Bölünmenin eşiğindeki AK Parti

23 Haziran seçim yenilgisi AKP’den kopma hazırlığı içindekileri iyice cesaretlendirdi. Abdullah Gül’ün desteğine sahip olan Ali Babacan’ın kısa süre içinde AKP’den ayrılıp yeni partinin startını vermesi bekleniyor. Ahmet Davutoğlu’nun durumu ise henüz netleşmiş değil. Bu kopuş ihtimallerine karşı Erdoğan ne yapabilir?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Dün bu stüdyoda Kemal Öztürk’ü konuk ettim, izleyenler olmuştur. Orada Kemal Öztürk önemli bir haber verdi ve bayağı bir ilgi gördü; o da Ali Babacan’ın Ankara’da bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüştüğü ve kendisine AK Parti’den ayrılacağını bildirdiğini söyledi ve önümüzdeki bir hafta-on gün içerisinde Ali Babacan’ın partiden ayrılacağını resmen açıklayacağını söyledi. Bu aynı zamanda Ali Babacan’ın kuracağı partinin ilan edilmesi olacak. Kendi başka kaynaklarımdan kontrol ettim –zaten takip etmekte olduğumuz bir süreç– olay bayağı ciddiye binmiş durumda. Abdullah Gül’ün desteklediği Ali Babacan, AKP iktidarının değişik dönemlerinde değişik görevlerde bulunmuş kamuoyunca bilinen çok sayıda ismi de –ki bunların büyük bir kısmı marjinalize edildi, dışlandı, küstürüldü– içine alarak yeni bir parti kuracak. Ama yine duyduğum şu ki; bu sadece eski AKP’lilerden oluşmayacak, bir anlamda Turgut Özal’ın 80’li yıllarında başında ilk ANAP’ı kurduğu gibi farklı eğilimlerden kişileri bir araya getirmeye çalışacakları, çok sayıda siyasete ilk kez girecek ismin katılmak istediği söyleniyor. Bu ne derece başarılı olur? Bilinmez, ama olayın liderinin Ali Babacan olacağı ve bunun yeni tabirle “sponsor”u, en büyük destekçisinin eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olacağı kesin. Zamanında AKP içerisinde adları Abdullah Gül ile birlikte anılan birçok ismin de bu parti içerisinde olacağı söyleniyor. 

Onun dışında Ahmet Davutoğlu’nun da bir başka arayış içerisinde olduğunu biliyoruz. O arayıştan bir parti çıkar mı? En son çıkarmış gibi, çıkacakmış gibi gözüktü. Yine burada konuk ettiğim Ahmet Taşgetiren, bayram sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir telefon görüşmesi olduğunu ve sert geçtiğini söylemişti, aktarmıştı. Ama yine de Davutoğlu’nun yeni parti kurma seçeneği dışında Erdoğan tarafından tekrar AK Parti’ye –ama güçlü bir pozisyonda– davet edilmesi seçeneğini de geri plana atmadığı söyleniyor. Lâkin ortada çok ciddi bir sorun var, o da şu: Bir önceki dönemde Cumhurbaşkanı Erdoğan cumhurbaşkanı olur olmaz partinin başına ve hükümetin başına Ahmet Davutoğlu’nu atamıştı. Ama ardından sistem değişti, Ahmet Davutoğlu’nu geri çağırsa, yanındakilerle beraber çağırsa ona önereceği ne olabilir? Başbakanlık diye bir makam yok, bakanlıklar var; ama bakanlıkların çok fazla bir anlamı yok. Cumhurbaşkanı yardımcılığı var, ama şu âna kadarki tek cumhurbaşkanı yardımcısının bir fonksiyonunu, etkili bir pozisyonunu görmedik. Dolayısıyla şu sistemde Ahmet Davutoğlu dönecek olsa bile –ya da Ali Babacan, ki onun artık dönmeyeceğini biliyoruz– nasıl bir şekilde yer alabileceği belli değil. Yani önümüzde iki tane parti hazırlığı var; birisi bayağı ciddi ve herhalde çok geçmeden ilan edilecek, diğeri de pekâlâ bir parti olarak ortaya çıkabilir. Bunun dışında da bu iki hareketin ayrı ayrı partileşmesi halinde AKP’de yaşanan kafa karışıklığı ve çözülmenin birtakım insanların bütün bunlardan kopmasına da neden olabilir kanısındayım. Geçmişte bunun örneklerini gördük: ANAP ve Doğru Yol Partisi çok ciddi çözülmeler yaşadılar ve bazı kişiler hiçbirinde yer almadılar, hatta siyasetten de uzaklaştılar. AKP’nin geleceğini bir eski ANAP ve Doğru Yol gibi görmek doğru olmaz, en azından şu aşamada Erdoğan olduğu müddetçe bu parti hep belli bir güce sahip olacaktır; ama şurası muhakkak ki bu 23 Haziran hezimetinin ardından, zaten hazırlıkları başlamış olan bu partinin önü iyice açılmış oldu. Zamanlama anlamında zaten bunu beklemişlerdi ve anlaşıldığı kadarıyla da bu hezimetin olmasını istemişler ve belki de bu hezimet için çalışmışlar, yani yollar iyice ayrılmış. 

Bu yeni partiler denince akla geçmiş geliyor ve Milli Görüş Hareketi’nden Erdoğan ve arkadaşlarının kopuş süreci akıllara geliyor ve bir anlamda o tür benzetmeler yapılıyor. O dönemi çok yakından gazeteci olarak izlemiş birisiyim; Refah Partisi içerisinde Erdoğan’ın liderliğinde başlayan harekete “yenilikçi kanat” adını da ben verdim. İlk başta çok sert çıktılar; Erdoğan başta olmak üzere, “Böyle ayrılıklar yok bizde” dediler, kabul etmediler, “yenilikçi” lafına da birazcık mesafeli oldular. Ben o tarihte bunu “yenilikçiler ve gelenekçiler” diye ayırıyordum. O tarihte açıkçası Refah Partisi gazetecilerin çok fazla ilgisini çekmiyordu, yükselişte olmasına rağmen hep dışarıdan sadece suçlayıcı bir şekilde bakılıyordu, anlaşılmaya çalışılmıyordu. Ama anlamaya çalıştığınız zaman, birazcık içine girdiğiniz zaman, doğrudan RP’li aktörlerle konuştuğunuz zaman bu ayrışmayı, bu farklılaşmayı görebiliyordunuz. Ve o tarihte adım adım yenilikçiler belli bir güce sahip oldular, Fazilet Partisi’nin ilk kongresinde Recai Kutan’ın karşısına Abdullah Gül’ü aday olarak çıkardılar ve nitekim Fazilet kapandıktan sonra kendi partilerini, AKP’yi kurdular. 

Bugün yaşananın buna benzetilmesi bence hiçbir şekilde doğru değil; çünkü arada çok ciddi bir fark var. O tarihte Erdoğan’ın liderliğindeki yenilikçiler, yükselişte olan, iktidara yürüyen bir hareketin içerisinde Erbakan ve yanındaki yaşlılar heyetinin yani gelenekçi ekibin bu iktidara yürüyüşü aksattıkları görüşündeydiler, engel olarak görüyorlardı. Ve bu partiye gerçek dinamizmini kendilerinin kattıklarını düşünerek –ki haklıydılar– hak ettikleri iktidarın kendilerine yeterince verilmemesinden şikâyetçiydiler. Erbakan ve yakın çevresindeki yaşlıların iktidarına karşı bir meydan okuyuştu aslında yenilikçiler — ki epey zor olmuştu. Ama bugün tam tersi bir durum var: Bugün, iktidara yürüyen değil; iktidardan düşmekte olan bir hareket var; en önemli fark bence bu. Bugün AK Parti artık kaybediyor. Refah Partisi kazanıyordu; devlet engellemeye çalışıyordu, partiyi kapatıyordu, parti yöneticilerini yasaklı yapıyordu, Tayyip Erdoğan’ı içeri atıyordu vs. ama buna rağmen bu hareket aldı başını gitti ve sonunda tek başına geldi ve yıllarca ülkeyi yönetti — hareketin en azından bir parçası. Şimdi tam tersi bir durum var; iktidardan düşen bir hareket var. Dolayısıyla buradaki ayrışmalar bambaşka bir ayrışma, bu düşüşü yavaşlatma, bu düşüşün etkisini kırma arayışı ve hâlâ taze olan AKP’nin potansiyelinin heder olmasını engelleme çabası kendilerince. Bu ne derece başarılı olur? Ayrı bir husus. 

Bir diğer benzemez husus da şu: Erbakan ve Erdoğan’ın liderliği. Benzeşen çok yön var muhakkak, Erbakan o hareketin hocasıydı, herşeyiydi, lideriydi; ama Erbakan hiçbir zaman Erdoğan’ın şu son dört-beş yılda yaptığı gibi o hareketi yönetmedi. Hep birileri vardı; Recai Kutan, Şevket Kazan, Oğuzhan Asiltürk… Birçok isim vardı, yaşlılar diye küçümseniyordu belki, ama bunların her birinin belli birtakım ağırlıkları vardı ve bunların her biri de aynı zamanda Erbakan’ın otoritesini kabul eden kişilerdi. Ama Erbakan’ın otoriterliğiyle Erbakan’ın otoriterliği arasında çok ciddi bir fark var. Bugün AKP’de ikinci bir isim sayamıyoruz. Binali Yıldırım’ı belki söyleyecek gibi oldum, ama o da son İstanbul yenilgisinden sonra artık iyice kötü bir durumda diyelim, zor bir durumda. Şu anda AKP’de Erdoğan’dan başka kimse yok, olmadığı için de zaten Berat Albayrak, Süleyman Soylu gibi aslında çok da ciddi ağırlıkları olmayan, ağırlıklarını sadece Erdoğan’la ilişkilerinden alan, Erdoğan’ın kendilerine verdiği icazetten alan kişileri konuşuyoruz, o kişiler konuşuluyor. Ama RP’deki isimlerin büyük bir çoğunluğu, o yönetimde yer alan ağabeylerin büyük bir çoğunluğu başından beri Milli Görüş Hareketi’nin içerisinde yer almış, Erbakan’la beraber yıllarca yol almış isimlerdi, her birinin kendi çapında bir ağırlığı, bir saygınlığı var. Şu anda bütün ağırlık Erdoğan’da, bütün saygınlık Erdoğan’da ve fatura da sadece ve sadece aslında Erdoğan’ın önünde. Erdoğan’ın bu faturayı başkalarına yıkma gibi bir şansı da yok. Dün biraz bunu değerlendirdim, “Erdoğan iyi, çevresi kötü” önermesinin ne kadar kötü olduğunu söyledim. Diyelim ki önümüzdeki günlerde kabine değişikliği yaptı, adını benim gibi siyasetle uğraşan gazetecilerin bile bilmediği birtakım –aklımızda kalmıyor çünkü hiçbir şekilde görmüyoruz, eski bakanlar gibi değiller, seçimle gelmiş değiller, atamayla gelmiş isimler, çoğunun adını ben şahsen bilmiyorum– insanlardan bazılarını alıp yerlerine başkalarını getireceği zaman, birilerine fatura kesmiş olmayacak. İstanbul seçiminin sorumlusunun da herhalde bakan vs. olmadığını pekâlâ biliyoruz, böyle bir durumla karşı karşıyayız. 

Sonuçta şu andaki AKP’deki yaşanması muhtemel olan ve kesinleşmiş olan kopuş, geçmişte RP’den ya da o silsileden –en son Fazilet Partisi’nden– kopuştan bambaşka bir şey, çok daha zor. Başarı şansı çok daha az olan bir şey. Yani siz yükselişte olan hareketin içerisinden kopup; hareketin kendisinin yarattığı birtakım bariyerleri aşarak yol alabiliyorsunuz, Erdoğan ve arkadaşlarının yaptığı gibi. Ama düşüşte olan bir hareketten kopup başarılı bir hareket kurabilmeniz çok zor; çünkü her zaman için bu fatura size de kesilecektir. Nitekim Ali Babacan olsun, Ahmet Davutoğlu olsun, ne zaman adları dile getirilecek olsa –özellikle muhalif cenahtan– onların yaşananlardan sorumlulukları hatırlatılıyor, özellikle Davutoğlu bahsi açıldığı zaman ve bu parti arayışları çok fazla samimi bulunmuyor. Şu denebilir tabii ki: Zaten onlar karşı cenahtan, muhalif cenahtan insanlara ihtiyaç duymuyorlar, onların derdi AK Parti’nin tabanını, AK Parti’nin kadrolarını almak. Eğer böyle olursa –ki olabilir– bu partiler zaten doğuştan sakat doğmuş olurlar. Çünkü AKP’nin tabanından, AKP’nin arsasına inşa edilecek evlerin ya da partilerin şansı en fazla onun kapsadığı alan kadardır — ki bu alanın nasıl daralmakta olduğunu da görüyoruz. Yani Ali Babacan ya da Ahmet Davutoğlu ya da bir başkası, eğer AKP’den kopup iddialı bir şey yapmak istiyorlarsa muhakkak AKP’nin hitap ettiği kesimlerin dışındaki kesimlere de ulaşabilmenin yollarını aramak zorundalar. Aksi takdirde var olan pastayı bölüşmek gibi bir yola giderlerse sonuçta o pasta diyelim ki üçe bölünmez; üç kişinin paylaştığı pasta aslında iyice küçülmüş olur ve pastanın bir kısmını pekâlâ başkaları paylaşır, alır giderler. Yani içeride tutma imkânı yok. Hele bir de bu bölünme, parçalanma, çözülme görüntüleri iyice ortaya çıkarsa –ki önümüzdeki günlerde bunların iyice ortaya çıkacağı anlaşılıyor– buradan çok kişi ayrılacaktır, gemiyi terk eden çok kişi olacaktır, şimdiden başladı bile. Bunların büyük bir kısmı en azından şu anda ne diyorlar? “Bu seçim tekrarlatılmamalıydı, göz göre göre çok büyük bir fark yedik”. Bunu diyen insanların büyük bir kısmının seçimin tekrarlatılması sürecinde, “Tabii ki tekrarlatılmalı, çünkü çaldılar” dediklerini de biliyoruz; ama böyle bir şey yapıyorlar, kendilerini farklılaştırmaya çalışıyorlar. Çok sevdiğim bir laf vardır; araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur diye. Şu anda devrilmiş bir AKP arabası var ve burada kazanın sorumluluğunu almamak için ve kendilerine yeni araba bulabilmek için çıkıp, “Aslında şöyle yapılmalıydı” diyenler çok. Bunların büyük bir kısmının yeni kurulacak partilere yöneleceklerini de sanmıyorum, başka yerlerde başka arayışlara gireceklerdir ya da siyasetten iyice uzaklaşacaklardır. 

Şu anda yaşanan 23 Haziran yenilgisi, bir hezimet halinde yaşanan bu yenilgi, 20. yaşını tamamlama yolundaki AKP’nin işinin hayli zor olduğunu bize gösteriyor. “Erdoğan burada ne yapabilir?” sorusunu önümüze koyduğumuz zaman birtakım rivayetler var ve bu rivayetler arasında mesela “Binali Yıldırım’ı partinin başına geçirecek” diyenler var, “Binali Yıldırım’ı cumhurbaşkanı yardımcısı yapacak” diyenler var, ötesinde çok fazla bir şey söylenemiyor; en fazla “Ahmet Davutoğlu’nu acaba tekrar geri alabilir mi?” gibi hususlar var. “Ekonomiyi daha ehil birilerine verirse belki bir şeyler olur” diyenler var; ama dün Kemal Öztürk’e de burada dediğim gibi, artık tren bence kaçtı. Şimdi herkes kendi yeni trenini inşa etme derdinde ve burada da yolda kalmış olan Erdoğan’ın AKP makinesini nasıl yeniden canlandıracağı konusu çok ciddi bir soru. Ben bu verili konularda çok başarılı olabileceğini açıkçası sanmıyorum. 

Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar