Mirgün Cabas ile söyleşi: “Medya toplumsal anlamda suç işliyor, yaptıkları yayınlar insanların zihinlerine yapılmış bir saldırıdır”

Gazeteci Mirgün Cabas 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçiminde medyanın rolünü Gökçe Çiçek Kösedağı‘na değerlendirdi. Cabas “Medya toplumsal anlamda suç işliyor, yaptıkları yayınlar insanların zihinlerine yapılmış bir saldırıdır” dedi. 

Yayına hazırlayan: Nazım Özgün İpek

Gökçe Çiçek Kösedağı: Medyascope özel yayınından herkese merhaba. Evet, 23 Haziran seçimleri geride kaldı. “Yenilenen İstanbul Seçimi” dedik biz Medyascope olarak. Ve Ekrem İmamoğlu, rakibi Binali Yıldırım’ı 9 puan farkla geride bıraktı. Bu sonuçta medyanın rolünü konuşacağız. Yanımda deneyimli gazeteci Mirgün Cabas var. Hoşgeldiniz.

Mirgün Cabas: Merhaba, hoşbulduk.

Öncelikle çok teşekkür ediyorum kabul ettiğiniz için.

Cabas: Ben teşekkür ederim.

Siz medyayı tanıyan, bilen birisiniz. Medyanın rolünü sizinle konuşacağız. Önce şunu sormak istiyorum. Ben genç bir gazeteci olarak şunu farkettim bu seçim sonuçlarında, 31 Mart öncesinde ve 31 Mart gecesi özellikle en çok şaşırdığım şey şu oldu: “Ekrem İmamoğlu nasıl kazandı?” dedim. Ama 23 Haziran’da hep şunu sordum: “AKP nasıl kaybetti?” Buna şaşırdım. Şaşırdığım şey değişti. Çünkü o zaman Ekrem İmamoğlu’nun kazanmasını bekliyordum. Ama AKP’nin kaybetmesine, hem jenerasyon olarak ilk defa karşılaştığım için şunu sorayım: Bunu bir iletişim kazası olarak değerlendirenler oldu, bunu soracağım.

Cabas: Bu çok fazlası. Sadece iletişim ile, kampanya ile, siyasi iletişim ile açıklanacak bişey değil bu. Aslında en başta sorduğunuz “Nasıl kaybetti, neden kaybetti?” sorusunu şöyle cevaplamak gerekiyor: Neden kaybetmesin? Ve tabii ki kaybedecekti veya kaybetmemesi mümkün değildi. Çünkü özellikle 31 Mart’ı bi kenara bırakalım, onu konuşuruz ama 23 Haziran’da yani bu seçimlerin yenilenmesine giden sürecin sonunda AKP’nin kazanması ihtimali yoktu aslında. Herkes şundan korkuyordu: Yahu bu seçimleri yenilediler, acaba bunun altından bir numara çıkar mı? Birazcık centilmenlik dışı, demokrasi dışı birtakım hareketler olacak mı sandıklarda şurda burda filan? Ya da bir bildikleri var, şapkadan tavşan çıkaracaklar mı? Ben hep şuna inandım ve bunu söyledim: Şapkadan çıkaracakları tavşan yoktu. Sandıklar kontrol altındaydı. Siyaseten yapabilecekleri bir şey yoktu. Ve yaptıkları şey aslında seçim yenilemekle “Tekrar desteden bir kart çekelim, zarları yeniden atalım, belki bu defa işler rast gider” diye kendilerine bir şans tanımaktı. Başta hani “Nasıl giderler, nasıl geri dönüyorlar, benim bilmediğim dönem” dediniz ya. Aslında şöyle: Geldikleri gibi gidiyorlar. Tam aynı koşullarda değil ama şunu söylemek gerekiyor: Çok olağanüstü koşullarda gelmişti AKP. 2001 yılına dair ilk kitabı yazarken ben bunu baştan yaşadım ve o yüzden bunu çok iyi biliyorum. Geldikleri koşullarda berbat bir ekonomik durum vardı. Siyasetin sağda, solda aktörleri inanılmaz derecede itibar kaybına uğramıştı. Yeni isim, başka isim çıkmıyordu. Askerlerin olağanüstü baskısı vardı. Kürt meselesi birazcık olsun baskılanmış gibiydi Öcalan’ın cezaevine girmiş olmasıyla falan ve Erdoğan gibi bazılarına acayip karizmatik gelen bir lider vardı, baskılanmış bir toplumsal kesim vardı. Buna şey diyorum ben: Mükemmel fırtına, bir filme atfen. Mükemmel fırtınaydı ve iş başına geldiler. Aslında bu kıl payıyla iktidarı kurdular. Ama sonrasında bütün koşulları çok iyi değerlendirerek, toplumu dönüştürerek, değiştirerek, toplumsal yapıyı bana göre bozarak, herkesi reaktif hale getirerek bu yapıyı sürdürmeyi başardılar. Ama tıpkı olağanüstü koşullarda seçilmeleri gibi, şimdi de birtakım olağanüstü koşullar bir araya geldi ve AKP iktidarının, en azından şu aşamada yerel iktidarın sona erdiğini görüyoruz. Çünkü dün baktığım rakamlara göre yüzde 60’ın üzerinde epey bir oranda Türkiye nüfusunu yerel yönetimlerde yönetiyor muhalefet, ağırlıklı olarak CHP. AKP’de kalan yüzde 30 gibi bir şey. Benzer bir durumun ilk genel seçimlerde tekrarlanma ihtimalini yüksek olarak görüyorum. Ne bu koşulun, bu durumun bileşenleri? Bir kere işte ağır bir ekonomik krizle karşı karşıyayız. Ve işin ilginci hâlâ baş aşağı gidiyoruz, hâlâ fren mekanizması yok bu gidişatı durdurmak için. İkincisi, AKP’nin meselelere müdahale etmek için bir kadro derinliği kalmadı. Geçmişte etrafında topladığı organik isimlerle, yeteneklerle, gerek cemaatten aldığı destekle, gerek ona demokratik olarak inandığı ve Türkiye’yi dönüştüreceğine inandığı için, onun dünya görüşünü benimsemese bile kısmen soldan ama daha çok liberal kadrolardan bu harekete ve bu iktidara hizmet eden, destek veren (ortak akım belki de) isimler, bunların hepsi ortadan kalktı. Kendi içindeki vasıflı insanlar bir zaman için tasfiye oldu. Dolayısıyla artık Erdoğan’ın “Yahu bu iş, ekonomi iyi gitmiyor, ben bunu kabullendim, Berat’la bu iş olmuyor” dediği zaman Berat Albayrak’ın yerine getirebileceği ve bu işin hakkını verebilecek ikinci isim yok. Partisinin içinde de yok, bürokraside yok. Türkiye’nin içinde de bu görevi yapabilecek çok insan var ama bu görevi yapmaya talip olacak kimse yok. Dolayısıyla bu sadece ekonomi için geçerli değil. Yani Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bütün sorunların çözümünde liyakatli insanları getirme kabiliyetini Erdoğan kaybetti. Eğer böyle bişey olmasa mesela, yani siyaseten onayladığım biri değil ama mesela böyle süreçlerde seçimler yenilenmesi kararı alınmış, 6 Mayıs kararı çıkmış ve bu çok kritik bir karar ve bunu benimsetmeniz gerekiyor. Bu yüzden kaybedeceksiniz seçimi. Nitekim bu yüzden kaybettiler, bu kararın meşruluğunu açıklayamadıkları için. Ortaya çıkardıkları kişi hepimizin, çoğumuzun ilk defa gördüğü, adını şimdi bile hatırlayamadığım, Ali Yavuz bir şey miydi neydi?

Ali İhsan Yavuz.

Cabas: Ali İhsan Yavuz. Şimdi Ali İhsan Yavuz gibi bir insanı çıkartıyorsunuz ve sizin en fazla ve en iyi şekilde anlatmanız gereken konuda sözcünüz hale getiriyorsunuz. O da diyor ki: “Hiçbir şey olmasa bile kesin bir şeyler oldu.” Şimdi eskiden böyle bir işi Cemil Çiçek’e verirdiniz mesela. Yani en azından amaca hizmet eden biriydi, beğenseniz de beğenmeseniz de. Şimdi dolayısıyla her yere baktığınız zaman, AKP kadrolarına böyle bi gerileme olduğunu görüyorsunuz, bir erime olduğunu görüyorsunuz. E tabii kadro dediğiniz zaman, kadro gerilediği zaman, yapılan işler de geriliyor. Meselelerle başa çıkmak, yeni açılımlar yapma ihtimaliniz de elinizden kayıyor. Dolayısıyla böyle bir loop’un içine girdi bence AKP. Bu çok önemli bir şey. Şöyle bir şey de var tabii, yani bir de bu partiye oy veren, zamanında yüzde 52’lere kadar çıkan seçmen kitlesi tamamen Reisçiler’den ya da işte Erdoğancılar’dan ya da kendilerinin dediği gibi Tayyipçiler’den oluşmuyor ki. Bunların evet bir ağırlığı var seçmen kitlesi arasında ama bunlar işte bu yüzde 50’nin ancak bir kısmını oluşturuyorlar. Geri kalan kısım AKP’ye siyaseten inandığı için, güvendiği için, ondan faydalandığı için, onların kendisini daha iyi yaşamasını sağlayacağı için, ikna olduğu için oy veriyordu. Ama bir anlamda da işte korkuyla falan da bir araya getirilmiş bir korku duvarının arkasına hapsolmuş bir Türkiye’nin yarısı vardı. Şimdi bu insanlardan bazıları ekonomideki meseleler, ondan sonra işte İstanbul’da ve diğer metropollerde, özellikle İstanbul’da yaşamanın zorlukları, AKP’nin buna çözüm üretememesi gibi nedenlerle o korku duvarının arkasında acaba ne var diye bakmaya cesaret etmeye başladı. Yani az önceki kadro meselesi… Şimdi düşünün, İstanbul’a belediye başkanı seçeceksiniz ve yani iktidarla İstanbul’la gelmişsiniz, İstanbul’u korumanız gerekiyor. Sizin aklına gelen, elinizde içinizden çıkarabileceğiniz tek isim Binali Yıldırım. Yani başbakan lazım gel Binali, meclis başkanı lazım gel Binali, İstanbul’a belediye başkanı lazım gel Binali. Yani tamam, Binali Yıldırım sizin kriterlerinize çok uyuyor olabilir. Ama bu parti 20 yılda genç, dinamik, tecrübeli, insanlara seslenecek bir belediye başkanı üretemediyse yani işte sonun başlangıcının bir sürü göstergesinden bir tanesi. Bu da işte kadro sığlığını gösteren unsurlardan bir tanesi AKP’nin karşı karşıya kaldığı. Bir şey daha, yani o korku duvarının ötesine bakmaya başladı insanlar diyorum ya, yani Reisçi olmayanlar gerçekten bu beka meselesini sorgulamaya başladılar gibi geliyor bana kritik sebeplerle. Belki işte daha iyi ulaşım, daha iyi gaz fiyatı, daha iyi park, daha iyi kreş gibi sebeplerle o korku duvarının ötesinde bir şey olup olmadığına bakmaya başlıyorlar. Ve her yeni bir eğilim ortaya çıkmaya başladığı zaman, yeni bir ürün, yeni bir hizmet ortaya çıktığı zaman bunu bir önce kabullenenler vardır. Bunlar hani ilk benimseyenler. Onlar bir yoklarlar, onlar benimserler ,sonra onlar memnun kalırsa, bir kaza bir şey olmuyorsa geri kalanlar o kitleye katılırlar. Yani bunu nerede görüyoruz? Atıyorum akıllı telefonların ilk müşterileri, Amerika’ya altın aramaya giden ilk insanlar, e-ticaret sitesinde alışveriş etmeye başlamış ilk insanlar. Bunlar bir gün trend ve hayatın şeyleri, gerçekleri, normları. Ama ilk baktığınız zaman bunlar hep yüzde 1’lerle, binde 1’lerle başlayan şeyler. Yani dolayısıyla o korku kapısı aralandığı zaman onun arkasından gidebilecek çok insan var. Yeter ki bu fırsatı elde edenler bu fırsatı değerlendirmeyi başarsınlar. Ama böyle bir dirayet gösterenler yani bu kadar uzun süren, soluklu, birkaç aya yayılan, bir süreci hatasız götürenlerin ve bu şansı yakalayanların aynı dirayeti bundan sonra da göstereceklerini tahmin ediyorum ben.

Şimdi 31 Mart öncesi ve 23 Haziran’a gelinen süreçte medyanın rolü dedik. Ben biraz da özetleme yapmak istiyorum. Şu 31 Mart öncesinde Ülke TV krizi aslında Ekrem İmamoğlu’nun o kararsız seçmeni de konsolide etmesinde büyük avantaj sağlayan bir yayındı. O 23 Haziran’a giderken VIP krizi, yine medya benzer bir şekilde gördü bu meseleyi ama tutmadı açıkça. E tabii bir de Ekrem İmamoğlu-Binali Yıldırım ortak yayını var. Burada bir iktidar yani herhangi bir kanal bile tercih edemedi ya da kendisine yakın bir gazetecinin inandırıcılığı olmadığına emin olarak girdi bu sürece. Bütün bu tabloyu düşündüğümüzde nasıl değerlendiriyorsunuz bu medyanın tutumunu?

Cabas: Şimdi bu süreçte hakikaten medya bir yerde belirleyici olarak ortaya çıktı, bir medya performansı. O da o meşhur tartışma programıydı. Ama onda da ortada medya yoktu. Çünkü herhangi bir televizyon kanalında değil, bir kongre merkezinin sahnesinden yapıldı yayın. Dolayısıyla ne kamu televizyonu, ne özel televizyonlar, ne eğlence kanalları, ne haber kanalları, hiçbiri bunu üstlenecek durumda değildi. Buna layık görülebilecek, bu itibarı taşıyabilecek, bu itibara sahip olan hiçbir kanal olmadığı anlaşıldı. Üstelik de İmamoğlu cephesi istediğiniz yerde çıkalım demesine rağmen, Binalı Yıldırım cephesi bunu böyle bir tarafsız sahaya taşıma gereği duydu. Ama bu da aslında meselenin biraz sakaletini arttırdı. Çünkü orası bir televizyon stüdyosu değildi ve her şey bir defalık kurgulanmış bir şeydi. Dediğiniz gibi medyadan bir isme bu iş yaptırılmak istendi. Ama kendi önerdikleri ismi kendileri daha sonra parça parça ettiler. İsmail Küçükkaya’yı darmadağın ettiler, parçalattılar ve çok huzurunu kaçırdılar. Haklı olarak o da isyan etti. Dolayısıyla bu hani medya faslı, o tartışma hikayesiyle anılacak bu seçim kampanyası döneminde. Onun dışında aslında şu ortaya çıktı ki AKP iktidarının milyarlarca lira, dolar neyse yatırarak kurguladığı, oluşturduğu bu medya imparatorluğu aslında bir işe yaramıyormuş, büyük bir fiyasko. Çünkü bütün bu işte İmamoğlu’na saldırmalarına, bütün işte psikolojik savaş yöntemlerine ve her şeye rağmen sonuç almaktan çok uzağa düştüler. Bundan sonra da üstelik sürdürülebilir olmamaları gerektiği ortaya çıktı. Çünkü oraya ciddi kaynak aktarıyorlar, orayı yönetmek için ciddi emek, zaman, mesai harcıyorlar. Ama bunun karşılığında elde edebildikleri çok kritik zamanlarda hiçbir şey yok. Eskiden belki vardı ama o medyanın da epey yıprandığı ve böylesi eşit koşullarda, en azından adayın daha güçlü olduğu durumlarda çok fazla işe yaramadığı ortaya çıktı. O zaman AKP şunu soracak: “Demek ki ben bugüne kadar zaten kendi gücümle gelebilmişim buraya.” Ben yakın gelecekte bu medyanın önemli bölümünün işlevsizleşeceğini ve belki de ortadan kaldıracağını düşünüyorum.

Çizgi değiştirecek olan olur mu sizce medya sahipleri arasında?

Cabas: Bir de şöyle bir şey olabilecek. Yani çizgi değiştireceklerini çok zannetmiyorum. Ama karın ağrısı olmaya devam edecekler. Çünkü şimdi AKP’nin içinde bölünmeler başlayacak. Bunlar da zaten daha önce Davutoğlu vesaire gibi vesilelerle bölünmeye çok müsait olduklarını, hizip oluşturmaya, bunu sürdürmeye, parti içinde ağırlık kazanmaya hevesli olduklarını gösterdiler. Şimdi muhtemel yeni bölünmelerle, AKP tabanından oluşacak yeni hareketlerle, partilerle falan bu anlamda bir daha karışacak orası. Dolayısıyla orası da AKP için yeni bir baş ağrısı, yeni bir karın ağrısı olarak devam edecek. Ayrıca yani tamamen dışarıdan baktığınız zaman şunu söylemek istiyorum: Bu medya grubu, bu medyalar, medya bloğu uyguladıkları orantısız, psikolojik savaş yöntemleriyle, topyekün saldırıyla, izleyicilerin ve halkın, okurların zihinlerine yaptıkları bombardımanla, çarpıtmalarla, mesleki etik, mesleki ahlak falan demiyorum ya da kamu sorumluluğu demiyorum, billdiğimiz toplumsal anlamda suç işlediklerini düşünüyorum. Yani insanlara kontrolsüz biçimde yaptıkları bu yayın bombardımanı ve bu yayının niteliği gerçekten insanların zihinlerine yapılmış bir saldırıdır. Toplumun dokusunu bozmaya, insanların düşünce biçimini değiştirmeye, manipüle etmeye, insanların ruh sağlığıyla oynamalarına sebep olan bir saldırıdır. Ve gerçek anlamda cezalandırılması gerektiğini düşünüyorum. 

Evet bundan sonra ne olur diye sormak isteyecektim ama söylediniz. Sosyal medya performanslarını sormak istiyorum size. Şimdi tabii muhalefetin çok uzun süredir medya aracılığıyla kendini anlatma şansı yok. Doğal olarak burada bir adım öne geçiyor olabilir sosyal medyayı daha iyi kullanmak açısından ama gençlerde özellikle sosyal medya etkisi ve adayların sosyal medya performanslarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cabas: İmamoğlu’nun bir bariz sosyal medya avantajı vardı. Başka alanlarda kullandığı avantajı orada da kullandı. Yani işte genç olması, dinamik olması, hitap yeteneğinin daha iyi olması, umut veren pozitif bir dilinin olması, geleceğe bakması, polemiklerden kaçınması, partizanlık yapmaması, bütün bunların üzerine kuruluydu kampanya. Gerçek bir ittifak adayı olması ve icraat kadar demokrasi söylemine, belediyeyi, belediye hedeflerini aşan daha büyük bir söylem benimsemesi, umut vermesi bunda etkili oldu. Bunun da karşılığını rahatlıkla aldı sosyal medyada. Yani her yaptığı işi, her paylaşımı yüz binlerce defa beğenildi, paylaşıldı. Ordan epey ilerledi, oraya özgü içerikler üretti. Dolayısıyla o anlamda İmamoğlu, “gençlerin kankası” olan Binali Yıldırım’a göre çok daha iyi performans sergiledi sosyal medyada. Yani Ulaştırma Bakanlığı için bu konuda avantajlı olduğunu söylese bile bu avantajı çok fazla kullanamadı doğrusu.

Bu arada az önce dediniz ki aslında medya kısmı ayrı bir baş ağrısı olarak devam edecek iktidar açısından ama yani aslında aynı yöntem devam ediyor diyebiliriz. 23 Haziran sonrasında bütün gazete manşetleri neredeyse, servis edildiği açık, aynı manşetlerle çıktılar: “İstanbul seçimini yaptı”. Bugün de hepsi “mesaj alındı”, işte “yeniden düşünme zamanı” vs. gibi. Yani bundan sonra ne olur diyeyim?

Cabas: Bundan sonra bunlar tekrar hâlâ tek elden yönetilmeye devam edecek. Çünkü yani kalkıp da işte gündüzleri manşetler atılacağı zaman biz ne manşetle yayınlanalım falan diye ciddi yazı işleri toplantıları yapılmıyor bu gazetelerde. Yani birileri bir iki satır bir şey çiziktiriyor, bunların önüne veriyor muhtemelen. Ya da biri parlak bir şey buluyor, bu bulduğu şey merkeze gidiyor, merkezden bütün gazetelere gidiyor filan. Mekanizmanın nasıl işlediğini bilmiyorum. Ama yaptıkları şeyin gazetecilik olmadığı çok belli. Dediğim gibi bu hakikaten kendi halkına karşı bi tür savaş uygulamaktır. Hep şunu söylüyorum, yani biz gazetecilik yaparken şöyle yapıyoruz. Yani sabahları kalkıyoruz ve heyecanlı uyanıyoruz. “Bugün acaba ne yapacağız, hangi haberi yapacağız? Hangi açıklamayı ekrana taşıyacağız? Neyi aydınlatacağız? Neyin üzerinde tartışacağız? Neyi insanlarla paylaşacağız?” diye bir heyecanla uyanıyoruz. Bu insanların sabahları yataktan hangi heyecanla uyandıklarını çok merak ediyorum. Yani haber yapmıyorlar, yaptıkları şey yorum değil. Yani misyon gazeteciliği bile değil. Misyon dediğiniz şeyin hani bir sınırı bir şeyi vardır. Bir misyon da yok, ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sadece bir yapının devam etmesi için kendilerini paralıyorlar. Yani hangi duygusal tatmini yaşıyorlar, hangi heyecanla sabahları yataktan uyanıyorlar, bilmiyoruz. O yüzden de yaptıkları işin gazetecilikle alakası olmadığı gibi kitlelere, insanlarına, okurlarına, buna maruz kalan insanlara ya da işte sizin bizim gibi yayınları mecburen okumak zorunda olan insanlara ciddi zarar veriyorlar. Beyinlerine, duygularına, duygu durumlarına zarar veriyorlar.

Çok teşekkür ediyorum Mirgün Cabas.

Cabas: Rica ederim.

Evet, gazeteci Mirgün Cabas ile 23 Haziran seçimlerine medyanın etkisini konuştuk. Bizi izlediğiniz için teşekkür ediyoruz, iyi günler.  

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar