Stephen Walt: “Boşuna uğraşmaya gerek yok, Afganistan’da savaşı çoktan kaybettik”

Harvard Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü profesörlerinden Stephen M. Walt'ın Foreign Policy dergisinde 11 Eylül tarihinde yayınlanan "We Lost the War in Afghanistan. Get Over It" başlıklı makalesini Okan Yücel'in çevirisiyle sunuyoruz.

Afganistan son zamanlarda yeniden gündeme geldi ancak pek çok yorumcu büyük resmi kaçırıyor. Yine son dönemde yazılan pek çok makalede ABD ve Taliban’ın bir barış antlaşmasına oldukça yakın olduğu ve bunun da ABD’nin Afganistan’dan tamamen olmasa bile büyük ölçüde çekilmesiyle sonuçlanabileceği yazılıyor. Bu dedikodular emekli General ve eski CIA Başkanı David Petraeus tarafından da dile getiriliyor. Petraeus görevdeyken başaramadıklarını haleflerinin başarmasını umut ediyor. Şahin kanatta yer alan başkaları ise ABD’nin uzun bir savaştayken başarısızlıklar yaşasa bile nihayetinde esas cepheyi kazanabiliyor olmasının herkese kanıtlanmasını bekliyor.

Donald Trump ise aynı kibirli görüşün başka bir versiyonu. Taliban liderleri ile Camp David tarzı bir barış antlaşması yapma potansiyelinin kamuoyunda yayılması bile onun için, “yüksek profilli” bir imaj. Yine de son raporlara göre Trump bu saçma fikirden vazgeçmesi için ikna edildi. Hatta Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’ın görevden alınmasının da bunda etkili olabileceği düşünülüyor.

Ancak bütün bu cıvık heyecanlar büyük resmin sadece görünen kısmını bize veriyor. Barışın koşulları ve kalıntıları ile önümüzdeki Afganistan seçimleri hakkında istediğimiz kadar düş kurabiliriz. Ancak esas mesele şu ki ABD içine girdiği Afganistan savaşını kaybetti. Bütün bu “büyük düşler” de savaşın kaybedildiği gerçeğini gölgelemek için dolaşıma sokuluyor.

Tabii ki bu fiyasko askerî olarak yenilmiş olmaktan kaynaklanmıyor. Zira askerî olarak bir hezimet yaşanmış değil. Bu bir Clausewitz tarzı mağlubiyet. 18 yıllık savaş ve ulus inşa projesi ne Demokratlar’ın ne de Cumhuriyetçiler’in planladıkları bir sonuç ortaya çıkardı. Nedeni ise oldukça basit: Afganistan’ın geleceği 11 bin kilometre uzaktan gelen yabancılar tarafından belirlenemez.

Yıllardır açıkça görünen başarısızlık

Ben ve benim gibi birkaç insan yıllardır bunu dile getiriyor: Kontrgerilla harekâtı ve ulus inşa etme projesi Afganistan’da hiçbir yönüyle işlemedi. Afganistan coğrafi olarak izole halde ve dağlık bir ülke; bunun yanı sıra, oldukça fakir ve onlarca farklı etnik kökenden gelen insanın oluşturduğu bir topluma sahip. Demokrasi geleneği yok, yerel otoritelere ve dış müdahalelere karşı büyük bir antipati mevcut. Kabil’deki merkezî hükümet yolsuzluğa saplanmış durumda. Yardım olarak Afganistan’a giden milyarlarca dolar bu durumu daha da kötü hale getirdi. Ordu ve güvenlik güçleri de bütün iyileştirme çabalarına rağmen fazlasıyla verimsiz.

Sorunun en büyüğü ise ABD’nin Afganistan için öngördüğü geleceğin ülkenin reel koşullarıyla hiçbir alakası olmaması. ABD’nin Afganistan’ı, modern ve Batı tarzı bir demokrasiye döndürmesi, hem de ABD başkanlarının ifadesiyle bunu hemen yapabilecek olması zaten imkânsızdı ve büyük bir kibir göstergesiydi. Başka bir toplumun yapısını, kurumlarını ve kültürünü yalnızca kaba askerî müdahalelerle, hem de bir gecede değiştirmeye yeltenmek büyük bir direniş ve arzu edilmeyen sonuçlar doğurur.

“Savaşmak ve yönetmek iki farklı aktivitedir”

Bir ülkeyi yerle bir etmek ile sahadaki siyasî gerçekleri değiştirmek arasında çok büyük fark vardır. Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Vekili Ben Rhodes’un dediği gibi: “Amerikan askeriyesi inanılmaz işler başarabilir. Savaş kazanabilir ve çatışmaları durdurabilir. Ancak askeriye bir siyasî kültür yaratamaz veya bir toplum inşa edemez.”

Bütün bunlar en azından on yıldır görünen şeyler. Örneğin 2009 yılında şöyle yazmışım: “Daha çok asker gönderdikçe ve Afganistan’ın içişlerine karıştıkça, işgalci gibi gözüküyoruz ve daha fazla direnişle karşılaşıyoruz. Böyle devam ettikçe ABD’nin zafer kazanma ihtimali yok.”

2011’de ise şöyle yazmışım: “ABD, Irak’taki savaşı kaybetti ve Afganistan’daki savaşı da kaybedecek. Kaybetmekle şunu kastediyorum: Esas politik hedeflerimize ulaşamadan ve stratejik pozisyonumuz zayıflayarak Afganistan’daki askerlerimizi geri çekeceğiz.”

Bunları söylemekten büyük keyif alıyor değilim. Amacım da “Ben demiştim” demek değil. Sadece öngörmenin pek de zor olmadığı. Ancak ne George W. Bush ne Obama ne de Trump bu zorlu kararı alma cesaretini gösterebildi. İşin daha da rahatsız edici boyutu ise bugün savaşın devam etmesi gerektiğini söyleyen insanların aynı cümleleri on yıldır söylemeleri ve ABD’nin bir on sene daha aynı aptallığı yapacağına inanıyor olmaları.

Peki, ABD kısa zaman içinde bu politikasını neden değiştirmez? Bunun birkaç parçalı cevabı var. Mesela zengin ve güçlü bir ülke olduğu için, çok fazla acı hissedene kadar aptalca harcamalar yapabilme kapasitesi var. Başka bir neden komutanların ve askeriyenin bir mağlubiyeti kabul etmek istemiyor olmaları. Bir başka neden ise ülkenin bir süredir gönüllü güçlere güveniyor olması ve gönüllü olmayı seçen kadınlar ile erkeklerin hiçbir şikâyette bulunmadan ülkelerinin verdiği sözleri harfiyen yerine getirmek için her türlü fedakârlığı göstermesi. Bir başka sebep ise görev yapan komutanların uzun süredir üstlerine, bu yaptıkları işin gerekli olmadığını ve makul zayiatlarla başarılamayacağını söylemek yerine, her defasında başarılı olacaklarına dair söz veriyor olmaları.

ABD oldukça güçlü, fazlasıyla zengin ve ara ara da erdemli olan, hem kendi vatandaşları hem de fırsat buldukça başka ülkeler adına çok önemli işler başarmış bir devlet. Elbette ki kusursuz veya kadir-i mutlak değil. Tarihinde yetersiz kaldığı pek çok olay ve hayal kırıklığı da yaşandı. Örneğin 1812 Savaşı, Washington’ın işgal edilmesine ve Beyaz Saray’ın yakılmasına neden olan baştan sona hatalarla dolu bir maceraydı. İç Savaş’tan sonraki yeniden yapılanma süreci ABD’ye, askerî müdahalelerle bir toplumu yeniden şekillendirmenin en iyi ihtimalle bir şans meselesi olduğunu öğretmiş olmalıydı. Rus İç Savaşı’na müdahil olunması, Kore Savaşı’nın çıkmaza girmesi ve Vietnam’daki fiyasko, bunların hepsi ciddi başarısızlıklara yol açan askerî müdahalelerdi ve maliyetleri çok yüksek oldu. Afganistan’daki yenilgi bir mağlubiyet psikolojisi oluşturmamalı, bunun yerine ülkemizin askerî gücünü nerede ve kim için kullanması gerektiğini öğrendiği, daha akıllı kararlar verebilmesine yol açacak bir ders işlevi görmeli.

Ne kadar güçlü olursa olsun ve niyetleri ile hedefleri ne kadar iyi olursa olsun, hiçbir ülke girdiği bütün savaşları kazanmayı umut etmemeli. Ancak nihayetinde, bütün büyük uluslar atılan yanlış adımlardan ders çıkarmalı ve bunların gelecekte tekrar etmemesi için gerekenleri yapmalı. Benzer şekilde şu gerçekliği de aklımızdan çıkarmamalıyız: “Yüksek sesle ve düzenli olarak yanlış şeyler söyleyen insanlardan dış politika tavsiyesi almayın.” Bu bağlamda, John Bolton’ın Beyaz Saray’dan kovulması da doğru yönde atılan bir adım olarak görülebilir. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar