tam tersine, insanları birtakım hızlı ve yanlış sonuçlara götürüp, belki de Türkiye’nin yaşadığı her türlü krizin daha derinleşmesine neden olacak. 

Aynen öyle. O nedenle hepimizin, siyasetin yeni ve geniş tanımı içinde –artık siyaset bugünkü hayatın içinde, yalnızca particilik değil– bulunduğu alanda önce, iyi olmak, önce, başarı heybesinde başarı hikâyeleri biriktirmek, sonra dönüp, ülkeye, sokağa yeni vaatleri inşa etmek ve buna insanları inandırmak diye bir mesele var. Toplumsal destek almadan buradan çıkış yok. Rahmetli Hrant Dink’in sözüyle söyleyeyim: “Ülkemizde sıkıntı ve karanlık olabilir, ama aydınlatmak bizim işimiz.” 

Dolayısıyla, ne ekonomik krizden, ne uluslararası aktörlerden, ne de suni meselelerden, Türkiye’de gerçekten oyunun sahasında olmaması gereken aktörlere veya suni aktörlere umut bağlayarak bunlardan çıkamayız. Hayatı yeniden inşa etmemiz lâzım. Çok basit. Şu gerçeği kabullenmek: “Yapay umutlarla hakiki felaketler” diyor Murat Menteş. Çok da seviyorum bu lafı, bugünü çok güzel tarif ediyor çünkü. Yapay umutlarla gerçek felaketler arasına sıkıştık. Bizim gerçek umudu inşa etme ihtiyacımız var.

Tabii bu inşa faaliyetinin de bir zemini olması lâzım. Ve bu zeminin de en önde gelen şeylerinden biri hukuk. Diyelim ki sivil toplum bu konuda kolları sıvamak istiyor, ama hukuk devletinin olması lâzım. Adaletin, eşitliğin olması lâzım; ama Türkiye’nin en temel sorunlarından birisi de bu. Türkiye’de, iyi olmak isteyenin önüne hukuk çıkabiliyor. Kötüyü cezalandıran bir hukuktan ziyade, iyilerin güçlenmesine engel çıkartan bir…

…Doğru. Ama bugüne birdenbire gelmedik. Buradan da çıkış birdenbire olmayacak. Emek harcamak ve bedel ödemek gerekiyor. 

Evet, ben kötümseri, sen iyimseri oynadık. 

Evet, sonuçta ben her zaman iyimserim.

Ben de iyimserim. 

Çünkü bu ülkenin daha iyiyi hak ettiğine inanıyorum. Bu ülke insanlarının, Pazar günü tercihlerini bilerek ve isteyerek, gayet akıllıca ve soğukkanlı bir şekilde göstereceklerine de inanıyorum. O çıkan tercihleri tartışmak, “Hata mıydı, yanlış mıydı? Art niyetli miydi? Kandırıldım” diye yorumlamadan, o Pazar akşamı çıkacak tablodan, yeni ihtiyaç ve talepler dizisini okuyabileceğimizi düşünüyorum açıkçası. Onun için de başlangıç noktası, önce ülkenin geleceğine güvenmektir. 

Evet, bence de haklısın. Realiteler ne olursa olsun umudu hiçbir zaman kaybetmemek ve bu ülkeye, ülkenin insanlarına güvenmek gerekiyor.

Bekir Ağırdır’la seçime 6 gün kala seçimleri ve sonrasını konuştuk. Çok verimli bir söyleşi oldu, kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilere de teşekkürler. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar