Kemal Can ile 5 Soru 10 Cevap (58): 10 Kasım ve yine tarih meselesi

Yayına hazırlayan: Uğur Gümüşkaya

Merhaba iyi haftalar. Bu hafta 10 Kasım vesilesiyle yapılan bazı konuşmalar ve açıklamalar dolayısıyla tarih meselesini konuşacağız.

Tarih sadece tarihçilere bırakılması gereken bir alan mı?

Değildir. Bu, çoğunlukla yüzleşilmek istenmeyen ya da bağlamı dolayısıyla bugünün meselelerine kaynaklık teşkil eden tarihi vakalarla ilgili tartışmalarda çokça kullanılır. Mesela Ermeni meselesinde çok duyduğumuz bir sözdür. Çünkü onu tartışmak ve onunla yüzleşmek istenmediği için, bugünden ve aslında tarihten bile temizlemek için, sadece tarihçilerin kapalı iştigal konusu haline getirmek, o konudan kaçan yaklaşımın araçsal ifadesi. Tarih böyle bir şey değil. Pek çok tarafıyla politikanın içinde. Tarihçiler bu alanın bilgisini derleyen bir akademik zemin oluşturuyorlar ama tarihin kendisi sürekliliği içinde politik içeriklerle bağlı olaylar dizisi.

Dolayısıyla, 10 Kasım gibi, 29 Ekim gibi önemli dönemeçler ve onun etrafında olan tartışmalar çeşitli politik pozisyonların yükledikleri anlamlara göre tekrar tekrar güncelleşiyorlar. Aslında söylediğim gibi bir süreklilik içeriyor tarih zaten pek çok meselesinin, sorunun, tartışmanın, karşıtlığın kaynakları tarihte ve bunları böyle öğreniyoruz. Ayrıca bugün tarihin kullanımı da bu araçsallaşmanın sonucu olarak, tarihsel gerçeklerden kopartılarak, onlara özel anlamlar yüklenerek ya da bağlamı değiştirilerek gündeme geliyor. 10 Kasım vesilesiyle bunun bir benzerini gördük. Özellikle Erdoğan’ın açıklamaları açısından. O tartışmaya girmeden önce ikinci soruyu soralım.

Tarih geleceğin cevheri bulunan bir maden sahası mı?

Geleceği geçmişte aramak tarihe biraz  tuhaf bir popülerlik sağlıyor. Çünkü Türkiye’nin son yıllarındaki tartışmaların pek çoğu tarihi referanslarla besleniyor. Kutuplaşma ve kimlik siyasetinin bütün o rövanşist refleksleri tarihsel referanslarla besleniyor. Dolayısıyla tarih kendisinin yarattığı bir ilginin değil politik kullanımının yarattığı bir popülerliğin hakim olduğu bir dönem yaşıyor. Bunu diziler alanında da görüyoruz. Tarihi politik içerikle yenileme ve güncelleştirmeler görüyoruz. İktidarın Yeni Osmanlıcılık ve ecdat güzellemesi ya da bir tür tarihi, kültürel hesaplaşmaları bugünün siyasi kutuplaşmasına zemin haline getirme çabaları içerisinde, tarihsel referanslara çok başvurduğunu görüyoruz. Karşısında yer alan muhalefetin de zaman zaman nostaljiyle, zaman zaman savunma refleksiyle benzer biçimde geleceği geçmişte arayan çıkışlara mecbur kaldığı oluyor. Çeşitli dönemlerde ve şimdi de 29 Ekim’de yapılan görkemli gösteriler, 10 Kasım ve 29 Ekim’de Anıtkabir’e çok ziyaretçinin gelmesi, aslında bir tür kıyasla bugünün çaresini geçmişte arayan yaklaşımlar.

Tarih, benzer konjonktürel şartlarda, benzer deneyimlerde nasıl çıkışlar bulunmuş, neler yapılmış, bu nasıl başarılmış gibi çok öğretici resimler sunmakla birlikte, asıl olarak sorunların kaynağını öğrenmek için daha fazla lazım. Türkiye’de hem iktidarın son yıllardaki söylem ve tutumu nedeniyle, hem de kutuplaşma nedeniyle tarih sorunlarımızla yüzleşmenin ya da sorunlarımızın kaynağına ilişkin daha derin tartışmaları yapmanın değil, çözüm reçeteleri bulmanın aracı haline geldi. Tarih, geleceğin çözümünü üretecek cevherlerin bulunacağı maden sahası gibi düşünülüyor. O maden sahasından herkes ihtiyacı olan cevheri çıkarıyor. Ama bugünün ve sürmekte olan sorunlarımızın kaynağı anlamında tarihle ilişki kurmak giderek zayıfladı. Hatta sürekli tarihi referanslar veren güncel tarihi tartışmaları, derinleşmenin yüzleşmenin değil bir sığlaşmanın, sloganlaşmanın etkisi altında. 

Tarihi bilgileri bozarak siyaset yapmak neden çok cazip?

Açıkçası referanslar ve semboller kullanılırken en kolay ve aslında en kolay bozulabilir malzemeyi tercih ediyor bütün siyasi aktörler. Tarihi gerçeklere tamamen gerçek dışı, bazen de içeriğinden kopartılmış biçimde anlamlar yükleyerek, onu bir siyasi kullanın biçimine dönüştürüyorlar. Erdoğan’ın 10 Kasım vesilesiyle yaptığı konuşmalarda karşımıza çıkan şeyler; Atatürk bir Osmanlı paşasıydı, harf devrimi yüzünden bütün ülke bir gecede cahil kaldı, biz aslında büyük bir imparatorluk olarak tüm dünyaya silah ihraç eden bir ülkeydik gibi. Son yıllardaki ecdat üzerinden övünme ya da bir şanlı geçmişi gelecekte yeniden kurma üzerine kurulu ideolojik söylemin uzantısı. Ama bu pek çok açıdan tarihi gerçekleri ya tamamen bozan, değiştiren, doğru olmayan şeyleri gerçekmiş gibi söyleyen ya da bağlamından kopararak anlamını değiştiren bir yaklaşım. Yani Mustafa Kemal’in bir Osmanlı paşası olmasıyla hanedanın Kurtuluş Savaşı’nın asıl olarak teşvik eden olduğu iddiası örtüşmüyor. Harf devrimi cahillikle ilişkisi de söylendiği gibi değil. Harf devriminin bazı tarihsel kopmalar ya da kültürel haklarda bazı sıçramalar yarattığı üzerine konuşulabilir ama bunu böyle kurgulamak çok isabetli bir tarihi iddia olmaz.

Böyle bir kulanım zaten bunların sahiden böyle olup olmaması, bunların gerçek olup olmamasıyla ilgili değil. Tartışılmaz bir resmi tarih tezi var. Bu tarih tezine alternatif olarak geliştirilmiş bir karşı tarih tezi var. Her ikisinde de, aslında temel iddia tartışmasızlık. Gerçekleri konuşmakla ilgili bir meselesi olmayan, tersine kendi referanslarını gerçek gibi dayatmaya ya da gerçek haline döndürmeye çalışan politik çabalar olduğunu söylememiz lazım. Hem resmi tarih tezi hem ona alternatif olarak çıkan karşı tarih tezi birbirlerinde eleştirdiklerini kendi kullanımı için meşru gören yaklaşımları temsil ediyorlar. Bunun politik kullanımı, bir tür her kimliğe her ihtiyaca göre tarihi yeniden yazma. senelerce Türkiye’de eleştirilen resmi tarih tezinin bazı hakikatlerle örtüşmediği eleştirisine karşın, şimdi dizilerle, resmi açıklamalarla hatta akademik zorlamalarla ortaya konmaya çalışılan karşı tarih tezi de aynı zaaflara imza atıyor. Bunun çok yüksek sözcülerden duyduğumuz örneklerini gördük.

Tarih yeniden bir kutuplaşma aracına mı dönüşüyor?

Açıkçası buna ilişkin bazı işaretler var. AKP iktidarının kutuplaşma ve kültürel hatlardaki farklılaşma ve Türkiye’deki politik zemin üzerine kurduğu strateji zaten tarihi sembolleri sürekli kullanmaya dönük ama zaman zaman bu daha saldırgan bir üslupla gündeme geliyor. Erdoğan’ın konuşmalarında dindar nesil vurgusunun yeniden yoğunlaşması, imam hatip meselesinin yeniden popülerleştirilmeye çalışılması, Mustafa Kemal ve Cumhuriyet değerlerine dönük -doğrudan iktidar sözcülerinin değil ama onun çeperinde çevrelerin- daha saldırgan olunmaya başlanması gibi işaretlerin arttığını görüyoruz.

Buna karşılık, 29 Ekim törenlerinin coşkulu olması, Anıtkabir’in hem 29 ekim hem 10 Kasım’da yoğun ilgi görmesi, gazetelerin TV’lerin bu konuda yaptıkları yayınlar, bazı kuruluşların ticari reklamlarının bunların üzerine kurulu olması, buradan çıkan tartışmalar böyle bir yoğunlaşmanın karşıtının da artma eğiliminde olduğunu düşündürüyor. Burada da karşılıklı bir reaksiyonun kışkırtılarak yükseldiğini görüyoruz ve bunun iktidar cephesinde daha fazla gündeme getirildiğini görüyoruz. 

Tarihin gerilim aracı olmasında güncel durumun etkisi var mı?

17 yıllık AKP iktidarı son beş senesini çok sert bir milliyetçi dalganın üzerinde götürüyor. MHP ittifakı ile hareket eden bir iktidarın milliyetçilik konusunda önceki çizgisi ve söylemiyle tezat oluşturan bir yoğunlaşma görüyoruz. Hatta bir ara yine Erdoğan’ın bazı açıklamalarında Atatürkçülüğü de muhalefete bırakmama gibi yorumlanacak çıkışlar gördük. “Muhalefetin elinden bayrağı aldık şimdi Atatürk’ü de alacağız” gibi bir tavrın ve tarzın işaretleri ortaya çıkmıştı. Fakat şimdi AKP için güncel politik sıkıntı işin bu tarafında değil. Milliyetçiler, Atatürkçüler , ulusalcılar, Kemalistler değil dert. Asıl dert çekirdek tabanda, muhafazakar, dindar çevrelerde. Çünkü Suriye operasyonu ile engellenebileceği düşünülen iki parti girişimi de hız kesmeden devam ediyor. Kendi tarafındaki sıkıntı çok daha belirleyici. Kendi içine, sembol dünyasına,  onun tarihi referanslarıyla konuşma ihtiyacı acilleşmiş durumda.

Galiba yakın dönem bu çıkışları beraberinde getirecek. Milliyetçilik üzerinden muhalefetin bir kısmını hizaya sokan bir tablo yaratıldı ve muhalefeti bozma işi becerildi. Kendi içindeki muhalefeti bozmanın ise bu yolla çok mümkün olmadığının da yavaş yavaş görülmeye başlandığını izliyoruz. Temel muhafazakar referanslara daha fazla gönderme yapan, hatta birazcık da saldırganlık dozunu artıran bir süreci önümüzdeki günlerde görebiliriz. İki anlamda bunun işe yarayacağı hesaplanıyor olabilir: Birincisi, kendi içindeki kenetlenme ve kültürel kimlik referanslarıyla konsolidasyonu sağlamlaştırma. İkincisi, muhalefeti reaksiyoner bir alana iterek ve gerçek tartışmaların biraz daha ötelenmesini sağlamak.

Şimdilik bu kadar. İyi haftalar. 

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar