Nobel ödüllü Japon yazar Kenzaburô Oé: “Hiroşima oldu, Fukuşima oldu, üçüncü bir trajedi de muhtemeldir”

6 Ağustos 1945’te yaşanan Hiroşima’nın 74. yıldönümünde, 1994 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kenzaburô Oé ile François Armanet’nin Le Nouvel Observateur için yaptığı 28 Haziran 2015’te yayınlanan söyleşiyi Haldun Bayrı’nın çevirisiyle sunuyoruz.

Kenzaburô Oé

Elli yıldan beri, askerî ve sivil nükleere karşı kararlı bir muhalifsiniz. Haziran 2012’de, nükleerden vazgeçilmesini isteyen 7 milyon imzalı bir dilekçeyi Başbakan’a vermiştiniz. Fukuşima felaketinden (11 Mart 2011) dört yıl sonra, durum nedir?

Kenzaburô Oé. Hiçbir şey hallolmadı. Hâlâ tehdit altındayız. Kirlenmiş sular, radyasyon sızıntıları, radyasyonlu atıklar, harap olmuş bir çevre, yerlerine hâlâ dönemeyen binlerce yurttaş… Fukuşima muazzam bir kaza. Japonya’nın geleceği çok karanlık. Önemli bir seferberlikle hükümet harekete geçmeye zorlanmazsa az umut var.

Çok sayıda Japon sert önlemler alınması gerektiğinin bilincine vardı. Daha birkaç hafta önce Tokyo’da yine bir toplaşma oldu. 2 bin kişiyi bir araya getirsek onun da bir şey olacağını düşünüyorduk. Ama 30 binden fazla kişi toplandı. Aydınlar, kurban yakınları, tarımla uğraşanlar… Bundan önce muhtemelen hiçbir gösteriye katılmamış olan ve yeni bir şey yaratıp Japonya’nın her tarafına yaymaya uğraşan kimseler.

Düzenleyiciler arasında bulunuyorum. Bu hareketi başlatan benim gibiler, zaten yaşını başını almış kimseler. Fakat ilk kez bu kadar çok aydının sözleriyle kendilerini bağladıklarını, üzerine çok çalışmış olduğum Sartre’ın sözüyle “angaje” olduklarını görüyorum [Kenzaburô Oé’nin üniversitedeki tezinin konusu “Sartre’da hayalgücü”dür, Fr. Ed. N.]. Şimdi 80 yaşındayım, yaşayacak fazla zamanım yok artık. Ama bizim için Fukuşima, büyümesi gereken yurttaş hareketleri için bir çıkış noktası.

Fukuşima’nın sizin hayatınızda 1945’ten sonra en trajik ikinci olay olduğunu söylemiştiniz. Hiroşima ve Nagazaki travmalarını yaşamış bir ülkede, dünyada atom ateşiyle yanmış tek ülkede böyle bir felaket nasıl mümkün olabildi?

Mesele de tam burada zaten. İşin tuhafı, günümüzde Fukuşima’dan bahseden aydınların Hiroşima ile Fukuşima arasında ilişki kurmamaları. Bunu nasıl becerdiklerini anlamakta hakikaten güçlük çekiyorum. Bütün aydınlar, ama sadece onlar değil her Japon, yaşadığımız bu trajediyi düşünmeli ve onu Hiroşima’ya bağlamalı. Fukuşima vuku bulduğunda, Hiroşima’dan beri beraberimizde sürüklediğimiz bütün sorunlar yoğunlaşmış bir biçimde üzerimize çullanıyor izlenimine kapıldım. Fukuşima Hiroşima’ya kökten bağlı gibi görünüyor ve onunla birlikte düşünülmeli.

Çocukken –savaşın sonunda 10 yaşındaydım–, Hiroşima ve Nagazaki’deki dehşetin bilincine varabilmiştim. Bu yüzden daha sonra Hiroşima hastanelerinde olup bitenleri görmeye gitmiştim. Hiroşima ve Nagazaki’deki bombalar sonucunda binlerce kişi ölmüştü, fakat radyasyona maruz kalanlar yıllarca acı çekmeye devam ettiler [bkz. 1963-1965 yılları arasında yazdığı “Hiroşima Notları”].

Fukuşima’da, aynı süreçle yüz yüzeyiz. Aksitesirleri henüz bilinmiyor ve Fukuşimalı çocuklar şimdiden kurban durumundalar. Çocuklar için, müstakbel nesiller için gelişecek sonuçlara karşı mücadele etmek gibi mutlak bir görevimiz var. Hiroşima ve Nagazaki’nin kurbanları ile nükleer çağda yaşamın büründüğü anlam, eylemlerimi ve yazarlık çalışmamı belirledi.

Engelli bir oğlum var; yazı ve bağlanmalarım yoluyla oğlum Hiraki’nin yaşadıklarını ve düşündüklerini aktarabileceğim fikrine doğru evrildi çalışmalarım. Kendimi Hiraki’nin sözcüsü haline getirince, bu sorunlara engelli bir çocukla beraber yaşayan bir insanın nazarıyla bakmak temel bir önem kazandı. Bütün toplumumuzun, hatta tüm gezegenimizin şifasının atom bombası kurbanlarının eseri olmasını cânı gönülden temenni ediyorum.

Hiroşima kâbusunu edebiyat yoluyla ele almayı denedim; Fukuşima ise bizi yeni bir faciayla karşı karşıya bıraktı. Ama nasıl hükümet Hiroşima’dan hiçbir şey öğrenmemişse, Fukuşima’nın bize öğretebileceklerinden sonuçlar çıkarmak için de hiçbir şey yapılmadı. Sadece Japonya’yı değil tüm Asya’yı etkileyecek üçüncü bir trajedinin yaşanması tamamen mümkün. Bütün Asya tehlikede. Hiroşima oldu, Fukuşima oldu, bir başka kaza da muhtemeldir. Mesele, bundan önce mi sonra mı öleceğimi bilmekte.

Başbakan Şinzo Abe, iktidara gelir gelmez, Japonya’da yeni reaktörler inşasını tasarladığını ve eskilerinin tekrar çalışır duruma getirilmesini destekleyeceğini ilan etti. Nükleer teknoloji ihracını kendi büyüme stratejisinin ekseni olarak tarif etti ve Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Türkiye, Vietnam gibi ülkelerle nükleer santral inşa sözleşmeleri imzaladı. Cânilik mi bu?

Evet, benim söylediğim de bu zaten. Kuşkusuz bir câni o. Almanya Naziler’in yönetimi altında korkunç bir trajedi yaşadı, ama bir hafıza çalışması yürütüldü. Almanya’da, ama aynı zamanda Fransa ve Avrupa’da böyle bir şeyin tekrar yaşanabilir olmaması için tüm yollar denendi. Bu bana katiyetle doğal ve normal bir yaklaşım gibi geliyor. Hiroşima ve Fukuşima faciaları ise doğrudan birbirine bağlı ve sıradan bir kaza korkunç bir şeye yol açabilir.

Bu takıntıyla düşünüyor ve yaşıyorum; hatta bunun nihaî bir trajedi olması ürküntüsüyle. Kültürümüz ortadan kalkabilir, çocuklarımız artık yaşayamayabilir, sırf bir kaza yüzünden! Mümkün bu. Abe ise böyle bir ihtimali aklından bile geçirmiyor. Ama Abe hiçbir şey değil. Ufacık bir çocuğa en ufak bir sorumluluk duygusunu nasıl verebilirsiniz?

Hem nükleere karşı mücadele veriyorsunuz hem de bir barış militanısınız. 1960’ta, Japonya-ABD Güvenlik Anlaşması’nın güncellenmesine karşı çıkan genç yazarlar grubuna girmiştiniz. 2004’te, aydınlarla birlikte, Barış Anayasası’nı savunmak için kurulan bir dernek olan 9. Madde Komitesi’ni (Japonya’nın “savaşma hakkı”nı elinden alan madde) kurdunuz. Bugün Şinzo Abe bu maddenin gözden geçirilmesini diliyor. Kendisi eski bir siyaset ailesinin mirasçısı: Modeli olan dedesi Nobusuke Kişi eski bir savaş suçlusuydu ve ABD ile Japonya arasındaki işbirliği ve güvenlik anlaşmasını yapanlardandı. Abe iktidarda olduğuna göre, Japonya tarihten hiçbir şey öğrenmedi mi?

Haklısınız. Abe küçücük biri, ama korkunç: Japonya tarihinin sonunu getirecek kişi olabilir. Bu yüzden ona tüm kuvvetlerimizle katiyetle karşı çıkmak gerek. Hükümetimiz aslında düşmanımız. Anayasa’yı ayakta tutup tutamayacağımız sorusu hayatî önemde.

Savaş sonrasında Japonlar’a yeni bir başlangıç yapma olanağı veren, demokrasiydi ve savaşmazlık yeminiydi. Ahlâkî bir temel bu. Japon Anayasası’ndan bu yemini çıkarırsanız, Japon emperyalizminin Asya’daki, Hiroşima ve Nagazaki’deki kurbanlarına ihanet etmekle aynı anlama gelir bu. Ölüm yaşıma bu kavga içinde yaklaşacağım. Daha ziyade kötümserim, ama yapabildiğim tek şey bu tür hareketlere katılıp elimden geldiğince destek vermek. Yani bir umudu koruyorum.

Umuttan söz edince aklıma hemen iki isim geliyor. Geçmişi eskilere uzanan bir dostluğumuz olan Edward Said – onun bizzat Filistinli “sürgün” tanımına kendimi o kadar yakın hissediyordum ki. Ölümünde, kızı bana bir mektup gönderdi ve babasının, öleceğini hissettiğinde, başladığı işi bitiremeden öleceği için çok üzgün olduğunu yazdı. Ama sonuna kadar tam tersi bir izlenimdeydim. Said kan kanserinden ölmekte olduğunu biliyordu, ama son nefesine kadar Filistin sorunuyla ilgili çalışmasını sürdürmeye karar vermişti. Hem söyledi hem yazdı bunu. Said’le aynı yaştaydık. Böylece, Said gibi, yaptığınız şeye tüm kuvvetlerinizi koyduğunuzda iyimser kılıyor.

İkinci kişi, “Perde”de çok net bir şey yazan Milan Kundera’dır: “Özün ahlâkı” yaşamımızın ekseni olmalıdır. Benim içinse, halihazırda, çocuklara içinde yaşayabildikleri bir dünya bırakmaktır; torunlarımıza yaşanılır bir yeryüzü bırakmaktır bu.

Kafanızı meşgul eden bir mesele daha var, Okinawa’daki Amerikan üsleri…

“Özün ahlâkı”nı kendi yaşamlarında taahhüt altına girerek taşımayı deneyen kimseler vardır. Bir çatışma çıkarsa ilk bombalar Okinawa’ya atılabilir. Okinawa sâkinleri yaşamlarını ilk kaybedecek olanlar. Her şey bağlı.

Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atmış olduğu için ABD’nin Japonya’da, özellikle de Okinawa’da askerî üsleri var. Japon toprağındaki varlıkları ülkemizi Asya’daki Amerikan politikasına bağımlı kılıyor. Tıpkı Hiroşima’nın Fukuşima’yla sürmesi gibi, Okinawa sorununun da savaş-sonrası yeni anayasanın ilanı ve “nükleer şemsiye”nin yerleştirilmesinden geldiğini düşünmüşümdür daima.

Bütün bu sorunlar bu yüzden bana tek bir sorun gibi görünür; birlikte incelenip yüzleşilmeleri gerekmektedir. Dünyanın sonu nükleer üzerine kurulu bir dünya düzenince mümkün kılınmıştır. Bunun için tüm biçimleriyle nükleere karşı dövüşme enerjisini bulmak zorundayım.

Fukuşima, 2012

Barış yanlılığınız ve imparatora güvensizliğiniz sizi Japon aşırı sağının bir hedefi haline getirdi. Nobel Ödülü’nü almanızın akabinde Hükümdar tarafından verilen madalyaları reddettiniz. İmparator merkezdir; siz ise merkez ve çevre üzerine çok yazdınız. Çevre adalardan biri olan Şikoku’nun bir köyünde doğdunuz. Japonya Batı’ya nazaran bir çevre ülke durumundaydı; bugün de Çin nazarında öyle.

Geleneksel kültürün merkezi imparatordu. Demokrasiyi ve bireysel hakları savunan Anayasa, Japonların yetmiş yıldır inşa ettikleridir. Her şeyin üzerinde olan o imparator imgesiyle imparatorluk sistemine tekrar değer kazandırma teşebbüslerine rağmen, bunun artık Japonya’da yürümeyeceğini düşünüyorum. Merkeze direnebilmek gerek.

Tokyo’daki merkezî kültürden belirgin farklılıklar taşıyan bölgesel bir çevre kültüründe büyüme şansım oldu. Japonlar’ın savaş-öncesindeki muhafazakâr anlayışı aştıklarını düşünüyorum. Bu düşünce tipinin tekrar yaşayabileceğini de zannetmiyorum. Çevre kültürü Japonya’nın kültürü haline geliyor. Japonya Asya’nın merkezi olmaya kalkıştı, savaşı kaybetti; kültürü de çok şey kaybetti. Şayet Çin de dünyanın en azından üçte birini yönetme iradesindeyse, yanlış yola sapıyor demektir.

Japonya’nın bir çevre ülkesi olması çok iyi; çünkü bu bir kuvvettir. “Özün ahlâkı”na dönersek, çevreyi de kapsar ve herkes özlü ve merkezî olur. Dünyaya hükmeden bir gücü istemek, aşılmış bir düşüncedir. Aksine, Çin’le bir yaşamı tahayyül etmek gerekmektedir; merkezde Çin’in olduğu bir yaşamı değil. Daima merkezî, mütehakkim bir güç ve zayıf çevre unsurları üzerine kurulu olmayan yeni bir anlayış bulmak, tüm dünya için çok önemli.

Avrupa modeli Asya için ilginç geliyor bana. Gelecekte Çin’in o muazzam gücüyle bir ilişki, büyük bir biçim tahayyül edilebilir; belki biraz Avrupa suretinde, büyük bir birlik oluşturmak için bir araya gelen çok sayıda çevre ülkesiyle… Ama her çevre ülkesinin kendini çevresiyle ve diğer ülkelerle arasındaki bağlarla kuvvetli hissettiği bir birlik.

Kısa süre önce 80 yaşınızı kutladınız. Yaşla birlikte bir huzur da geldi mi?

Aslında huzurdan biraz farklı bir şey bu. Uzun zaman boyunca ölümden korktum, ama ölüm bana hafif göründüğünden beri, hayat da hafifledi. Yaş muayyen bir enerji getiriyor. Edward Said’in dediği gibi, yeni bir tavır takınma imkânı bu. Sonuna hayırlısıyla erdirmek istediğim de bu.

Issız bir adaya yanınızda hangi üç kitabı götürmek isterdiniz?

Zaman zaman düşünürüm bunu. Mümkün olan en kalın ansiklopedik sözlüğü alırdım. Halihazırda on kadar muazzam ansiklopediyi kapsayan bir elektronik sözlüğüm var. Harikulade bir eser bu. Tüm kitaplara tek bir kitabın içinde sahip olmak isterdim. Kitapların Kitabı’ndan sonra, elektronik kitap mı? Götürmesi kolay; içeriği ise, merkezdeki tek bir kültüre odaklanmak yerine, dünyaya açılmayı mümkün kılardı.

Şayet korkunç bir günde bu adanın radyasyon kurbanlarına ya da iklim mültecilerine sığınak hizmeti görmesi gerekseydi, kendilerini yetiştirmiş olan üç kitabı ortaklaştırmaları gerekirdi. Benim için, Dante, Spinoza, Yeats, Sartre, ya da hocam Kazuo Watanabe’nin çevirdiği Rabelais. Uyumadan önce Pantagruel’den iki sayfa okurum. Önce özgün metin, sonra da modern Fransızcaya tercümesi. İlk sayfayı okurum, ikinciyi de okurum, sonra da üçüncüyü yazarım. Bu üç köşeli ilişkiyi seviyorum.

Japonca’dan Fransızca’ya çeviren: Corinne Quentin

Kenzaburô Oé

1935’te Şikoku adasının bir köyünde doğmuştur. Romanlar, öyküler ve içinde “Hiroşima Notları”, “Kişisel Bir Dava” ya da “Asrın Oyunu”nun bulunduğu denemeleri 1994’te Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görülmüştür.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar