Fethullahçıların yerini Menzil mi aldı?

Ne zamandır “FETÖ’nün yerini METÖ mü aldı?” sorusuyla Nakşibendiliğin Menzil kolunun devlet içindeki varlığı gündeme getiriliyor. Gazeteci Saygı Öztürk’ün doğrudan tarikat yöneticileriyle görüşerek hazırladığı son kitabı bu tartışmaya epey katkı sunuyor.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bugün, Nakşibendiliğin Menzil kolundan bahsetmek istiyorum. Son dönemlerde çok sık söylenen bir cümle var: “FETÖ gitti METÖ geldi” diye. Burada FETÖ’nün ne olduğu malum, “Fethullah terör örgütü” diye açıklanıyor –devletin verdiği isim–, METÖ derken de F’nin yerine M konuluyor, Menzil’den mütevellit böyle bir cümle kuruluyor. Menzilcilerin bürokrasinin değişik kademelerinde –Sağlık Bakanlığı başta olmak üzere, ama Emniyet’te de– çok güçlendiği, devlet içerisinde bir yapılaşmaya gittiği yolunda çok sayıda spekülasyon var.  Bu noktayı ele almamın nedeni ise elimde gördüğünüz kitap, Menzil, Bir Tarikatın İki Yüzü kitabı. Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Öztürk gitti, gördü, konuştu ve yazdı. İlk defa Menzil’le ilgili böyle bir kitap çıkıyor; daha önce değişik haberler, röportajlar çıkmıştı; ama bizzat köye gidilip birinci derecede temsilcilerle görüşülerek yapılan benim bildiğim ilk kitap. Tabii burada ilginç de bir durum var: Menzil grubu belli bir tarihten itibaren –özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren– ikiye bölündü. Bir grup hâlâ Menzil köyündeyken,diğer grup Eskişehir’de Sivrihisar ilçesinde bulunuyor. İki tarafla da görüşülerek hazırlanmış bir kitap; o anlamda değeri daha da artıyor. Olayı biraz özetleyecek olursak: Bu Nakşibendiliğin bir kolu ve Adıyaman’ın Menzil köyünde yerleşik bir kol. Buranın yakın tarihte en çok öne çıkan ismi “Seyda” adıyla anılan Muhammed Raşid Erol adlı şeyh vardı ve özellikle 70’li yıllarda buraya bu köye Türkiye’nin dört bir tarafından –hatta Avrupa’dan– akın akın insan gidiyordu otobüslerle. Ben de çok iyi hatırlıyorum, çocukluğumda İstanbul’da Çağlayan’da otururken, otobüslerle Menzil’einsanların gittiğini duyardık, görürdük. Bu gidenlerin bir kısmı, birtakım “kötü alışkanlıkları” olan kişilerdi; içki, kumar, hatta uyuşturucu kullandığı söylenen kişilerin buraya gidip, sonra tedavi olup, tövbe edip geldikleri söylenirdi. Bunların gerçekten de bazılarının hakikaten tövbekâr bir hayat sürdüklerini gördük, ama bazılarının da bir süre sonra kaldıkları yerden devam ettiklerine de tanık olunmuştur. Ama o tarihten itibaren Menzil benim bildiğim bir yer, birçok kişi için de köye gidiş ve orada insanların Seyda adı verilen şeyhle görüştükten sonra hayatlarını değiştirdikleri hususu. 

12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nin ardından Muhammed Raşit Erol sürgün cezasına çarptırıldı, Çanakkale’ye yollandı, uzun bir süre kaldı ve ondan sonra yeni bir dönem başladı. Daha sonra kendisi tekrar köye döndü ve 1993 yılında da Ankara’da oğlunun yanında hayatını kaybetti ve daha sonra kardeşi Abdülbaki Erol yerini aldı; fakat oğullarından Fevzettin Erol,bu cemaatte şahsı çok öne çıkan bir isimdi ve ikisinin,amcayla yeğenin arası bir süre sonra açıldı ve Fevzettin Erol, özellikle kuzeni –yani amcasının oğullarından– Saki Erol’un cemaatin işlerini büyük ölçüde kontrolü altına almasıyla beraber buradan ayrıldı. Saygı Öztürk’ün kitabından görüyoruz ki birbirlerine karşı –özellikle Fevzettin Erol’un Menzil köyüne karşı– çok sert eleştirileri var. Babasının mezarının orada olmasına bile hayıflanıyor, “Keşke Menzil’edefnetmeseydik, Menzil babamın bıraktığı Menzil değil” diyor. 

Şimdi bu kitabı bir şekilde okuyanlar görmüştür, kitabın iki yerinde benim de adım geçiyor çünkü; ben bu grubun yöneticisi gibi olan –en azından demin adını andığım– hem Saki Erol hem de Fevzettin Erol’la belirli bir tarihte tanıştım, özellikle 28 Şubat sürecine denk gelmişti. Bir çocukluk arkadaşım içlerinde yer aldığı için onun aracılığıyla önce Fevzettin Erol’la İstanbul’da düğünde karşılaşıp tanıştık, sonra iki arkadaşımla beraber Menzil köyüne gittik. Menzil köyüne gitmeden önce Fevzettin Erol’un o sırada Ankara Pursaklar’daki külliyesine gittik, tam da bizim gittiğimiz tarihte İcazet Töreni –yani çocukların, öğrencilerin diploma alma– günüydü, ona da tanık olmuştuk. Ardından Adıyaman’daki köye gittik ve Adıyaman’daki köyde –Abdülbaki Erol dahil, ama kendisiyle çok kısa, ayaküstü tanıştık–, ama Abdülbaki Erol’un çocukları ve ölen Muhammed Raşit Erol’un çocukları ve diğer amca çocuklarıyla Erol ailesinden çok sayıda insanla sohbet etme imkânı olmuştu. Daha sonra da Türkiye’nin ve hatta dünyanın değişik yerlerinde Saki ve Fevzettin Erol’la ayrı ayrı gazeteci ve ama gazeteci olmanın ötesinde de insanî bir ilişki olarak bir samimiyetimiz sürüyor. Dolayısıyla bu yapı bildiğim bir yapı. Şunu da özellikle vurgulamak isterim: 1990 Kasım’da çıkan Âyet ve Slogan kitabında bu grupla ilgili de bir bölüm vardı,ama bu grupla ilgili kitaba yazdığım bilgilerin çoğu ikinci el bilgilerdi. Akabinde tanıdıktan sonra, köye gittikten sonra ve önde gelen isimlerle konuştuktan sonra, o bölümde bazı eksikliklerin olduğunu fark ettim, keşke daha önce bu tanışıklığı yapmış olsaydık dedim. Türkiye’nin çok önde gelen bir İslamî cemaati söz konusu ve Nakşibendi bir cemaat. Aile aslen Kürt, ama Kürtlük meselesi biraz karışık –ben şimdi “Kürt” dedim diye belki bana biraz bozuluyor da olabilirler–,en azından aile Kürtçe konuşuyor diyelim, ama aynı zamanda Türkçe ve Arapça da konuşuyorlar ve devlete çok bağlı bir aile. Etnik kökenleri ne olursa olsun devlete çok bağlı bir aile ve zaten Türkiye’de öteden beri sağ partilerin hep ilgi gösterdiği bir aile. Saygı Öztürk’ün kitabında da geçiyor, MHP’nin ve bir ara Muhsin Yazıcıoğlu’nun da çok yakın ilgi gösterdiği bir cemaat söz konusu. Özellikle Fevzettin Erol’un anlattıklarından görüyoruz ki babasının sağlığı döneminde, çok sayıda siyasetçiyle periyodik olarak görüşüyormuş —Süleyman Demirel’den birçok isme kadar. Tabii ki AKP iktidarından da özellikle eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ ileEnerji Bakanı Taner Yıldız’ın da cemaatten olduğunu kabul ediyorlar — bu zaten bilinen bir sırdı, herkes tarafından bilinen bir olaydı. Türkiye’nin dört bir yanından insanların gittiği bir köy ve Türkiye’nin dört bir yanında örgütlü bir yapı söz konusu. Aynı zamanda da uluslararası alanda da, yani Türkiye vatandaşlarının yaşadığı her yerde bir şekilde bağı olan, hatta Türkiye’yle alâkası olmayan yerlere birtakım temsilcileri de yollayan bir cemaat söz konusu, Nakşibendiliğin bir kolu. Büyük kol, sayı vermenin doğru olacağını sanmıyorum –kendileri herhalde bir sayı bilmiyorlardır–, ama özellikle yaz aylarında köye çok sayıda insanın ziyarete gittiğini, bir kısmının orada kaldığını da biliyoruz. Bizim gittiğimiz zamanda bayağı bir insan vardı –ki yaz değildi– yıllar önce. 28 Şubat’a tam girmek üzereyken gittiğimizde –REFAHYOL döneminde gitmiştik– ona rağmen belli bir gerginlik vardı; ona rağmen çok sayıda insana tanık olmuştuk — yaz ayında gitseydik herhalde çok daha fazlası olurdu. 

Peki bu yapı METÖ mü oldu, devlete sızıyor mu? Hiç sanmıyorum. Çok açık bir şekilde biliniyor ki –kendileri de gizlemiyor– devletin içerisinde görev yapan, çok sayıda kendilerine bağlı ya da sempati duyan insanlar var. AmaFethullahçılık gibi bir örgütlenme yapacaklarını, yapmak isteyeceklerini ve yapabileceklerini açıkçası sanmıyorum. Çünkü bu yapı uzun bir süre çok kendi içine kapalı –her ne kadar çok sayıda insan gelse de–, devletten çok korktuğu için çok temkinli giden bir yapı. Fethullahçılık gibi böyle organize bir şekilde devlete sızmayı planlayacaklarını sanmıyorum. Nitekim Fevzettin Erol da her ne kadar Menzil’dekilere çok öfkeli olsa da, Saygı Öztürk’e buradan bir FETÖ çıkmayacağını söylüyor. Devlette varlığını kabul ediyor, devletin içerisinde eski bakanlardan, siyasetçilerden çok kişinin Menzil’e bağlı olduğunu kabul ediyor; ama buradan bir FETÖ çıkacağını düşünmediğini söylüyor. Burada baktığımız zaman büyük bir şirketleşme görüyoruz. Benim kendileriyle tanıştığım dönemlerde bu şirketleşme henüz başlamamıştı ya da yeni yeni başlıyordu. Köyde birtakım dükkânlar vardı, ama onun dışında bir şirketleşme ve hatta holding –Semerkant Holding– olayı yoktu; ama şimdi var. Medyaya girildi, birtakım yayın organları, televizyonları, dergileri var, kitap basılıyor, vakıflar kuruldu ve değişik şirketler kuruldu; bunlar da bir holding içinde toplandı, İstanbul’da yerleri var, okulları var, her şeyleri var artık, turizm de var, başka alanlar da var. Bu, Muhammed Raşit Erol zamanında olan bir şey değildi, oğlu da bunu anlatıyor. Daha sonra amcanın ve özellikle de amcanın oğlu olan Saki Erol’un gelmesiyle beraber Menzilciler tam bir açılıma giriştiler ve yasal olarak şirket faaliyetleriyle birçok alana girdiler ve alabildiğine geliştiler, çok yere artık uzanır oldular. Bu bana İskenderpaşaCemaati’ni hatırlatıyor. İskenderpaşa Cemaati, bir zamanlar Türkiye’nin en etkili Nakşibendi cemaatiydi. Mehmet ZahidKotku zamanında Milli Selamet Partisi’nin kurulmasına önayak olmuş kişidir. Türkiye’nin özellikle üniversite mezunu, yetişmiş dindarlarının ilgi gösterdiği bir cemaat, siyasetle çok içli dışlı bir cemaatti. Zahid Kotku’nun ölümünün ardından yerine damadı Mahmut Esad Coşan –profesör, Ankara İlâhiyat Fakültesi öğretim üyesiydi– geçtikten sonra, Esad Coşan bu hareketi modernleştirmeye başladı, açmaya başladı. Benim gazetecilikte İslamcılık çalışmaya başladığım yıllara denk gelen bir olay bu. O tarihte İslam Mecmuası vardı, Kadın ve Aile vardı, İlim ve Sanat gibi dergiler vardı, yayınevleri vardı, turizm şirketleri vs. ve holding kuruldu. Yakından göz demiştim ve bunun aslında çok cüretkâr bir çıkış olduğunu,geleneksel yapıların modernizme uyumu konusunda ilginç bir örnek teşkil ettiğini söylemiştim; kitabımda da ilk bölüm olarak zaten İskenderpaşa’yı ele almıştım. Ama sonra gördük ki İskenderpaşa sürdüremedi; hâlâ varlığını sürdürüyor, hâlâ okulları, radyoları vs. var ama artık Türkiye’nin ilk akla gelen İslamî cemaati olmaktan uzak. Bunun bir nedeni de tabii ki 28 Şubat sürecinde Mahmut Esad Coşan’ın gönüllü bir sürgünü tercih edip Avustralya’ya gitmesi ve orada bir trafik kazasında hayatını kaybetmesi, yerine oğlu Nurettin Coşan’ın geçmesi de etkili oldu. Ama o İskenderpaşa olayı bize bu tür geleneksel yapıların moderniteyle kurdukları bu ilişkinin çok da kendi ellerinde olmadığını göstermişti ve aslında başarısızlık öyküsü oldu. Büyüyen bir hareket ve sonra başarısızlıkla sonuçlanan ve kalkış noktasının gerisine düşen bir hareket oldu. Kalkış noktası ne? Tasavvuf –yani tarikat–, ondan sonra dünyevîleşme, dünyevî alanda alabildiğine etkili olma, hatta bir ara Esad Coşan, Erbakan’la kavga ettikten sonra kendisi parti kurmaya kalkmıştı, kuramadı ve sonra geldiği noktada başladığının gerisine düştü. 

Şimdi burada da Menzil’in bu dönüşümüne Fevzettin Erol’un itirazı –ayrılan grubun başı olan Fevzettin Erol’un– da bir nevi bu Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma endişesi. Yani bir tasavvuf yapısının bu kadar dünyevî işlere girdikten sonra en önemli özelliği olan, kendi sihri olan o tasavvuftan uzaklaşabilme riskinin altını çiziyor anladığım kadarıyla;kendisiyle konuştuğum zamanlarda da bunu dile getirdiğini biliyorum, ama Saygı Öztürk’e daha açık, sert ve net bir şekilde bunları dile getirmiş. Dolayısıyla Menzil’in şu anda girdiği güzergâhı bir anlamda Esad Coşan şeyhliğindeki İskenderpaşa Cemaati’ne benzetebiliriz. O anlamda bunun kısa vadede bir getirisi oluyor, bir cazibesi oluyor, açılan şirketler ve sürekli bir büyüme; ama sonra –Esad Coşan’da bu 28 Şubat’ta oldu– bir kriz ânında bunlar toparlanamıyor ve ondan sonra başlandığı yerden de geriye düşülebiliyor. Şu anda Menzil Cemaati de benzer sürece giriyor olabilir — tabii ki bunu ne derece kontrol edebildiklerine bağlı. Ancak Türkiye gibi ülkelerde –özellikle de Türkiye’de– devlet çok güçlü, bu tür yapılara karşı her zaman için, nasıl bir ilişki kurarsa kursun asla güvene dayalı bir ilişki kurduğunu düşünmüyorum. Özellikle Menzil gibi zamanından beri sürekli denetlenen, takip altında olan, zamanında şeyhisürgüne yollanan bu yapı –bugünkü iktidarla ilişkileri iyi olabilir, önü açılmış olabilir–; ama hiçbir zaman devlet bu yapılara tam olarak güvenmez, Türkiye’de bir devlet geleneği var ve bu yapılar da devlete tam olarak güvenmezler. Dolayısıyla burada METÖ olayının abartılı olduğunu, gerçeğe denk gelmediği kanısındayım; ama bu –başta da söyledim–Menzilciler devletin değişik kurumlarında, başta Sağlık Bakanlığı’ndalar — ki Fevzettin Erol yeni bakanın bu örgütlenmeyi büyük ölçüde elimine ettiğini söylüyor; çünkü yeni bakan bildiğim kadarıyla Nakşibendiliğin İskenderpaşakolundan. Farklı Nakşibendi kolları arasında tabii ki bir dostluk, ama aynı zamanda çok ciddi rekabet ilişkisi de vardır.Ne derece doğru olduğunu bilmiyorum, ama Fevzettin Erol bunu söylüyor. Hiç fark etmez; Sağlık Bakanlığı’nda olmaz, İçişleri Bakanlığı’nda olur, zaten kendileri de bunu reddetmiyorlar; ancak bunun bir organize sızma, devleti ele geçirme gibi bir perspektifi kesinlikle taşımadığını söylüyorlar. İsteseler de bunu başarabileceklerini sanmıyorum, birçok nedenle — tekrar olacak ama: Devlet bir kere kesinlikle böyle bir şeye bu yapılarda izin vermez, çünkü bu yapılar çok gevşek yapılar. 

Fethullahçılık, Türkiye’deki tarikat yapılarının hepsinden farklı bir yapıydı. O anlamda Batı’daki o dinî gruplara, sectedenen ya da cult denen gruplara benzeyen bir yapıydı. Ama Menzil, İskenderpaşa gibi yapılar ne kadar modernleşirlerse modernleşsinler yine de geleneksel İslamî cemaatlerin özelliklerini taşıyorlar. Mesela bu tür tarikat yapılarına girmek de çıkmak da kolaydır; ama Fethullahçılık gibi yapılarda hem girmek hem de çıkmak o kadar kolay değildir. Tabii ki çıkabilenler oluyor; ama tarikatlardaki gevşeklik yok. Tarikatlarda Fethullahçılık bir anlamda –sol jargonla söyleyecek olursak– Leninist tipi bir örgütlenmedir; çok merkezî bir yapısı olan, her şeyin çok sıkı kontrol edildiği, birilerinin hep birilerinden sorumlu olduğu, sürekli birbirleri hakkında raporlar verilen –ki Hizbullah da böyleydi, PKK da böyle– bir yapıydı, hâlâ öyle Fethullahçılık. Ama Menzil gibi, İskenderpaşa gibi yerlerde, tabii ki birtakım şehirlerin halifeleri, imamları vs. var; ama Fethullahçılık gibi bir örgütlenme söz konusu değil. Kayıt kuyut olan yerler değil; vakıflarda, derneklerde, bağlı kuruluşlarda belki birtakım üyeler vardır, ama bunlar çok daha esnek yapılar. Dolayısıyla buradan yeni bir devlete sızma operasyonu çıkacağı kanısında değilim. Fakat tekrar söylemek lâzım: Şu anda AKP iktidarıyla iyi ilişkide olduğu için Menzilcilerin –FevzettinErol’un Eskişehir’deki Buhara kolunu katmayarak söylüyorum– şu anda önü epey açık. Ama önünün böyle epey açık olması çok da iyi bir şey olmayabilir –bunu sohbet ettiğim zaman da bir şekilde söylediğim için, çok rahat söylüyorum–, bu tür işler, bu modern dünya, bu tür gücünü tasavvuftan alan tarikatların çok baş edebileceği yerler değil, baş edebildiklerini sandıkları yerlerde hiç olmadık sorunlarla karşılaşabilirler ve İskenderpaşa’nın yaşadığının bir benzerini ya da farklı bir türünü yaşayabilirler. 

Saygı Öztürk’ü tebrik ederim tekrar, çok iyi bir çalışma yapmış, bayağı bir detay var, doğrudan görüşmeler var –ki gazetecilikte hususlardan birisi budur– ve burada da görüyoruz ki bu efsanevi yapı aslında ulaşılabilir bir yapıymış. Ben bunu kişisel olarak yaşamıştım, Saygı Öztürk bunu kitaplaştırarak da göstermiş. Tabii bu yapıların şöyle bir sorunu var: Gazetecilere konuşuyorlar, belki bundan sonra daha fazla insan gazeteciye konuşmak için gidecektir, ama belli bir yerden sonra şeffaf olamıyorlar. Devlete karşı şeffaf olmak zorunda olabilirler, yani şirketlerinin kaydı kuydu var vs. ama topluma karşı yeterince şeffaf olup olmadıkları çok ciddi bir soru işareti. Yayınlarına baktığınızda –özellikle Menzil’in yayınlarına baktığınız zaman– dışarıdan olan, bilmeyen insanların çok içine girebileceği yayınlar değil açıkçası. Zaten daha çok harekete, bu gruba, cemaate bağlı olanlara hitap eden yayınlar. Daha fazla kamunun karşısına çıkarlarsa –bu kitapta olduğu gibi– şeffaflık konusunda da belli bir adım atılmış olabilir. Evet, Saygı Öztürk’ün Menzil: Bir Tarikatın İki Yüzü kitabından hareketle Menzil ve Menzil’den ayrılan grup hakkındaki bilgilerimi ve görüşlerimi aktarmaya çalıştım. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar