Ya sosyalist seks daha iyi idiyse?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amerikalı araştırmacı Kristen Ghodsee, Doğu Alman toplumunda kadın-erkek ilişkilerinin daha eşitlikçi olduğunu hatırlatarak, o toplumu tekrar mercek altına alıyor. Diktatörlüğe ya da genel olarak sosyalist rejimlere tekrar siyasi bir itibar kazandırma teşebbüsü hiç değil bu, diyor. Aşka ve cinsel yaşantımıza tekrar “sosyalizm” katmaya bir teşvik belki. Mathieu Magnaudeix’in 9 Kasım 2019’da mediapart’ta çıkan yazısını Haldun Bayrı çevirdi.

Kristen Ghodsee

Bir editörün coşkuya kapılması ve ufak bir yanlış anlamayla gülmüş talih Kristen Ghodsee’ye. Pennsylvania Üniversitesi’nde Rus ve Doğu Avrupa İncelemeleri bölümünde öğretim üyesi olan antropolog Ghodsee, 20 yıldır, başta neoliberalizmin Doğu Bloku’nu istilası olmak üzere Berlin Duvarı’nın yıkılışının toplumsal sonuçlarını belgeliyor; özel olarak da, bunun bedenlere ne yaptığını ve kadınlarla erkekler arasındaki ekonomik ve mahrem ilişkilerde neyi değiştirdiğini.

Ağustos 2017’de, yapmış olduğu çalışmalardan, özellikle Doğu Avrupa’daki sosyalizm-sonrası gündelik yaşamda bir keşif gezisi olup yine 2017’de yayımlanan önceki kitabı Red Hangover’dan (“Kızıl Akşamdan Kalmalık”) esinlenen bir yazıyı New York Times’ta yayınlamış.

Şöyle yazmış o yazıda: “Amerikalılar Doğu Avrupa’daki komünizmi düşündükleri zaman, akıllarına seyahat kısıtlamaları, kasvetli gri beton manzaraları, boş mağazalar önündeki uzun kuyruklar, yurttaşların özel yaşamını gözetleyen güvenlik servisleri gelir. Bu bir gerçeklikti, fakat bizim kafamızdaki komünist yaşam tasavvuru bütün hikâyeyi anlatmaz. Doğu Bloku’ndaki kadınlar, başta eğitim görüp kendilerini yetiştirmeleri ve işgücüyle tamamen bütünleşmeleri için cömertçe doğum izinleri ve bedava kreşler sunan büyük devlet yatırımları olmak üzere, o zamana kadar liberal demokrasilerde bilinmeyen çok sayıda haktan ve ayrıcalıktan istifade etmekteydiler. Bir başka avantaj ise pek az dikkat çekmiştir: Komünizm döneminde kadınlar daha çok cinsel zevk almaktaydılar.”

Başlığına tabii ki bu son veçhe çıkarılan yazı, kesin bir başarı oldu. Yayıncı Nation Books tarafından Ghodsee’ye bir sözleşme teklifi geldi. 2018’de çıkan kitabı Why Women Have Better Sex Under Socialism, en solcuları başta olmak üzere çok sayıda Amerikan medya kuruluşunun dikkatini çekti, ondan alıntılar ve hakkında yorumlar yapıldı. Almanca baskı kısa süre önce çıktı. İspanyolca, Lehçe ve Felemenkçe’de yayımlandı, ama Fransızca’da hâlâ yayımlanmadı.

Ghodsee yaptığı her söyleşide özür dilemeyi ihmal etmiyor: Çalışmasının cinsel veçheyle özetlenemeyeceğini ve eski Doğu Bloku kadınlarını cinsel bakımdan fetişleştirme fikrinin kendisinden uzak olduğunu belirtiyor. Aslında onun bahsettikleri öteye varıyor. “Mevzuatsızlaştırılmış kapitalizm kadınlar için kötüdür. Sosyalizmin bazı fikirlerini benimsersek yaşamları daha iyi olacaktır. Düzgün bir şekilde uygulanırsa, sosyalizm ekonomik bağımsızlığı, daha iyi çalışma koşullarını, iş ile aile arasında daha iyi bir denge kurulmasını mümkün kılar. Ve evet, daha iyi seksi de…” diye özetliyor kitabının hemen başında.

ABD’de “sosyalizm”in “demokratik sosyalizm” anlamına geldiğini belirtelim: Daha hızlı ilerlemek için söylersek; ekolojik geçişi sağlamak ve iyi istihdamı, herkesin sosyal güvenlik hakkı ve meskeni olmasını garantiye almak için daha hakkaniyetli bir post-liberal siyasi-ekonomik sistem fikri. Trump’a rağmen, veya belki de onun yüzünden, Demokrat Parti’nin neoliberal dogmalarına ters gelen bu mefhum, Bernie Sanders’ın ya da New York temsilcisi Alexandria Ocasio-Cortez’in siyasi önerileri sayesinde tam bir atılım halinde…, Maccarthy döneminden kalma “kızıl korkusu”nu yayan sağ tarafından ise öcü gibi görülüyor bu.

Ghodsee’ye göre, kitabının ABD’de uyandırdığı yankı, bu çok yaygın bilinçlenmeyi de yansıtıyor: “Toplum örgütlenmesinin başka şekilleri de olduğunu, sadece haşin kapitalizmin piyonları olmadığımızı anlamaya başlayan çok kimse var.”

Description: whywomenhavebettersex-cover

Ghodsee’nin çalışması, 20 yıldır yürüttüğü birçok saha araştırmasına dayanıyor; ama aynı zamanda, Dagmar Herzog, Ingrid Sharp ya da Josie McLellan gibi, özellikle Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde Duvar’ın yıkılmasından sonra cinsel ve türler arası ilişkilerde bir “yeniden aileleşme” gözlemleyen tarihçilerin referans niteliğindeki çalışmalarından da destek alıyor.

Bu çalışmalar, Doğu Alman diktatörlüğüne ya da genel olarak sosyalist rejimlere siyasi olarak yeniden itibar kazandırma denemesi değil kesinlikle. “Tekrar Doğu Almanya’ya ya da SSCB’ye dönmemiz gerektiğini düşünmüyorum, o rejimleri katiyetle romantikleştirmiyorum” diyor Mediapart’a. Ghodsee ayrıca özgürlük kısıtlamalarını, gözetlenmeyi, diktatörlüğü de belgeliyor. Veyahut, tür ve beden alanında, cinsel şiddet, eşcinselliğe baskı ve erkeklerle kadınlar arasındaki klasik rol dağılımının ayakta kalışını belgeliyor.

“Suyu boşaltılan banyonun içinde bir de bebek olduğunu söylüyorum ben sadece” diye açıklıyor bize; Duvar’ın yıkılışı esnasında biraz çabuk yüz üstü bırakılan bir yavrucak — ki şöyle özetlenebilir: Kadınlara daha çok “bağımsızlık”.

“Doğu Alman kadınlarından hem anne hem emekçi olmaları bekleniyordu” diye açıklıyor akademisyenimiz. “Duvar yıkıldığı sırada, Doğu Alman kadınların %90’ının bir işi vardı; Batı Almanya’da ise bu oran %55’ti. Bir doğum izni almak normaldi; kreşler ve çocuk bahçeleriyle devlet ilgileniyordu. Kadınların ekonomik bağımsızlığı daha fazlaydı; kaldı ki matematik gibi alanlarda daha fazla sayıdaydılar ve iyi yetişmişlerdi. Bir gebelikten korkmalarına gerek yoktu; öyle ki, Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde ilk hamilelik yaşı 1989 öncesinde Federal Alman Cumhuriyeti’ndekinden düşüktü. Bu bağımsızlığın cinselliğe etkileri gerçekti: Kadınlar eş seçiminde daha büyük bir manevra alanına sahipti.”

Üstelik boşanmanın hayli yaygın olduğu bir toplumda, “bu özerklik, yatak odasında erkekleri daha verici davranmaya teşvik ediyordu” diye yazıyor. Ghodsee Duvar’ın yıkılışından hemen önce ve sonra yapılan kamuoyu yoklamalarına dayalı çok sayıda araştırmayı zikrediyor; bunlar, Doğu Alman hetero kadınlarda daha büyük bir cinsel tatmin olduğunu gösterir gibi.

Sosyologlar ve tarihçiler için, Duvar’ın çöküşü “harika bir laboratuvar” olmuştu, diye anlatıyor Ghodsee. Birkaç yılda daha kuralcı ve kapitalist bir cinsel rejimin yerleşebildiğini kanıtlamanın tarihî bir fırsatı. “Duvar 9 Kasım’da yıkıldı, Almanya 3 Ekim 1990’da birleşti. Bir yıldan az bir zamanda. Doğu Alman ekonomisi Treuhand’ın elindedir ve Doğu Almanların % 40’ı işlerini kaybeder. Batı Alman çerçevesi çabucak kendini kabul ettirecektir: Erkeklerin çalışmaya ihtiyaçları vardır, dolayısıyla kadınlar evde kalacaklardır. Böylelikle işsizlik istatistiklerinde görülmemeleri de sağlanacaktır. Doğu Alman kadınların çoğu, kendilerini işsiz, mutfağa tıkılmış ve ekonomik olarak kocalarına bağımlı bulmaktan hoşlanmamışlardır” diye özetliyor Ghodsee.

Description: L'hôtel Ostel-DDR à Berlin, ouvert en 2007, parie sur l'"ostalgie" vintage. © Reuters
Berlin’de 2007’de açılan Ostel-DDR, ikinci el “Ostalji” (Doğu nostaljisi) yapıyor.

Ekonomik bir yıkım ortamındaki bu “yeniden aileleşme”yle neredeyse aynı anda doğurganlık oranında bir düşüş görülür; o sırada Batı Alman basını tarafından “karınların grevi” diye nitelenmiştir bu. Daha sonra da, hükmedilen ve “erkeklerden az ücret ödenen” kadınların, ihtiyaçlarını karşılayabilecek erkekle evlenmeye teşvik edildikleri kapitalist bir normalleşme gelir. Özgürleştirici bir parantezin sonu…

Ghodsee’ye göre, diğer sosyalist cumhuriyetlerde de unsurlarını gördüğü Doğu Alman tecrübesini anmanın, ancak çağdaş toplumumuzu düşündürtürse anlamı olur. Kadınları özgürleştirmek söz konusu ise, neden muayyen bir yeniden sosyalleşme” örgütlenmesi denenmesin? “Başkalarının bakımına verilen emek, mesela çoğunlukla kadınların yaptığı çocuk bakıcılığı, ama aynı zamanda duygusal etkilenmelerimiz ve cinsel ilişkilerimiz de, kapitalizmin kâr merkezleri olmamalıdır,” diyor araştırmacımız. Sağlığın pazar dışına çıkarılmasından (Demokrat önseçimlerinin baş konularından birinin “herkese bedava sağlık” olduğu ABD’de durum böyle değildir); ayrıca çocuk bakıcılığının, yaşlı kimselerin bakımının ve kamu taşımacılığının pazar dışına çıkarılmasından yana.

Ghodsee daha ziyade “cinsel işçilik” diye tanımladığı ve Duvar’ın çöküşünden sonra eski sosyalist devletlerde patlayan fuhuşu bizatihi eleştirmiyor. Buna karşılık, temel ihtiyaçların muayyen bir kısmının tatmin edildiği, “para karşılığında seks yapmaya ihtiyacı olan az kimsenin bulunduğu” Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde bunun daha az görüldüğüne dikkati çekiyor. Daha geniş olarak ise, Business model’i sizi elden geldiğince uzun süre tutmak, dolayısıyla biriyle tanışmanızı engellemek olan” Tinder gibi tanışma uygulamalarını örnek vererek, heyecanlarımızla arzularımızın kapitalizmin artı-değer çıkardığı hammaddeler gibi muamele görmediği yaşamlar düşlüyor. Neoliberalizmin, güvencesizliğin, borçların, ekonomik bağımlılığın duygusal, medeni ve cinsel seçimlerimize hükmetmediği daha özgür, daha yaratıcı yaşamlar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus