Kürt sorunu artık tüm dünyanın gündeminde

Ankara, Barış Pınarı Harekatı’nı “terörle mücadele” olarak göstermek istiyor ancak uluslararası kamuoyunu ikna etmekte çok zorlanıyor. Hatta tam aksine harekat nedeniyle Kürt sorunu tüm dünyanın gündemine esaslı bir şekilde yerleşmiş durumda. Bunun sonuçları ne olabilir?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Salı günkü yayının sonlarında değindiğim bir konuyu bugün ele alıyorum. Dün Transatlantik’te, onun da son bölümünde Ömer ve Gönül’le konuşurken bu konuyu biraz gündeme getirdik; bu “Kürt sorununun uluslararasılaşması” meselesi, Barış Pınarı Harekâtı’nın şu âna kadar yol açtığı sonuçlardan bence ilk ve en çarpıcı olanı — galiba kalıcı olacak da bu. Türkiye’nin, Irak’ın, İran’ın, Suriye’nin ayrı ayrı Kürt sorunları vardı, var. Ve aynı zamanda Kürt sorunu bir bölgesel sorundu. Şimdi de bununla beraber, bu son harekâtla beraber, harekâtın yarattığı etkilerle beraber, özellikle uluslararası kamuoyunun Batı bölümünde –ama aslında tüm uluslararası kamuoyunda, öyle diyebiliriz– Kürt meselesini herkesin gündemine bir şekilde taşıdı. Yani burada murat edilen bambaşka bir şeydi, hâlâ onun arayışında, Türkiye kendi güneydeki sınırını güvenlik altına alma iddiasıyla ve mültecilerin, sığınmacıların bir kısmını tekrar Suriye’ye götürme iddiasıyla bir harekâta girişti; ama bu harekâtın şu âna kadar ilk sonuçlarından birisi dünyanın Kürt meselesini daha fazla ve genel olarak da sempati ile gündeme getirmesi oldu. Bu aslında bir anda olan bir şey değil tabii ki. Bunun öncesi var. Öncesi, Suriye’de YPG ve PYD’nin –zaten ikisi de aynı şey, birisi siyasî kanadı, diğeri askerî kanadı– ve onun dönüşmüş hali Suriye Demokratik Güçleri SDG’nin uzun bir süredir Batı’yla, ABD ve onun başını çektiği koalisyonla beraber hareket ediyor olması ve Batılıların en çok korktuğu örgüt olan IŞİD’e karşı onlarla beraber mücadele etmesi. Tabii ki YPG’nin ya da SDG’nin IŞİD’e karşı gösterdiği başarıda büyük güçlerin –başta ABD olmak üzere– hava desteği çok önemliydi, lojistik desteği çok önemliydi. Ama esas olarak sahada IŞİD’le savaşta SDG’nin ya da YPG’nin insanları kullanıldı. Ve yüzlerce hatta binlerce kişiyi kaybettikleri söyleniyor. Bu süre içerisinde YPG, SDG, PYD –artık adına ne derseniz deyin– Batı kamuoyu tarafından bilinen bir örgüt oldu. Suriye’de eğer bir film çekiliyorsa, kötü oyuncu, kötü adam IŞİD’di, iyi adam da YPG oldu. Özellikle bu örgütün kadınları, kadın militanları çok geniş ilgi gördüler. Bir tarafta IŞİD’in kadını ikinci sınıf gören, aşağılayan yaklaşımı, onu kapatan, örten yaklaşımı; diğer yanda da konuşan eden, özgür görünümlü kadın savaşçılar, militanlar… Hatta Batı’nın önde gelen kadın dergileri de buraya foto muhabirlerini yollayarak buralardan fotoğraf ağırlıklı yayınlar yaptılar — moda dergilerine kadar bile gitti. Böyle bir ortamın ardından zaten cihadcı gruplara şu ya da bu şekilde göz yumduğu, destek verdiği yolunda öteden beri suçlamalar olan Türkiye yönetiminin bu gruba karşı yürüttüğü harekât, baştan medya üzerinden baktığımız zaman zaten imaj olarak kazanılması çok zor bir şeydi. Ve kısa bir süre içerisinde bunun kazanılmasının imkânsız olduğu gözüktü. Yani sahada belki operasyonel anlamda kazanılacak, ama genel olarak bakıldığında burada haklı ve haksız ayrımı bakımından, Batı kamuoyu büyük ölçü haksızı Ankara olarak ya da Türkiye olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri olarak ve onun desteklediği güçler olarak görüyor. Ve haklıyı da karşı taraf olarak görüyor. Bunu kırmaya yönelik Türkiye’nin birtakım çabaları var; ama bu pek olabilecek bir şey değil, pek başarılabilecek bir şey gibi gözükmüyor. Baktığımız zaman, bütün bu hareketlerin –PYD olsun YPG olsun, onların en tepesindeki PKK olsun– kendi meselelerini dünya kamuoyuna bu kadar kabul ettirmeleri asla mümkün değildi. Ne imkânları el verirdi, ne yöntemleri el verirdi, ne de dilleri elverirdi. Bunu yapamazlardı; ama bu harekâtla beraber zaten zemini hazırlanmış olan bu süreç büyük ölçüde tamamlandı ve sonuçta şu anda, bölgesel bir sorun olan, tek tek ülkelerin sorunu olan Kürt sorunu artık dünyanın gündemine bir şekilde taşınmış durumda. Ve burada taraflar, genellikle medya, medyanın etkisindeki kişiler tercihlerini devletlerden ve söz konusu olan olayda Türkiye’den değil Kürtler’den yana yapıyorlar. Tabii burada şöyle bir sorun çıkıyor: “Biz Kürtlere karşı değiliz, biz teröristlere karşıyız, YPG’ye karşıyız.” Resmî söylem bu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer hükümet sözcüleri, iktidar sözcüleri bunu söylüyorlar. Ama bunun bir karşılık bulabildiğini söylemek mümkün değil. Baktığımız zaman, çok hızlı bir tarama yapın ya da detaylı tarama yapın, bu pek mümkün değil. Bu sadece medya için geçerli değil. Bu devletler nazarında da böyle. En son işte bugün Türkiye’yi, yani nasıl söyleyeyim, şok eden diyelim –hani şok lafı çok kullanılıyor, içi boşaldı, ama buna en uygunu belki şoktur– Trump’ın mektubu da bunun bir örneği. Aslında Trump’ın bu mektupta söylediklerinin bazıları parça parça yansımıştı. Kimi zaman kendi tweet’lerinden, kimi zaman Senatör Graham’ın açıklamalarından. Orada mesela Trump ne diyor? “General Mazlum ile konuştum, taviz vermeye hazır, mektubunu ekte yolluyorum, siz de bu konuya el atın; yoksa şöyle olur böyle olur…” General Mazlum diye bahsettiği kişi, adı Mazlum Kobani olan bir YPG komutanı. Ve kendisi de gizlemiyor, Öcalan çizgisinde birisi, bunu biliyoruz. Ve bu kişi Trump’ın doğrudan muhatap aldığı, bizzat konuştuğu bir kişi. Yani aracılar üzerinden konuşulmamış anladığım kadarıyla, doğrudan konuşmuş. Hem kendisi konuşuyor, hem de Erdoğan’a, “Siz de konuşun, aranızdaki sorunlarınızı çözün” diyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan zaten demişti, “Bize arabuluculuk yapmaya çalışan çok kişi var, çok istiyorlarsa onları ikna etsin” diye. Ama burada da görüyoruz ki artık bu kişiler terörist değil, teröristse bile konuşulabilir kişiler. Hem kendisi konuşuyor, hem de Türkiye’yi konuşmaya çağırıyor. Bir diğer husus, diğer ucunda Rusya var. Rusya zaten PKK’yı terör örgütü olarak da görmüyor. Temsilcilikleri var Rusya’da. Ve burada da gördük ki Moskova yönetimi Şam’ı YPG ile işbirliği yapmaya, yakınlaşmaya sevk etti. Bu da zaten Barış Pınar harekâtının gidişatını kökünden etkiledi. Şu anda biliyoruz ki YPG birçok yeri, önemli yeri Suriye ordusuna devretti. Bu da hakikaten harekâtın akışını ciddi bir şekilde değiştirdi ve değiştirecek. Burada görüyoruz ki Suriye yönetimi de Moskova da bu kişilere terörist muamelesi yapmıyor. Onları konuşulabilir, anlaşılabilir, pazarlık edilebilir insanlar olarak, gruplar olarak görüyor. Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir sonraki hafta yapacağı görüşmenin, Putin’le yapacağı görüşmenin –ki sık sık görüşüyorlar– herhalde iki ayağı olacak. Biri, Ankara’nın Şam’la görüşüp artık birtakım sorunları doğrudan çözmesi talebi olacak anlaşılan. Bir diğeri de, ya doğrudan ya Şam üzerinden, ya da belki Moskova üzerinden Suriye’deki YPG/PYD yapılanmalarıyla da bir mutabakatı zorlayacak. Dolayısıyla burada büyük güçlerin de bu yapılara terörist gözüyle bakmadıklarını ve onların bazı taleplerinin yerine getirilmesini istediklerini görüyoruz. Türkiye’nin şu âna kadarki yaklaşımı, “Teröristlerle pazarlık etmeyiz” yaklaşımı. Lâkin bunun böyle olmadığını geçmiş Oslo sürecinde doğrudan PKK temsilcileri ile yapılan görüşmeler, ya da daha sonraki çözüm süreci, barış süreci gibi süreçlerde gerek Öcalan’ın gerekse de HDP milletvekilleri aracılığıyla devletin bilgisi dahilinde Kandil’le yapılan görüşmeler de bunun bir örneği. Dolayısıyla Türkiye şu anda attığı adımla Kürt sorununu uluslararası bir alana taşımış oldu. Ve artık eskisi kadar güçlü olduğunu sanmıyorum. Eskiden ne kadar güçlüydü? O ayrı bir tartışma konusu. Ama şu anda daha zayıf bir pozisyonda olduğu muhakkak. Adları değişen çözüm süreçlerinde, genellikle devletin muhatap aldığı kesimler –HDP olsun, doğrudan veya dolaylı Öcalan, ya da Kandil– sürekli olarak bu süreçlerde uluslararası gözlemcilerin olmasını talep etmişlerdi — hatırlanacaktır. Türkiye’yi yönetenler ise buna gerek olmadığını, Türkiye’nin kendi içinde bunu çözebileceğini söylemişti. Bir taraf sürekli olayı uluslararası platforma taşımaya çalışırken, Türkiye, Ankara, bunu ulusal bir çerçeve içerisinde çözmeye çalışmıştı. Ama başarılamadı, olmadı. Neden olmadı? Bu ayrı bir tartışma konusu, ama olmadı. Şu anda Türkiye ve Erdoğan uzun bir süredir artık kendisinin Kürt sorununun çözümü konusunda bir adım atmamaya niyetli olduğunu o kadar belli etti ki, o kadar bunu tekrarladı ki –”Zaten sorun çözülmüştür, böyle bir sorun yok” diyor uzun bir zamandır–, ulusal anlamda, ulus içerisinde sorunun çözüm kapılarının kapandığı bir andaki bu harekât, bu olayın –kapılar açık mı bilmiyorum– uluslararası alanda şu aşamada bunun çözümü vs. gibi adımların atılamayacağı muhakkak– ama artık bunun başlangıcı verilmiş oldu; Trump’ın sürekli söylediği, tweet’lerinde söylediği — olayı bir terörle mücadele olarak görmüyor ve sürekli şunu söylüyor: “Türklerle Kürtler yüzyıllardır savaşıyor. Ben bunların arasını bulmaya çalışıyorum”. En son yaptığı açıklamada “PKK IŞİD’den daha tehlikeli, daha kötü” dedi, ama olayı sürekli bir Türk-Kürt gerginliği olarak tarif ettiğini görüyoruz. Birçok Batılı çevrenin de benzer bir noktada olduğu muhakkak. Dolayısıyla olay Türkiye’nin göstermek istediği gibi bir terörle mücadele perspektifinden görülmüyor, bir Kürt sorunu perspektifinden görülüyor ve dolayısıyla bu artık önümüzdeki dönemde gündemimizin büyük ölçüde bu olacağını ve Kürt sorununun çözümü meselesinin, Türkiye buna yanaşmasa bile, Türkiye içerisindeki güçler yanaşmasa bile, dışarıdan değişik kurumlar tarafından, ülkeler tarafından, siyasetçiler tarafından sürekli gündeme getirilip bir şekilde dayatılacağını görmek lâzım. Tabii ki burada bir direnç var. Son dönemde oluşmuş olan, Cumhur ittifakı ile oluşmuş olan bir direnç var. Ve harekâta, Barış Pınarı Harekâtı’na Cumhur İttifakı dışında da verilen çok geniş bir destek var. Bu destek nedeniyle şu anda uluslararası baskıların çok fazla sonuç getirebileceğini söylemek mümkün değil. Ama belli bir vadeden sonra bunun çok ciddi bir şekilde gündeme geleceği kanısındayım. Artık Türkiye’nin bence Kürtleri yok sayarak, Kürtleri kazanmayı ikinci plana iterek, hatta daha da ileri giderek Kürtleri kaybetmeyi göze alarak atabileceği pek bir adım kalmadı. Bunun telafi edilmesi lâzım. Ama bunu söylediğiniz zaman hemen size “Nedir Kürt sorunu? Şunu açıklasanıza. Kürtler her istediğini oluyor” şeklinde inkârcı politikalar, inkârcı görüşler çıkartılıyor. Bunun böyle olmadığını, Türkiye’nin ve sadece Türkiye’nin değil bölgenin çok ciddi bir Kürt sorununu yaşadığını, Batı’nın da, hatta daha genel anlamda uluslararası topluluğun ve kamuoylarının da bu konuda daha fazla ilgili ve bilgili olduğunu görüyoruz. Ve bunu da bu harekât başlatmadı ise bile bayağı büyük ölçüde bir ivme kazanmasına yol açtı. Mektupla ilgili çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü genellikle mektup Trump’ın ne kadar kötü… “Zaten böyledir, zaten Trump böyle şöyle” şeklinde algılanıyor, ama bunun bir facia olduğunu iki buçuk yıl Washington’da gazetecilik yapmış birisi olarak görüyorum. Benim çalıştığım zamanlarda, mesela 2004-2005 yıllarında bu mektubun içerisindeki o sayısız kelimeden bir tanesi bile çok büyük kıyamet kopartabiliyordu. Şu anda Türkiye büyük ölçüde bunu, “Trump’tır ne yapsa yeridir” modunda geçiştirmeye çalışıyor. Ama bu hiç de yenilir yutulur bir şey değil. Gösterilen onca milliyetçi coşkunun ve refleksin bu mektup söz konusu olduğu zaman askıya alınmış olmasının da altını çizmek gerekir demekle yetineyim. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar