Romaric Godin – Toplumsal krizler, demokrasi krizleri, neo-liberalizmin krizi

Gazeteci Romaric Godin’in toplumsal krizler üzerine kaleme aldığı yazıyı Haldun Bayrı çevirdi.

Dünyadaki toplumsal gerginliklerin bir ortak noktası var: Eşitsizliklere ve demokratik denetimin yitirilmesine karşı çıkılıyor. Bu itirazların devindiricisi, neo-liberalizmin günümüzdeki meydan okumalarına karşı isabetli tespitler yapma yeteneğinin yitirilmesi olabilir — ki bu da onun kendi krizini vahimleştiriyor ve çatışmaya kapı açıyor. 

Şili’nin Santiago şehri sokaklarında askerler var, Barcelona’da Urquinaona Meydanı alevler içinde, Beyrut sokakları barikatlarla kesili… Fransa’daki siyaset ve medya dünyasının bir başörtüsü için heyecanlandığı sırada, dünya tutuşmakta gibi. Zira son günlere damgasını vuran bu şiddetli isyan sahneleri münferit değil. Ekvador’daki, Haiti’deki (halk ayaklanmasının sürdüğü), Irak’ta, Mısır’da, Endonezya’da, Hong-Kong’da, Kolombiya’daki benzer sahnelerin akabinde geliyor… Bu kadar yakın tarihli olmayan, Zimbabwe’de, Nikaragua’da, Romanya’da ve geçen kış boyunca Sırbistan’daki başka hareketleri saymadık daha — ve elbette Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketini.

Bu hareketleri sadece belirgin vakalara cevap teşkil eden yerel hareketler olarak görmek mümkün tabii: Haiti’de salgın halindeki yoksulluk, Şili sağındaki militarizmin ısrarla sürmesi, Ekvador ve Lübnan ekonomilerinin kısmen ya da tamamen dolarizasyonu, İspanya’nın bir “Katalan sorunu”nun varlığını reddetmesi ya da Hong Kong’daki demokrasi özlemi. Bütün bu açıklamalar doğru. Ama yeterli mi? Toplumsal ya da demokratik hareketler daima var olmuştur; ama istense de istenmese de şu ânın özelliği, hepsinin aynı anda ortaya çıkıvermeleridir. Kaçınılmaz biçimde, başkaldırıların bu çağdaş veçhesi aralarında gerçekten bir bağ olması gerektiğini düşünmeye itiyor.

Neo-liberalizm varkalmak isterken kendi krizini vahimleştiriyor

O bağ dünyanın 2007-2008’de girdiği büyük krizde bulunabilir. Gözlemcilerin çoğunun akıllarında kalan, 15 Eylül 2008’de Lehman Brothers’ın iflasını izleyen “büyük düşüş”ün ötesinde, bu kriz hayli derindir ve günümüze kadar sürmüştür. Zira basit bir mâlî ve ekonomik kriz değildir bu; kapitalizmin işletme yollarından birinin, neo-liberalizmin krizidir; devletin sermaye emrine sokulması, ekonominin finanslaşması ve toplumun mallaşması üzerine kurulu neo-liberalizmin krizidir.

1930 ya da 1970 yıllarındaki krizler gibi günümüzdeki kriz de kapitalizmin çağdaş işleyişini derinlemesine sorgulatacak bir ortam yaratıyor. Bu krizler çoğunlukla uzundur ve karışıklık dönemleriyle beraber yürür. Tarihçi Adam Tooze’un “Tufan” da (The Deluge: The Great War and the Remaking of the Global Order, 1916-1931, Penguin Books, 2014 ; Fr. : Le Déluge, Les Belles Lettres, 2015) gösterdiği gibi, 1929 Krizi, kapitalizmin Birinci Dünya Savaşı sırasında başlamış olan ve çıkış yolunu ancak bu büyük savaştan sonra gerçekten bulmuş olduğu bir tedirginliğin başlangıcı değildir. Neo-liberalizme gelince, ancak 1990’lı yıllarda, eski paradigmanın krizinin başlamasından yirmi yıl sonra dayatmıştır kendini.

Bugün hâlâ, kriz uzundur ve neo-liberalizm ölmemek için çırpındığı ölçüde derinleşmektedir. Oysa, varkalmak isterken dünyayı uçuruma itmektedir. Zira, neo-liberalizm 2008 darbesinden sonra ayakta kalmış ve hatta 2010’dan sonra geri dönüp dünyaya çözüm olarak bütçede kemer sıkmaya ve çalışanlar ile en zayıfların korunmasını ortadan kaldırmaya yönelik “yapısal reformlar” bile önermiştir. Fakat hâkim konumda kalmaya uğraşırken, neo-liberalizm kendi krizini derinleştirmiştir.

Bu küresel ekonomik sistemin ilk kurtarıcısı, esas olarak Batı’daki talebi beslemeyi sürdürme kaygısındaki bir Çin rejiminin kendi ekonomik sistemindeki geçimi sağlayan büyümede ileriye kaçışı olmuştur. Bu ileri doğru kaçış ise, halihazırda iklimin ani bozulmasındaki rolü yabana atılamayacak olan, benzeri görülmemiş aşırı sanayi üretimiyle kendini göstermiştir. Bazı rakamlar bunu kolaylıkla ispatlayacaktır. İki yılda Çin, 150 yıl boyunca dünyanın birinci üreticisi olmuş olan Birleşik Krallık’tan fazla çelik üretmiştir; ABD’nin de bütün 20. yüzyıl boyunca ürettiğinden fazla çimento üretmiştir Bu strateji başarısızlığa uğramıştır. Brezilya’dan Arjantin’e, Ekvador’dan Venezuela’ya, gelişmekte olan tedarikçilerini doğrudan vuran Çin ekonomisine intibak edilmesine götürmüştür. Bütün bu ülkeler hammadde ihracı gelirlerinin buharlaştığını görmüş ve politikalarında ayarlama yapmak zorunda kalmışlardır.

Neo-liberalizmi kurtaran diğer devindirici güç, Batılı ülkelerde her tür yeni bütçe hamlesinden kaçınmanın bir yolu olarak kavranan para politikası olmuştur; ama aslında bu politika sadece finans sektörünü ve büyük çokuluslu grupları kurtarmıştır. Bu neo-liberalizmi kurtarma planı derin bir başarısızlığa uğramıştır. Dünyadaki büyüme tekrar yükselişe geçmemiştir ve “teknolojik devrim”e rağmen üretkenlik en düşük düzeydedir. Özel sektör aşırı az ve sık sık kötü yatırım yapmaktadır. Birkaç aydan beri, dünya ekonomisi yeni bir yavaşlama evresine girmiştir.

Bu koşullarda, şirketlerin marjlarını ve en zenginlerin gelirlerini kurtarmak için sürekli neo-liberal reformların uygulanmasının da vahimleştirici bir etkisi olmuştur. Gördük: Kârlar kötü yatırıma ya da az aktarılmaktadır; üretkenlik durmadan yavaşlamaktadır, dolayısıyla da paylaşılacak zenginlik azalmaktadır. Ama bu yavaşlamaya tepki göstermek için yine zenginlere ve şirketlere, yani kötü ya da az yatırım yapanlara öncelik tanınmaktadır; o zaman da eşitsizlik uçurumu daha büyümektedir. Bu mantıkla bir ayarlama yapılması gerekir gerekmez, mütevazı insanlardan daha önemli bir çaba payı göstermeleri istenmektedir: Lübnan’da Whatsapp kullanımına getirilen nispî vergiyle, Ekvador’da ya da Haiti’de akaryakıt teşviklerine son verilmesiyle, veyahut Şili’de kamu taşımacılığındaki fiyat artışlarıyla. Bütün bu önlemler doğrudan halkların çalışmaya ve gelir yaratmaya olan ihtiyaçlarını etkilemektedir.

Büyüme ayrımının/diferansiyelinin yükselen ülkeleri ileri olduğu söylenen ülkelere yaklaşmakta, böylelikle de dünya düzeyinde eşitsizlikler azalmakta olmasına rağmen, bütün ülkelerde ulusların içindeki eşitsizlikler hiç olmadığı kadar artmaktadır. Burada toplumsal sınıflar sorununun dönüşüne tanık olunduğunu gören iktisatçı Branko Milanoviç, Küresel Eşitsizlik (çev.: Meneviş Uzbay, Mustafa Pirili, Efil Yay., 2018; özgün metin: Global Inequality, Harvard University Press, 2016; Fr.: Inégalités Mondiales, La Découverte, 2018) kitabında bu tespiti yapmaktadır. Dolayısıyla küresel çağda sınıf mücadelesinin dönüşüne tanık olunmaktadır.

Uzun zaman, neo-liberalizmin eleştirisini bu sistemin sadece nimetlerini gören en ileri ülkelere mahsus bir “zengin ayrıcalığı” gibi düşündük. Bir bakıma, eşitsizliklerin artışı kalkınma için ödemek gereken bedeldi. Ve bunu sefaletten çıkarılan o ahaliler adına kabul etmek gerekmekteydi. Ama bu söylem artık işlevsel olamıyor; güncel durumdaki yenilik de budur. İtiraz, yükselmekte olan ülkelere ulaşmıştır. Bunun başlangıç vuruşu 2013’ten itibaren Brezilya’da, hammadde piyasasının tersyüz edilmesinden hemen sonra, Dilma Roussef’in kamu taşımacılığında bir fiyat artışı öngören tedbirlerine karşı benzeri görülmemiş bir toplumsal hareketle yapılmıştır. O zamandan beri, dalga yoğunlaşmakta ve Şili gibi uzun zaman uluslararası kuruluşlar tarafından başarı ve istikrar örnekleri olarak gösterilen ülkeleri etkilemektedir.

Yükselmekte olan bu ülkelerde, neo-liberalizmin dayanakları da kırılmıştır. Büyüme ve rekabet ihtiyacı çıkmaza götürmektedir onu: Büyüme daha zayıf iken, eşitsizliklerin gerçekliği belirir; yaşam düzeyindeki geçmiş yükselmeler ise dünya ticaretinin yavaşladığı bir bağlamda rekabet gücünü azaltmaktadır. Neo-liberalizmin büyük vaadi olan en ileri ülkelerin yaşam düzeylerini yakalama serâbı, az önce zikredilen önlemlerle kaybolmaktadır. Bu ahalilere yeni bir yoksullaşmadan başka hiçbir şey önerilmemektedir.

Toplumsal sorunun geri dönüşü

Ama neo-liberalizmin umurunda değildir. Aşırı etkinlikçi ve muhasebeci büyüme mantığına kapanmış bir halde, “Damla damla sulama kuramı” (trickle down) Laffer Eğrisi ya da paylaştırıcı adalet sorunlarının ekonomik gerçeklikten ayrılması gerektiğini belirten “Coase Teoremi” gibi hayaletlerine yapışır. Göze çarpan hatlarından biri olan, demokrasiye “bir çerçeve konması” sayesinde yapar bunu. “İktisadî olan” demokratik seçime bağlı olamaz, dolayısıyla kalabalığın “etkiler”inden ya da, Emmanuel Macron’un ünlü sözünü tekrarlarsak, “hazin tutkuları”ndan korunmalıdır. Ama eşitsizliklerin büyüdüğü ve iklim krizinin azdığı bir noktada bu kapanmışlık git gide daha az mümkündür. Elli yıllık çerçeve konmuş demokrasiden sonra, ahaliler, “piyasalar”ın ya da “yatırımcılar”ın değil onların acil ihtiyaçlarının göz önüne alınmasını talep etmektedir.

Neo-liberalizmin halihazırdaki krizinin üç yüzü vardır dolayısıyla: bir ekolojik kriz, bir toplumsal kriz ve bir demokrasi krizi. Günümüzdeki ekonomik sistem derinleşen bu üç talebe cevap vermekten âcizdir. Ekolojik âciliyet karşısında, piyasalarla ve en güçsüzlerin tüketimine vergi baskısıyla cevap vermeyi önerir. Toplumsal ve demokratik âciliyet karşısında ise cevap kayıtsızlıktır. Zira gerçekte, bu taleplere cevap vermek ekonomi paradigmasında derin bir değişimi gerektirirdi.

İklim için yatırım yapmak böylelikle yatırımları bütünüyle yeniden yönlendirmeyi ve ekonomiyi artık sadece gayrimenkul ve finans balonlarıyla çekiştirildiği bir büyüme üzerinde temellendirmemeyi gerektirirdi. Dolayısıyla para yaratma sisteminin tamamen masaya yatırılmasını gerektirirdi — ki ABD’de önerilen ve neo-liberal iktisatçıların bu kadar ürkütücü buldukları Green New Deal’de nüve halinde bulunan da budur. Zira, artık iklim geçişi kırılganlaşmış toplumsal sınıflara karşı değil onlarla birlikte yapılacaktır. Zenginlerin aleyhine biçimde kaynakların kütlesel olarak tekrar paylaştırılmasını temin ederek, böylelikle en mütevazı sınıflara gezegeni tahrip etmeden daha iyi yaşama olanakları verilecektir. Son olarak, kararlarda ahalilelerle daha sıkı bir birliktelik, bu kararların zenginler ve sermaye avantajına değil ortak çıkar adına alınmasını denetlemeyi sağlayacaktır. Oysa neo-liberalizmin her zaman karşı çıkmış olduğu da tam budur: Demokrasinin bu ekonomik “el taksimini değiştirme” kapasitesi. Dünyanın bugün ihtiyaç duyduğu da tam budur.

Başka türlü söylersek: Bu üç âciliyet ve bu üç talep birbirine derinden bağlıdır. Toplumsal sorunu tekrar ortaya koymak, bugün bir demokrasi ve ekoloji sorununu ortaya koymaktır illâki. Fakat bu değişim neo-liberalizm ve onun mantığını edinmiş devletler tarafından derinlemesine reddedildiğinden, ihtiyacını ifade etmek için sadece sokak kalmaktadır öyleyse. Bugün billûrlaşma noktasında olan da budur. Bölgeler uyarınca öncelikler farklı olabilir; ama sorgulama konusu edilen hep aynı sistemdir — küresel neo-liberalizmdir bu. Üstelik, bütün hareketler, içinde demokrasi ve toplum sorununun bulunduğu bir evrimi bazen bilinçli ekolojik kaygılarla beraber yaşarlar. Dolayısıyla her taraftaki itiraz derindir ve ekonomik, toplumsal ve siyasî sistemle ilgilidir.

19 Ekim Cumartesi günü sosyal medyada yayılan bir video kaydında, Barcelona sokaklarında Katalan bağımsızlığı yanlısı göstericilere İspanyol polisinin vurduğu görülüyor. Duvarda, Katalanca bir yazı hemen göze çarpıyor: “Aço és llutta de classe”, “Bu bir sınıf mücadelesidir”. Katalan ulusal sorununun ardında daima daha hakkaniyetli ve paylaşımcı bir toplum talebi de bulunmuştır. Baskı yoğunlaştığı vakit, bu gerçeklik baskın çıkıyor. Katalunya’da demokratik denetimi tekrar ele alma iradesi aynı zamanda toplumsal ve çevresel önceliklerin de tercümesidir (İspanyol adaletinin mahkûm ettiği şahsiyetlerden biri olan Raül Romeva bağımsızlıkçı harekete katılmadan önce seçilmiş çevreci bir milletvekilidir).

Fransa’da, Sarı Yelekliler hareketi basit bir “vergi ayaklanması” olmakla kalmadı ve karbon vergisi artışının durdurulması hareketi bitirmedi. Bu hareket ülkedeki demokrasi uygulamasını sorguladı ve mesajı çevreci hareketlere bile ulaştı — Ekim başında Italie 2’nin işgalinin (5 Ekim Cumartesi günü Paris’te Yokoluş İsyanı/Extinction Rebellion gibi çevreci gruplarla Sarı Yelekliler’den bin kadar göstericinin 17 saat boyunca işgal ettikleri AVM — Ç.N.) gösterdiği gibi. “Ayın sonunu getirme” ve “dünyanın sonunun gelmesi” kaygıları bir arada bunaltmaya başlamaktadır. Ekvador’daki durum da hayli benzer: Benzin teşviklerinin kaldırılmasına karşı mücadele, dolar arayışındaki hükümetlerin hafriyatçı mantığına karşı yıllardır isyanlarda olan yerli ahaliyi etkileyen eşitsizliklerin boyutunun öne çıkmasını sağladı.

Gayrisafi yurtiçi hasılasının dörtte birine eşdeğer bir zenginlik yedi kişinin elinde bulunan Lübnan’da, yoksullar için vergiler ve özelleştirmeler öngören “reformlar” planına karşı çıkılması, ülkedeki partilerin ana gövdesini bir araya getirmesine rağmen hükümete de karşı çıkılmasına yol açtı. Toplumsal hareketle demokratikleşme arasındaki bu bağ Şili’de de apaçık ortada. Hong Kong’da, ekonomik modelindeki krizi her ne pahasına gizlemeye uğraşan bir Çin rejimine karşı demokratik itiraz, bâriz bir toplumsal dönemece girdi.

Bu kriz sadece bir başlangıç. Bu neo-liberal krizin çabucak hallolacağını ummaya imkân veren hiçbir şey yok — tam aksine. Toplumsal baskılara eklenecek olan, birkaç yıldır Karayibler’in yaşadığı gibi, tekrarlanıp duran iklim felâketleri toplumsal koşulları daha da kötüleştirecek — özellikle de, devletler neo-liberalliğin alfabesini bozan başka çözümler bulmaktan âciz görünürken. Ekvador’da veya Lübnan’da, göstericilerin itiraz ettikleri tasarıların geri çekilmesiyle isteklerine kavuştukları muhakkak. Lübnan’da, tekrar paylaştırmaya yönelik bir önlem olarak bankaların kârlarından vergi alınması bile kabul edildi. Ama bu zaferler kırılgandır ve gördüğümüz gibi ne alttaki sorunların ne demokratik taleplerin hakkını vermektedir.

Bu sürekli çatışma durumuyla ve icraatına yapılan itirazlarla karşı karşıya kalan neo-liberalizm, o zaman sertleşebilmekte ve varkalmak için devletin “meşru şiddeti” ardına sığınabilmektedir. Fransa’da tüm polis şiddetini haklı bulan Emmanuel Macron gibi; İspanya’da 21 Ekim günü Barcelona’da sadece yaralı polisleri ziyaret eden Pedro Sánchez, ya da açıklamalarını vaktiyle Augusto Pinochet gibi askerlerin bakışları altında yapan ve Eylül ayında Biarritz’deki G7 Zirvesi’ne davet edilen Sebastián Piñera gibi… Pinochet açık açık, “Savaştayız” demişti, göstericilerden bahsederken. Dolayısıyla toplumsal savaş dünya çapında, neo-liberalizm ve savunucularını muhalifleriyle karşı karşıya getiriyor.

Bu savaşın şiddeti ve yöneticilerin neo-liberalizmi aşmaktaki âcizlikleri karşısında, neo-liberalizmde bir birleşmeye tanık olmaktayız o zaman; başka deyişle, devlet tarafından savunulan sermaye çıkarlarının neo-faşist ve milliyetçi hareketlerle birleşmesine… Eski Doğu Bloku ülkelerinde uzun zamandır olduğu gibi; ya da daha yakın zamanda, İngilizce konuşan ülkelerde, ama artık Hindistan’da ve Çin’de de olduğu gibi… Sermayenin en çok ihtiyaç duyduğu şey olan istikrar, ancak toplumun mallaşmasıyla beraber “askerîleşmesi”yle sağlanacaktır öyleyse. Neo-liberalizm bu evrimle bağdaşmaz olmadığını ispatlamıştır: Bunun laboratuvarı ise… o sırada özgürlüklere kilit vurulmuş fakat yabancı sermayelere tamamen açılmış bir ülke olan Pinochet’nin Şili’si olmuştur. Tarihin bu geri dönüşü, artık toplumsal, çevresel ve demokratik bir alternatifin inşası üzerine düşünmenin âciliyetini hatırlatan meş’um bir alâmet olabilir.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar