Angus Deaton: Günümüz kapitalizminde yanlış giden nedir?

2015 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanan Angus Deaton’ın 13 Mart 2019’da project-syndicate.org’ta çıkan yazısını Öner Günçavdı çevirdi.

Angus Deaton

Kapitalizmin hastalıkları oldukça hızlı bir şekilde görünür hale geldi.  Sosyalizm virüsü ise tekrar gündeme gelerek, genç nesilleri etkisi altına almaya başladı. Kapitalizmin geçmiş başarılarına saygı duyan bilge kişiler ise, kapitalizmi kurtarmaya çalışıyor ve bugünkü sorunlarımıza yönelik teşhislerde bulunup, tedavi yolları öneriyor. Ancak önerdikleri, bazen kapitalizmi yıkmaya çalışanların tedbirleriyle paralellik göstererek, alışılagelmiş sağ-sol ayrımını manasız bir hale getiriyor.

Allah’tan, Hindistan Merkez Bankası’nın eski Başkanı ve Chicago Üniversitesi Booth İşletme Okulu Öğretim Üyesi Raghuram G. Rajam, bu sorunu çözebilmek için kendi bilgi birikimi ve tecrübelerini ortaya koydu.  Onun “The Third Pillar: How Markets and State Leave Community Behind” (Üçüncü Katman: Nasıl Piyasa ve Devlet Toplumu Gözardı Etti?) isimli yeni kitabında, günümüz kapitalizmini etkisi altına alan “kanser” hastalığı ne “dev su canavarı” (Leviathan) devletin, ne de “devasa canavar” (Behemoth) piyasanın başarısızlığından kaynaklanıyor. Aksine bu hastalık, her iki canavarı da kontrol etmesi gereken toplumun başarısızlığından kaynaklanıyor. Bu eserinde Rajan, insanların kendilerine saygı duymasını sağlayan, özgüven sahibi oldukları, onlara saygın bir statü kazandıran ve hayatlarının anlamını ortaya çıkartan bir toplumun yeniden inşası için  “kapsayıcı yerellik” (inclusive localism) önerisinde bulunuyor.

Oxford Üniversitesi ekonomi profesörlerinden Paul Collier’in “The Future of Capitalism” başlıklı eserinde olduğu gibi Rajan’ın bu kitabı, kapitalizm dostlarının son yıllarda hızla artan eleştirilerinin bir kısmını oluşturuyor. Rajam, sosyal manada artık iyi için çalışmayan ve bir an önce kontrol edilmesi zaruri olan bir kapitalizm taraftarı.

“The Third Pillar” bugünleri açıklayan kapsamlı bir tarihi çerçeve sunuyor. Ama kapitalizmi sarsmaya başlayan gelişmelerin 1970 civarında başlamasının nedenleri üzerinde dururken, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki gelişmelerin izini sürmekte çok daha başarılı. Bu tarihten sonra dünya, toparlanmakla ve sistemin yeniden inşası ile uğraşırken en son teknolojilerle yapılan yenileme yatırımlarıyla ekonomik büyümede kısa süre soluk alabilme imkanı yakaladı.

Fakat bugün karşılaştığımız birçok sorunun etkisiyle, 1970’ten bu yana büyümenin trendi yavaşladı. Her şeye rağmen, hükümetlerin savaş sonrası oluşan bu refah kayıplarının telafisi yönünde vaatlerden başka, bu yavaşlamanın önüne nasıl geçileceği konusunda hiçbir fikirleri yoktu. Çoğunlukla bu durum, büyümek için ek borçlanmaya başvurulması anlamına geliyordu. Ve Avrupa’da elitler, ortaya çıkan büyük refah kayıplarını önleyebilmek amacıyla, kıt’adaki ülkelerin entegrasyonunun peşine düştüler. Ancak, entegrasyondan elde edilen faydaları güvence altına almak için acele ederken, vatandaşlarını yanlarına almayı unuttular. Bunun neticesinde kibrin (hubris) cezaya (nemesis) yol açtığını çok daha sonra öğrendiler.

Savaş sonrası dönemde sosyal demokrasinin başarısı, devleti etkileyip, kontrol etmesi gereken piyasa gücünün zayıflamasına yol açtı. Rajam’a göre, Avrupa ve Amerika’da zayıflayan bu aktörler (devlet ve piyasa), karşılaşmak üzere oldukları ve sıradan vatandaşın da maruz bırakılacakları tehditlere karşı kendilerini koruyamayacağı Bilgi ve İletişim Teknolojileri (ICT) devrimiyle baş edebilecek durumda değillerdi. Ortaya çıkacak yıkımda şirketler çalışanlarına yardım etmek yerine, onların zaaflarını kullanarak, yönetici ve pay sahiplerinin kazançlarını artırmaya çalışıp, durumun daha da kötüleşmesine yol açtı.

Ve bu aktörlerin kendilerini nasıl daha zengin ettikleri meselesi! Durağan kalan medyan hane halkı gelirleri ve zenginlerin giderek artan servetten aldıkları paylarla, kamuoyu desteğini kaybeden kapitalizm, hiç de adil olmadığını ilan etmiş oldu. Karşıtlarıyla baş edebilmek için korunmaya ihtiyaç duyan piyasa devi (Behemoth), sağ popülist devlet canavarının (Leviathan) sonunda kendisini yiyip bitireceğinden habersiz bir şekilde, büyük canavar ile işbirliği içine girdi.

Rajan’ın öyküsündeki iki hususun üzerinde durmakta yarar var. İlki, kısa zaman aralığında gerçekleşmiş olsa da, düşük büyüme bugün karşılaştığımız sosyal ve ekonomik sorunların önemli bir nedeni.  İkincisi, ICT devriminin istenmeyen sonuçları teknolojik gelişmenin doğasında olan bir özellik değildir. Rajan’ın ifade ettiği gibi, daha ziyade devlet ve piyasa ikilisinin, piyasaların gelişmelere uyum sağlamasını sağlamakta başarısız kalmalarının bir sonucudur. Rajam değinmese de, bu ikinci nokta umutlanmamız için bir sebep oluşturuyor. Bu, ICT’nin bizleri işsiz bırakacağı bir geleceğe mahkum olmadığımız ve bunu dikkate alan bir politika yapımının hâlâ mümkün olduğu anlamına geliyor.

Rajan’ın şirketlerin yanlış davranmalarına yönelik değerlendirmeleri son derecede iyi olduğu ve değerli bir işletme okulundan bir profesör tarafından geldiği için de etkili oluyor. Baştan itibaren pay sahiplerinin mutlak üstünlüğüne dayanan doktrin, çalışanlar aleyhine, daha çok yöneticilerin korunmasına hizmet etmişti ve yöneticilere borsa üzerinden yapılan ödemelerle bunun istenmeyen etkileri durumun daha da kötüleşmesine yol açmıştı.

“The Future of Capitalism” adlı kitabında Collier, onun (ve benim) çocukluk dönemlerimizin hayranlık uyandıran bir İngiliz şirketi olan Imperial Chemical Industries’in (ICI) tarihi üzerinden, benzer düşüncelere yer veriyor. O günlerde hepimiz bir gün, dünyanın en iyi kimya şirketi olma misyonuna sahip olan ICI’da çalışacağımızı ümit ederdik. Fakat 1990’larda ICI, pay sahiplerinin menfaatlerini benimseyerek, şirketin temel amacını değiştirdi. Ve Collier’in anlattıklarından, bu tek bir değişiklik bile şirketin mahvına yetti.

Bir zamanlar, her ekonomik düzeyden ve farklı yeteneklere sahip çocukların bir arada eğitim aldıkları yerel okullarda sağlanan örgün eğitim sistemiyle Birleşik Devletleri tüm dünya örnek almaktaydı. Ve ilköğretim yetersiz olmaya başlayınca, yerel topluluklarca herkes için orta öğretime erişim imkanları sağladılar. Fakat başarı için üniversite eğitimine ihtiyaç duyulduğunda, çok yetenekli öğrenciler bugün ait oldukları toplulukların uzağında böyle bir eğitimin peşine düşüyor ve nihayetinde hızla büyüyen şehirlerde ekonomik olarak yüksek hayat pahalılığının dışladığı daha az yetenekli öğrencilerden ayrışıyor. Kendi fildişi kulelerinde başarıyı yakalayanlar, kendi çocuklarının da başarılı olabilecekleri bir meritokrasinin oluşumuna yol açıyor.

Umudunu yitirmiş ve öfkeli kesimleri bir kenara bırakarak, yetenek ve gelirin artarak Londra’da yoğunlaştığı Britanya için, Collier de benzer şeyler anlatıyor. Fakat, Financial Times’dan Janan Ganesh’in ifade ettiği gibi, bugünlerde metropollerdeki seçkinler kendilerini “ayaklarından prangalanmış” gibi hissediyor.

Kendi payına Rajam, meritokrasiyi ICT devriminin bir parçası olarak görüyor. Ancak bunun bugünlerden çok daha öncesinin bir konusu olduğunu düşünüyorum. Zira, İngiliz sosyolog Michael Young’ın, bugünlerin pek de ütopik olmayan bir öngörüsü  olan “The Rise of Meritocracy” (Meritokrasinin Yükselişi) adlı kitabı 1958 yılında basıldı. Aslında, ben ve Collier, Britanya’nın ilk meritokratlarındanız.  Young’ın tahmin ettiği gibi, bizim nesil sahip olduğu meziyet ve yetenekleri öne çıkartarak, nesillerdir gelen bir sistemi kesintiye uğrattı. Benim büyüdüğüm İskoçya’da, yerel yeteneklerin, aydınların, yazarların, tarihçilerin ve sanatçıların tümü yerel düzeyde rekabet etmekten kaçınarak, kendilerine daha geniş ufuklar yaratmanın peşinden gitti. Biz bunu yapabilmek için daha fakirdik.

Rajam gibi ben de, toplumun içinde bulunduğu bugünkü durumun, seçkinci elit bir azınlığın piyasa ve devleti ele geçirmesinin istenmeyen bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Fakat ondan farklı olarak, daha güçlü yerel toplulukların ve -kapsayıcı olsun veya olmasın- yerel politikaların bugün karşılaştığımız sorunları çözebilecekleri konusunda endişe taşıyorum. Zira, meritokrasi cini artık tekrar şişenin içine konulamaz.

Angus Deaton kimdir?

2015 yılı Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Angus Deaton, Princeton Üniversitesi Woodrow Wilson Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu’nda, Emekli Ekonomi ve Uluslararası İlişkiler Profesörüdür. Kendisi en son The Great Escape: Health, Wealth, and the Origins of Inequality kitabını yayımladı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.