Canan Coşkun kendi gözaltı ve tahliye öyküsünü yazdı: Nezarethaneden izlenimler

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde 2013 yılından bu yana sayısız dava ve soruşturma takip ederek, kamuyu bunlardan haberdar ettim. 10 Mayıs Cuma gecesi 2015’te Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan ve 12 bin 600 TL para cezasına mahkûm edilmeme gerekçe gösterilen bir haberim nedeniyle gözaltına alındım. Altı yıldır Başsavcılığın muhabir olduğumu belirttiği tanıtım kartıyla girdiğim adliyeye polis nezaretinde getirildim. 

Meslektaşlarım Rıfat Doğan ve Şafak Sarı ile 10 Mayıs Cuma gecesi 23.00 civarı taksiyle Taksim Meydanı’na doğru ilerliyorduk. Tarlabaşı Bulvarı üzerindeki Ömer Hayyam durağını geçtikten sonra polisler tarafından bir uygulama noktası kurulmuştu. Araçlardan bazılarının buraya geçmesi isteniyor ve içindekilerin kimlik belgelerine Genel Bilgi Taraması (GBT) yapılıyordu. Biz de o şanslı (!) araçlardan birindeydik. Rıfat ve Şafak’a GBT yapıldıktan sonra kimlik kartları teslim edildi ancak polis memuru benden araçtan aşağı inmemi istedi. 

Balo Sokağı’nın ucuna etrafı muşambayla kapatılmış bir çadır kurulmuş, polisler içindeki bekliyordu. Çadırın içine girince bir polis memuru, azılı bir suçluyu yakalamış bir edayla “Niye kaçıyorsun” diye sordu. “Ne kaçması” diye sorunca “Hakkında arama kararı var” dedi. Üstüne bir de geceyi karakolda geçireceğimi söyledi. Memura, adliye muhabiri olduğumu, hakkımdaki davaları kontrol ettiğimi ve böyle bir şeyin mümkün olmadığını belirttim.

Bu sırada telefona sarılarak benim gibi Cumhuriyet gazetesinden ayrılan pek çok kişinin avukatlığını yapan Abbas Yalçın ve Tora Pekin’i aradım. Yalçın, bulunduğum noktaya geleceğini söyledi ve telefonu kapattık. Cumhuriyet davası sırasında ne dertlerle uğraşmışlardı; şimdi beni de kurtaracaklardı diye düşünüyordum.

Memur, akıllı telefonuna yüklü GBT programından hakkımdaki sayfayı gösterdi. Hakikaten de aranıyordum. İstanbul Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki bir “hakaret” dosyasıyla ilgili hakkımda yakalama kararı çıkarılmıştı. Yanında “125/1” yazıyordu. Polis memuru, yanındaki memura “125 ne?” diye sorarken Türk Ceza Kanunu’nda “hakaret” suçunun 125. maddede düzenlendiğini söyledim. Bunu adliye muhabiri olduğumu kanıtlamak için söylemiştim. Hâlâ bir umutla serbest kalabileceğimi düşünüyordum. 

Ardından diğer meslektaşlarım geldi: Cansu, Çiçek, Ayça, Nilay, Can ve avukat olan eşi Melike. Onları görünce derin bir “oh” çektim. Etrafta başka tanıdık yüzler görmek, rahatlatıcıydı. 

Çadırın içinden dışarı çıkmama izin yoktu. Zaman zaman izin verilse de arkadaşlarım ve meslektaşlarımın da içeri girmesine izin yoktu. Dayanışma had safhadaydı buna rağmen. Kimi nezarethanede üşürüm diye hırkasını, şalını veriyor, kimi ayakkabılarım bağcıklı olduğu için karakolda sorun yaşayabileceğimi düşünerek değiş tokuş önerisinde bulunuyordu. 

Saat 01.30 civarı çadırın önüne bir ekip aracı yanaştı. Karakola götürecek ekip olduğu söylendi. Bunun üzerine meslektaş ve arkadaşlarımla vedalaştım çünkü öngörülemeyen bir hukuk sistemine sahip olduğumuzdan bir daha onlarla görüşememe ihtimali de vardı. Abbas Yalçın ile araca bindik ve yolda hâlâ içeriğini bilmediğimiz dosya ile ilgili fikir yürütmeye başladık. 

Polisle muayene olduk

Ekip aracı, Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne girdi. Bu aşamalara daha önce yazdığım adliye haberlerinden aşinaydım: “Şüpheliler, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra Emniyet’e götürüldü.” Doktor, yüzüme baktı. “Bir şeyin var mı” diye sordu. Bu sırada beni oraya getiren polis memuru yanımda dikiliyordu. Adlî muayene sırasında polisin gözaltındaki kişinin yanında olmaması gerekir. Çünkü bu, o kişi üzerinde baskı yaratabilir ve eğer kolluk görevlileri tarafından darp edildiyse bile bunu açıklıkla anlatmasını engeller. Muayene iki dakika bile sürmedi. Ekip aracına geri döndük ve Taksim Polis Merkezi Amirliği’ne gittik. 

Dört yıl önceki dava

Komiserin bulunduğu geniş odaya girdik. Polis memurları 10 dakikalık bir araştırma sonucu hakkımdaki yakalama kararının hangi dosyada verildiğini tespit etti. Dosya, 19 Şubat 2015’te Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir haberimle ilgiliydi. Haberin başlığı “Yargıda tartışılan konut satışı” idi. Haber, Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun 2014 seçimlerinde AKP’nin açıktan desteklediği Yargıda Birlik Platformu üyelerinin de aralarında bulunduğu hâkim ve savcıların, Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’nın Başakşehir’deki lüks konutlarına indirimli bir şekilde sahip olduğunu anlatıyordu. Hakkımda Haziran 2015’te kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ettiğim iddiasıyla dava açıldı. Dava, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Hâkim, Cumhuriyet gazetesi davasına başkanlık eden Abdurrahman Orkun Dağ’dı. 26 Ocak 2017’de karara bağlanan davada Dağ, “meydana gelen tehlikenin ağırlığı” gerekçesiyle 12 bin 600 TL para cezası ile cezalandırılmama karar verdi. Dosyadan, kesinleşmiş kararın tebliğinin 15 Kasım 2018’de Cumhuriyet gazetesine yollandığı, ancak o tarihlerde gazeteden ayrıldığım için tebligatın geri çevrildiği ortaya çıktı. Aynı karar, 18 Mart 2019’da da ev adresime yollanmıştı ancak kimse bulunamadığı gerekçesiyle muhtarlığa bırakılmıştı. Ancak kapıda buna ilişkin herhangi bir “haber kağıdı” da yoktu. Para cezasının ödenebilmesi için tebligat gerekliydi. 

Çıplak aramadan yırtmak

Polis memurları, ertesi gün İnfaz Savcılığı’na nakit ödeme yapılırsa serbest bırakılacağımı söyledi. Kararda, para cezasının 20 eşit taksitle ödenmesine hükmedilmişti. Ancak polisler, paranın tamamının getirilmesi gerektiğini belirtti. Sanki fidye karşılığında özgürlüğüme kavuşacaktım. Avukatım Abbas Yalçın’ın oradan ayrılması gerektiğini söyleyen polisler, benim de nezarethaneye konulacağımı belirtti. Bu sırada kapıda Ahmet Şık, Bülent Şık, Yonca Verdioğlu Şık ve avukat Uğur Altınarık’ı gördüm. Hepsiyle vedalaşıp nezarethaneye yöneldim. Ancak, geniş salondaki polis memurları üst aramam yapılmadan nezarethaneye giremeyeceğimi, aramanın yapılabilmesi için de kadın polis memurunun gelmesi gerektiğini söyledi. Onlara Balo Sokak’ta üst aramamın yapıldığını söylesem de dinlemediler. Bu, pek iyiye işaret değildi çünkü bahsettikleri “çıplak arama”ydı. Neyse ki o kadın polis hiç gelmedi ve böyle bir arama olmadı.

Kitap yok, mevzuat verelim”

Saat yaklaşık 04.00’e kadar bu salonda tutuldum. Pek hoşsohbet sayılmasa da en azından sohbet ederken yüzüme bakan bir polis memuru ile laflıyorduk. Beş yıldır bu mesleği yaptığını söyleyen memur, haftalık olarak izin yapamadığından, 20 günlük yıllık iznini de kullanamamaktan şikâyetçiydi. Bu sırada içeride “gasp” suçundan gözaltında bulunan bir taksici gezinip duruyordu. Barodan avukat atanmasını bekliyordu. Saat çok geç olmadan avukat geldi. Polislere sahurda yemeleri için geldiği ilçedeki meşhur bir pastaneden kuru pasta getirmişti. Önce şüpheliyle içeride görüştü, sonra ifade verme işlemine geçildi. İfadesi 10 dakika sürdü, sürmedi. Peşinden karakoldan ayrıldı. Ben ertesi güne dek sürecek bekleyişime devam ettim. Boş boş beklemekten sıkıldığım için kitap olup olmadığını sordum. Bir memur, “Mevzuat verelim” diye yanıt verdi. Sıkıntıdan binayı incelemeye karar verdim. Tarihi bir binaydı. Yüksek tavanında muazzam bir işleme vardı. Yapılırken böyle bir işyerini süsleyeceği hayal edilmiş miydi acaba? 04.30’a doğru komiser, vardiya değişimi olacağından nezarethaneye girmemiz gerektiğini söyledi. Tarihi binanın aslına uygun bir biçimde korunmuş kapılarının önüne yaklaşık iki santimetre yarıçapında demir parmaklıklar çekilmişti. Bunlar nezarethane kapılarıydı. 

Güven Masası”

Karakola girer girmez sağ tarafta danışma masasına benzeyen bir masa vardı. Üstünde “Güven Masası” yazıyordu. Her şey bittikten sonra bunun ne anlama geldiğini araştırdım. 7 Mart 2019’da Cumhurbaşkanlığı’nın İkinci 100 Günlük Eylem Planı’nda yer alan bir uygulamaydı bu. Uygulamaya göre, “vatandaşa en seri şekilde hizmet verilmesi konusunda uzman, güler yüzlü ve hizmet odaklı personeller çalıştırılacak” burada. Bu durumda sormak gerek: “Güven Masası olmayan yerlerde vatandaşa pek de seri olmayan şekilde hizmet veriliyor ve buralarda uzman olmayan, asık suratlı ve hizmet odaklı olmayan personeller mi istihdam edilmiş durumdaydı?” Cuma gecesi tanıklığımda, Taksim Polis Merkezi Amirliği’nin pek de güven veren bir masa olmadığını söyleyebiliriz. Bunu birkaç örnekle açıklayacağım: 

Ped tutamayan polis

Nezarethanede bir Türkmenistanlı, bir Rus, bir Ganalı ile birlikte kalıyorduk. Türkmenistanlı kadın, regl olmak üzereydi. Ben de olası bir acil duruma karşı yanıma kadın pedi almıştım ancak gözaltında olduğumuz için yanımızdaki eşyalar, salondaki numaralandırılmış küçük kutularda tutuluyordu. Memura durumu anlatıp pedi getirmesini istedim. “Ben tutmasam daha iyi olur. Sizi çıkarayım nezarethaneden, alın” dedi. Arada sırada dışarıda bağrış çağrış yaşanıyordu. Bazen de hemen kapının önünden okkalı küfürler savuran bir erkeğin sesi geliyordu. Yanı başında böyle yüksek sesli olayların yaşanması ve onları görememek tedirginlik de yaratıyordu. Kimdi bu bağıranlar?

Nezarethanede öncelik rahatsızlık

Nezarethane yaklaşık üç adıma üç adım küçük kare bir odaydı. Yere serili battaniyenin üzerinde Ganalı ve Rus kadın yatıyordu. Türkmenistanlı Oğul Cemal ve biz tahta sırada oturuyorduk. Tahta sıranın bacak uzunluğu sanki özellikle rahatsızlık vermesi için ayarlanmıştı. Ayaklar otururken yere değmediği için bir süre sonra bacaklar şişmeye ve uyuşmaya başlıyordu. Odada yürüyecek kadar alan olmadığından da kapalı bir alana kısılmış hissi yerleşiyordu insana. Herhangi bir gün ışığı da gelmiyordu. Bu da gerginliğe yol açıyordu. Oğul Cemal, Türk vatandaşlığı kazanmış ancak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü ile Emniyet arasındaki bir iletişimsizlik nedeniyle kaçak konumuna düşmüştü. Rus ve Ganalı kadınların da sorunu buydu. Oğul Cemal ve Rus kadın bir süre sonra Rusça anlaşabildiklerini farkettiler ve yaşadıkları mağduriyeti yüksek sesle ve Rusça birbirlerine anlatmaya başladılar. Ganalı kadın birkaç gündür orada olduğu için sanırım onun için gece-gündüz ayrımı kalmamıştı; hep uyuyordu. Burası oldukça soğuktu da. Bu yüzden uykuya dalmak da zordu. Sabah saatlerine doğru aramıza bir de senarist katıldı. Oldukça ilginç bir grup hâline gelmiştik.

Kelepçeden de yırttık

Delik deşik uykulardan sonra en nihayet saat 11.30’da bizi adliyeye sevk edecek polis memurları geldi. Sivil giyimlilerdi. Bizi nezarethanenin önüne çıkardılar ve erkeklerden başlamak üzere kelepçe takmaya başladılar. Sıra bana ve senarist arkadaşıma geldiğinde karşı çıktım. Çalıştığım adliyeye kelepçeyle götürülmek onur kırıcıydı ve kesinlikle kabul edilebilir değildi. Kati bir şekilde karşı çıktım ve işe yaradı. Yalnızca erkeklerde kelepçe vardı. Yine ilk durak Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ydi. Bu aşama da yine adliye muhabirlerince bilinen bir adımdı: “Şüpheliler, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra adliyeye sevk edildi.” 

Adliyeye geldikten sonra önceki gün yanımda olan avukatları gördüm ilk olarak. Tanıdık yüz görmek yine rahatlatmıştı. Avukatlar, para cezasını kendi aralarında toplamıştı. Ceza, nakit olarak ödendiği için İnfaz Savcılığı’nda tek tek seri numaraları not edilmişti. Peşinden serbest bırakıldım. Çağırsalar, duruşmadan çıkıp gideceğim adliyeden serbest bırakılarak ayrılmak gayet ciddiyetsiz bir durumdu. Her şeyden önce adalete olan inancın ilk elden yitirilmesiydi. 

Not: Bu yazı yazılana kadar, parayı ödemesi gereken Cumhuriyet gazetesinden herhangi bir yetkili beni aramamıştı. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus