Erdoğan’ın Osman Kavala inadının anlamı ve anlamsızlığı

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyelerinin ardından, başta Avrupa olmak üzere Batı dünyasının en yakından takip ettiği davalar arasında Osman Kavala’nınki daha fazla dikkat çekmeye başladı. Kavala’nın 737. güne ulaşan tutukluluğu, onun üzerinden Batı ile pazarlık yapmak isteyen siyasi iktidarı da iyice zor durumda bırakıyor.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Bugün, Osman Kavala’dan söz etmek istiyorum. Daha önce de başlı başına yayın yaptım, aynı zamanda başka yayınlarda da Osman Kavala’dan söz ettiğim çok oldu; ama bugün bir kere daha söz etmek istiyorum. Özellikle Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın ardından şu anda cezaevlerinde uluslararası kamuoyunun yakından takip ettiği davalar içerisinde en önde gelen isim Osman Kavala oldu. Mümtazer Türköne de var, başka gazeteciler de var; ama şu anda Türkiye’de düşünce özgürlüğü konusunda, insan hakları ihlâli konusunda ilk akla gelen isim bir tarafta siyasetten HDP’liler –tabii ki Selahattin Demirtaş başta olmak üzere– diğer tarafta da siyasetçi olmayan, sivil toplumdan bir aydın olarak Osman Kavala. Kavala’nın tutukluluğu 737. gün bugün, yani iki yılı aşmış durumda. Hakkındaki suçlamaların iler tutar bir tarafı yok; hatta mahkeme heyetleri içerisinde de onun bırakılmasını isteyenler olduğunu gördük, ama sonuçta kendisi bırakılmıyor. Bu aslında siyasî bir dava, yani ortada bir suç yok, ama yaratılmak istenen bir suç var. Bu daha önce Fethullahçıların AKP iktidarın döneminde kurdukları davaları fazlasıyla andıran bir şey. Zaten aynı şekilde o dinlemeyi yapan polis şefleri için de benzer bir durum söz konusu. Yani devlette devamlılık esas oldu ve Osman Kavala AKP hükümetinin şimdi düşman olarak bellediği Fethullahçıların zamanında ne olur ne olmaz diye temin ettiği birtakım kayıtlarla suçlanıyor. İki yılı aşkın süredir içeride. 

Peki, davanın siyasî olmasını nerden görüyoruz? Çünkü uluslararası kamuoyu, özellikle Batı’da –ve Avrupalılar– sürekli olarak Osman Kavala’yı gündeme getiriyorlar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ilgiden şikâyetçi olduğunu da biliyoruz. Avrupalı liderlerle baş başa yapılan görüşmelerde özellikle Osman Kavala isminin sıklıkla gündeme getirildiğini biliyoruz. Bunun nedeni Osman Kavala’nın özellikle yürüttüğü sivil toplum faaliyetlerinin çok ciddi bir uluslararası boyutunun olması, Avrupa Birliği (AB) nezdinde çok yakın ilişkileri olması, yaptığı bazı faaliyetlerin AB ile eşgüdümlü olması ve kendisinin tarafsız bir sivil toplum aktivisti olarak Batı tarafından çok itibar edilen, hem medyası hem de bürokratları ve siyasetçileri tarafından itibar edilen bir isim olması. Bu aslında Osman Kavala’nın aleyhine çalıştı; çünkü Batı’nın ona atfettiği değer, Türkiye’yi yönetenler tarafından –tabii ki başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere– bir şekilde kenara kaydedildi. Bir yandan Batı’nın ona atfettiği değer, onun Türkiye’yi yönetenler tarafından sevilmemesine –özellikle Kürt sorununa ilgisini vurgulamak lâzım– yol açtı, bir diğer taraftan da onun aslında çok iyi bir pazarlık kozu olabileceği düşünüldü. Bunu neden söylüyorum? Çünkü yakın dönemde Türkiye’de yaşanan birtakım davaların tamamen birtakım Batı ülkeleriyle pazarlıklarda kullanıldığını biliyoruz. Örneğin Loup Bureau adında genç bir Fransız gazeteci ya da gazetecilik öğrencisi, Kuzey Suriye’den dönüşte gözaltına alınıp tutuklanmıştı. 52 gün tutuklu kaldı, daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bizzat devreye girmesiyle bırakıldı, apar topar Fransa’ya geri döndü. Burada o kişi üzerinden, onun vatandaşı olduğu ülkeyle bir pazarlık yapıldığını ve pazarlığın detaylarını bilmiyoruz. Deniz Yücel daha çarpıcı bir dava; bir yıl hapis yattı, Deniz Yücel’in bizzat Alman hükümetinin –kendisi Türk asıllı olmasına rağmen Alman vatandaşı bir gazeteci– devreye girmesiyle, bir şekilde hakkında çok ciddi suçlamalar dile getirildi ama bir şekilde tahliye edildi ve apar topar Alman diplomatların eşliğinde Almanya’ya geri götürüldü; orada da bir pazarlık olduğunu biliyoruz, ama pazarlığın detaylarını bilmiyoruz. En yakın örnek tabii ki Rahip Brunson. Brunson da ABD’yle pazarlığın konusu oldu; hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir keresinde, “Bize papazı serbest bırakın diyorlar, biz de onlara diyoruz ki siz de sizdeki papazı –Fethullah Gülen– bize verin”, yani “Alın papazı, verin papazı” şeklinde bunu alenen kameralar karşısında da dile getirmişti. O iki yılı aşkın yattı, hakkında bir yığın suçlama vardı, hem FETÖ hem de PKK vs. Ondan sonra çok baskılar üzerine –kendisi Evanjelist bir misyoner ve Evanjelistler Trump iktidarının en önemli destekçileri ve ABD Başkan Yardımcısı Pence de Evanjelist–, çok yoğun bir Amerikan baskısı sonucunda 25 Temmuz 2018’de önce ev hapsine çıkarıldı, ardından 12 Ekim’de de tahliye kararı çıktı, yurtdışı edildi. Daha geçenlerde Trump’ın attığı tweet’lerden biliyoruz, Trump bunun bir pazarlık konusunu olduğunu Suriye krizi çıktığı zaman da bizzat tekrar vurgulamıştı ve hatta Türkiye’yi Suriye’yle ilgili tehdit etmişti, “Tıpkı Brunson olayında yaptığım gibi” diye. 

Şimdi Osman Kavala devletin elinde bir koz gibi duruyor — Batı’yla, özellikle Avrupa’yla olan tartışmalarda, pazarlıklarda. Tabii ki Avrupa’yla olan pazarlıklarda en büyük koz Türkiye’deki binlerce Suriyeli sığınmacı, o ayrı. Osman Kavala da sembolik anlamıyla beraber çok ciddi bir şekilde koz olarak duruyor; ama Osman Kavala bir Loup Bureau gibi, Deniz Yücel gibi ya da Rahip Brunson gibi Batı ülkesi vatandaşı değil. Dolayısıyla onun için pazarlık edecek tek bir ülke yok. AB’nin genel olarak böyle bir pazarlığa girmesi diye bir şey de herhalde söz konusu olamayacak. Dolayısıyla Osman Kavala bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın bedelini ödüyor — acı, ama gerçek olan bu. Burada böyle bir anlamı var, yayının başlığında söylediğim gibi Osman Kavala’yı tutmanın böyle bir anlamı var. Anlamsızlığına gelecek olursak; artık Osman Kavala’nın, hele son Anayasa Mahkemesi’nin ve Yargıtay’ın kararlarından sonra; Cumhuriyet gazetesi, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak olaylarında olduğu gibi tahliyeler; Mehmet Altan’da olduğu gibi beraat kararlarının geldiği bir ortamda, Osman Kavala’nın hâlâ tutuluyor olmasının bedeli Türkiye için ve Erdoğan iktidarı için giderek ağırlaşıyor. Şu anda karşılığında bir şey alamıyor, ama Osman Kavala’nın hâlâ cezaevinde olması, hiçbir inandırıcı gerekçe olmadan, delil olmadan iki yılı aşkın süredir cezaevinde olması ve burada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu olayı sanki kendisinin kişisel bir meselesiymiş gibi değişik durumlarda sürekli gündeme getirmesi, Erdoğan’ın zaten Batı’da iyice azalmış olan kredisinin daha da azalmasına yol açıyor. Bu nedenle Osman Kavala olayı artık hep bir sorun olarak önüne çıkıyor, kendisi cezaevinde kaldığı müddetçe çıkmaya da devam edecek. Mesela önümüzdeki günlerde Türkiye, Suriye’deki güvenli bölge için Batı’dan, özellikle Avrupa’dan finansman isteyecek. Ama Türkiye’nin bu tür görüşmeleri yapabilmesi için zaten Barış Pınarı Harekâtı’nın ardından Avrupa’yla ilişkiler iyice aşınmışken böyle bir durumda Osman Kavala, birçok Avrupa ülkesi için Türkiye’yle iş yapmamak, Erdoğan’la iş yapmamak konusunda bir gerekçe ya da kimi durumda bir bahane olabiliyor. Bunu bugün bir arkadaşımla sohbet ettiğimizde, ticaretteki stok maliyetine benzetti. İlk başta kârlı bir yatırım olabilir diye saklanan bir olayın daha sonra o kişiye o tüccarın aleyhine işlemesi olayının benzerini görüyoruz. 

Burada devlet Osman Kavala’nın özgürlüğünü geciktirdikçe –iki yılı aşkın süre oldu, mesela Gezi Davası yaratıldı Osman Kavala için, o davada bir şey çıkmayacağı görüldü, 15 Temmuz’la irtibatlandırılmak istendi, anladığım kadarıyla oradan da bir şey bulamıyorlar; ama sürekli olarak da Kavala’nın tahliyesini, özgürlüğüne kavuşmasını geciktirip duruyorlar. Bunu yaptıkları ölçüde Türkiye ve Türkiye’yi yönetenlerin Batılılar ve özellikle Avrupalılar nezdinde inandırıcılığı ve güvenilirliği iyice aşağıya iniyor. Osman Kavala’yı tanıyanlar, onun en büyük özelliğinin –Türkçe’ye “diğerkâmlık” diye çevriliyor, “altruism” deniyor– başkaları için, kendisi gibi olmayan insanlar için çalışan bir insan olduğunu bilir. Bunun arkasında bir komplo, gizli hesaplar vs. olmadığını da bilir; kendine ailesinden gelen imkânlarla zenginlik içinde çok rahat ve müreffeh bir hayat sürebilecekken, Türkiye gibi bir ülkede önemli sivil toplum aktivitelerine, kültürel aktivitelere, toplumsal aktivitelere bizzat katılan, kimi durumda bunları finanse eden birisi olduğunu bilir. Bu anlamda Osman Kavala’nın en fazla Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından –tabii devletimizin böyle bir özelliği pek yok– ona bir şey yapılacaksa, büyük bir ihtimalle yapılması gereken mükâfatlandırmaktır. Tahmin ediyorum ve umuyorum ki ileriki dönemde bunu yapacak olan iktidarlar da Türkiye’ye pekâlâ gelebilir. Şu haliyle onun yaptığı ve yapmak istedikleri Türkiye’yi yönetenlerin ufkuyla, amaçlarıyla çelişiyor ve oradan bir suç yaratmaya çalışıyorlar, bunun bir suç olmadığını bile bile yapmaya çalışıyorlar ve kimseyi de ikna edemediklerini bile bile sürdürmeye çalışıyorlar. Bu kısır döngünün bir yerden sonra kırılacağını tahmin ediyorum. Ama şöyle bir acı gerçek var; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çevresinde, bu yaptığının, mesela bu olayda –başka olaylarda da tabii ama– bu yaptığının nasıl bir yerden sonra yarardan çok zarar getirdiğini, durduk yere –yani o İngilizce tabir var ya: “win win”–, “kazan kazan”ın tam tersine “kaybet kaybet” durumu olduğunu ona anlatabilecek anladığım kadarıyla pek kimse yok çevresinde. Burada kaybedilen tabii ki öncelikle Osman Kavala’nın özgürlüğü, ama aynı zamanda onu özgürlüğünden mahrum edenlerin bir şey kazanabildikleri yok, kazanamadıkları gibi onlar da fazlasıyla kaybediyorlar. Artık insanların vicdanlarına değil de, hukuk anlayışlarına değil de, bu tür çok doğrudan çıkarlarına yönelik bir seslenme yapmak gerekir. Bu yapılan tabii ki Osman Kavala’nın mağdur edilmesidir. Ama bu mağduriyetten ülkeyi yönetenlerin kazanacağı hiçbir şeyi olmadığı, iki yılı aşkın süre içerisinde çıktı. Artık daha fazla bunu uzatmanın bir anlamı olmadığını bir an önce idrak etmeleri gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar