Diyanet ne işe yarar?

Ülkenin en geniş bütçesine sahip olan kurumlar arasında yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, alabildiğine düşük bir profili tercih ederek devletin çizdiği sınırların dışına çıkmamayı tercih ediyor. Bunun aşılması mümkün mü?

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

Merhaba, iyi günler. Bugün ikinci kez yayın yapıyorum. Zira önümüzdeki haftanın başı iki gün boyunca yurtdışında olacağım — onu telafi etmek istiyorum. Şaka bir yana; gerçekten bu Diyanet’le ilgili…, geçen kamuoyunda birçok kişi görmüştür, bir spotları var; reklam spotu ya da kamu spotu şeklinde yaptıkları cep telefonuyla ilgili videoyu gördüm. Şu anda da görüyorsunuz, Diyanet Televizyonu’ndan. Oradan hareketle zaten Diyanet’le ilgili bir şeyler söyleme ihtiyacı hissettim. Çünkü Diyanet benim öteden beri çok ilgimi çeken, önem verdiğim bir kurum. Zamanında –ki yaklaşık bundan 15 yıl önce–, TESEV bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı üzerine çok kapsamlı bir araştırma yapmıştık. Türkiye çapında değişik müftülüklere, camilere giderek hem dindarlarla, cami cemaatiyle konuşarak, hem de akademisyenlerle konuşarak, farklı kesimlerden insanlarla konuşarak Diyanet meselesini ele almıştık. Ve oradaki soru şuydu: Sivil, şeffaf, demokratik bir Diyanet mümkün müydü? Mümkün olmadığı sonucunda varmıştık. Ama yine de bu yönde bir iyileştirme olabileceğini savunmuştuk. O tarihte Diyanet’in başında olan kişiler bu konulara daha ilgili kişilerdi. Prof. Ali Bardakoğlu Diyanet’in başındaydı ve onlarla da bayağı bu konuyu konuşup tartışabilmiştik. Ardından yardımcısı Prof. Mehmet Görmez geldi Diyanet’in başına. Ama Mehmet Görmez de beklentilerin aksine çok etkili bir Diyanet İşleri Başkanlığı yapamadı. Çünkü Erdoğan’ın Türkiye’yi yönettiği bir ülkede Diyanet gibi bir kurumun farklı bir yapı olarak kendi ayakları üzerinde durması çok mümkün değildi. Ne derece denedi, nerelerde tıkandı? Bunları herhalde bir gün anılarını yazarsa orada görürüz. Ama hayalindeki Diyanet’in o olmadığını tahmin edebiliyorum. Aynı şeyin Ali Bardakoğlu için de geçerli olduğunu, özellikle Ali Bardakoğlu için geçerli olduğu kanısındayım. Şunu söyleyeyim: İnanın şu andaki görevdeki Diyanet İşleri Başkanı’nın adını hatırlamak için hep Google’a bakıyorum: Ali Erbaş, evet. Bugün de Mevlit Kandili nedeniyle yayınladığı mesajın bir kısmını gördüm, bir alıntı yapmak istiyorum: “Bugün önü alınamayan dünyevî menfaat ve ihtirasların sebep olduğu bireysellik girdabındaki insanlık yolunu ve yörüngesini kaybederek yok olmaya yüz tutmaktadır.” Çok iddialı laflar. Önemli laflar tabii. Ama ne diyor? “Önü alınamayan dünyevî menfaat ve ihtiraslar” diyor. Tabii Türkiye’de Diyanet denince en çok konuşulanın bütçesi, makam araçları olduğu düşünülürse, Diyanet İşleri Başkanı’nın dünyevî menfaat ve ihtiraslardan şikâyet etmesinin ne kadar manidar olduğu daha iyi anlaşılır. Türkiye’de, Türkiye’nin en önemli kurumlarından birisi Diyanet, Milli Eğitim Bakanlığı teşkilatıyla, Milli Savunma Bakanlığı’nın teşkilatıyla yarışır, binlerce çalışanı var. Ve çok iyi bir şekilde bütçeden fonlanıyor. Aynı zamanda da Diyanet Vakfı üzerinden özellikle de Hac organizasyonuyla bayağı bir geliri de var; ayrıcı geliri olan, vatandaşların da çok sayıda bağış yaptığı, özellikle vakıf üzerinden bağış yaptığı bir kurum. Binlerce kişi çalışıyor ve bu kurumun başındaki kişi tabii ki doğru bir tespit, “önü alınamayan dünyevî menfaat ve ihtirasların sebep olduğu bireysellik” dediği olaydan şikâyet ediyor. Ama şu âna kadar bizim bu kurumun bu şikâyeti giderme yolunda attığı herhangi bir adıma tanık olduğumuz söylenemez. Ya da soru olarak söyleyeyim: Hakikaten bu konuda Diyanet bir şey yapıyor mu? Yapıyor olsaydı herhalde haberimiz olurdu. Ya da yaptığı bu son, demin gördüğümüz klipteki gibi çok vasat altı, vasat bile değil, vasat altı birtakım prodüksiyonlarla insanları önü alınamayan dünyevî menfaat ve ihtiraslardan uzaklaştırmaya çalışıyor. Şimdi o videoya baktığınız zaman ne görüyorsunuz? Bir kere gerçek dışı bir video. Tesettürlü bir kadın, İran filmleri gibi… Yani İran’da da filmlerde biliyorsunuz başörtüsü, tesettür zorunluluğu var toplumda. Ama İran’da, tabii ki her yerde olduğu gibi, evlerinde, mahrem olan yerlerde böyle bir zorunluluk yok. Ve kimsenin de başörtülü vs., örtülü, pardesülü şu bu dolaştığını sanmıyorum. Burada görüyorsunuz, bir nevi mumya gibi bir kadın, başörtüsüyle, tabii ki eşine, kocasına hizmet eden bir kadın. Hizmet ediyor, çay getiriyor, kek getiriyor vs.. Tamamen erkek egemen bir dilin yeniden üretildiği… Burada söylenen, “Çayı niye sen getirmiyorsun?” değil. “Tamam, çayını getiriyoruz, kekini de getiriyoruz, ama yüzüme bak bari be adam!” şeklinde — ki “Be adam!” demiyor, tabii çok kibar bir şekilde söylüyor. Bunun hayatın gerçekleriyle çok alâkalı bir şey olduğunu sanmıyorum. Hayatın gerçeği eşin, kocanın evde cep telefonuyla uğraşıyor olması olabilir ama; bu resmedilen şekilde değil. Yani Diyanet bizi bir şekilde oyalıyor. Türkiye’nin sahici sorunları konusunda bir şey yapıyormuş gibi yapıyor. Ama bir şey yapmıyor. Esas sorun, şu anda Türkiye’de bir süredir –özellikle sosyal medyayla beraber daha fazla oldu–, önüne gelenin, aklına esenin nabza göre fetva vermesi. Kim oldukları bilinmeyen –ya da bilinen, fark etmez, ama bilinmeyenler de var– ya verdikleri orijinal fetvalarla, ya da yaptıkları ilginç –ilginç derken genellikle rahatsız edici– videolarla, şunlarla bunlarla dikkat çeken ve birden fenomen olan insanlar var. Ve bunlar birtakım din anlayışlarını bu sosyal medya üzerinden vs. yürütüyorlar. Diyanet ne yapıyor? Diyanet demin gördüğünüz türden videolar yapıyor. Onun dışında hutbeler hazırlıyor. Hutbelerin de tamamı, Türkiye’de var olan devlet ideolojisinin yeniden üretiminin ötesine geçmeyen şeyler. Orada özgün, özgürlükçü herhangi bir şey yok. Sorgulayıcı herhangi bir şey yok. Toplumun gerçek sorunlarını ele alan ve onun üzerine insanları, müminleri birtakım düşünceye çağıran herhangi bir şey yok. Hiçbir şey yok açıkçası. Ama “Dostlar alışverişte görsün” tutumuyla devam eden bir kurum söz konusu. Önemli konulara girmiyor ya da kendisinden girmesi istendiği zaman girmesi istendiği şekilde giriyor. Bölgemizde ve Türkiye’de İslam inancının çok ciddi bir radikalleşmesi olayı var. Cihadcılık adı verilen akımlar var. El Kaide var, IŞİD var. Yıllardır var. Türkiye’den çok sayıda insan gitti, öldü ya da geri döndü, vs. oldu. Mezhepçilik var; özellikle IŞİD’le beraber çok güçlü bir şekilde neşet eden, Irak’ta ve Suriye’de bir Şii karşıtlığı ya da Alevi karşıtlığı var. Bunların çok ciddi bir şekilde alttan alta yayıldığını görüyoruz. Ama Diyanet’in bu konuda yaptığı herhangi bir şeye tanık olmuyoruz. Hâlâ Diyanet’in kapısı tabii ki Alevilere kapalı. Yıllardır tartışılan bir husus: Alevilere yönelik hiçbir hizmet sunmuyor Diyanet. Alevilere yönelik hiçbir istihdamı yok. Bunu da büyük ölçüde Alevilerin Diyanet’e bakışındaki farklı eğilimlere dayandırıyor. Bunu zamanında çok kişiyle, Diyanet’te görevli insanlarla da tartıştığımda şunu söylüyorlar: “Kimi Aleviler Diyanet kapansın diyor, kimi Aleviler şunu diyor, kimi Aleviler bunu diyor. Biz hangisiyle iş yapalım?” deyip işin kolayına kaçıyorlar. Ama şunu da biliyoruz ki, Diyanet’in bütçesinde, Türkiye’de Alevilerin oranı ne ise –rakamlar değişik, onun için rakam telaffuz etmeye gerek yok– Diyanet’in bütçesinde de o oranda Alevilerin vergisi var ve bunun karşılığında Alevilere hiçbir şey sunulmuyor. Ve tersine, Aleviliğin Sünnileştirilmesi konusundaki çabalara, en azından yerel anlamda, bazı yerlerde Diyanet personelinin de bir şekilde katkıda bulunduğunu biliyoruz. Sonuçta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir zamanlar özerklik gibi bir iddiası vardı. Bu iddiayı, talebi, arada sırada utangaç mahcup bir şekilde de olsa dile getiren birtakım Diyanet yöneticileri vardı. Şu anda o da kalktı. Böyle bir talep falan yok. Herkes halinden çok memnun. Tam tersine, sorumluluk yüklenmek istemiyorlar. Çünkü sorumluluk yüklendiğiniz zaman, bir iddiayla ortaya çıktığınız zaman, bir şeylere talip olduğunuz zaman, sonra yapıp ettikleriniz sorgulanabilir. Yani diyelim ki siz Türkiye’de dinin daha iyi anlaşılması gibi çok ciddi bir iddiayla ortaya çıkıyorsunuz. Bunu şimdi sorsanız böyle bir iddiaları muhakkak vardır, ama bunu böyle gürültülü bir şekilde dile getiriyorsunuz, iddialı bir şekilde dile getiriyorsunuz. O zaman insanlar ne der? “Siz bize diyelim ki bir yıl önce şöyle şöyle demiştiniz. Bakalım şimdi, ne yaptınız?” diye bir sorgulama başlar. Böyle bir sorgulamadan kaçmak için yapılacak en kolay şey: hiçbir iddiada bulunmamak; dilimize yeni yerleşen terimle düşük profilli olmayı tercih etmek; önemli günlerde, kandil günlerinde açıklamalar yapmak; devlet emrettiği zaman harekâtlara destekler vermek; devlet emrettiği zaman başka şeylerde açıklamalar yapmak ve hep söylenen, bence söylemekte hiç mahzuru olmayan kumar vs. gibi şeyler hakkında fetvalar verip, ama oradan gelen vergilerle de işini sürdürmeye devam etmek gibi tam şizofrenik bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye’nin laik bir ülke olduğu ne zamandan beri telaffuz edilmez oldu. Ama kimsenin laiklikten çıktık diye bir iddiası da yok. Ama çıkılmasını isteyenler ve bunu açık açık dile getirenler var. Örneğin en son Prof. Hayrettin Karaman bunu açık açık söyledi — ki kendisi şu anda hükümetin, iktidarın en muteber fıkıhçılarından birisi. Ama şu haliyle, zamanında biz Diyanet’i “Laik bir devlette Diyanet gibi bir kurum olur mu?” diye tartışıyorduk. Bu tartışma da artık bitti. Şu anda “Diyanet ne işe yarar?” diye soruyoruz. Yani tamam, laik ya da değil bu ülkede böyle bir kurum var. Binlerce insan çalışıyor. Çok büyük bir bütçeden çok büyük paylar buralara aktarılıyor. Peki buralarda ne yapılıyor, insanlar ne yapıyorlar? “Vatandaştan aldığı vergilerin karşılığında camiler açıp kapatmak ve günde beş vakit namazı kıldırmak ve cenaze işlerini yapmanın dışında neyle iştigal ediyorlar?” sorusu bugün çok meşru bir soru olarak ve çok büyük bir soru olarak önümüzde duruyor. Ama işin garip tarafı, acı tarafı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu soruyu soranları muhatap almak gibi bir derdi yok. Arada sırada yaptıkları açıklamalarla… Tekrar okuyayım, çok hoşuma gitti çünkü: “Bugün önü alınamayan dünyevî menfaat ve ihtirasların sebep olduğu bireysellik girdabındaki insanlık yolunu ve yörüngesini kaybederek yok olmaya yüz tutmaktadır”. Yani insanlık yok oluyor, yok olmaya yüz tutuyor — belli ki burada Fatih’te hayatlarını kaybeden dört kardeş olayına da bir şekilde gönderme var. Belli ki burada Aksaray’da yaşanan otizmli öğrencilere yönelik karşı çıkışa da bir gönderme var. Bütün bunların hepsi Türkiye’de, “Gerçekten biz insanların oluşturduğu bir topluluk muyuz?” sorusunu gündeme getirdi. Evet, Ali Erbaş, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş bunlara bir şekilde adlarını vermeden, en azından benim okuduğum bölümde vermeden değinme ihtiyacını dile getiriyor, ihtiyacını hissediyor, bunu dile getiriyor. Ve ondan sonra hiçbir şey yapmıyor. Yapmasını da beklemiyoruz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar