Hoca’nın geçmişi, bugünü ve Gelecek Partisi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ahmet Davutoğlu liderliğindeki Gelecek Partisi, esas olarak bir Davutoğlu partisi olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla partinin geleceğini de esas olarak Davutoğlu belirleyecek.

Yayına hazırlayan: Sahra Atila

Merhaba, iyi günler. Dün Ankara’da Gelecek Partisi’nin kuruluş törenini izledim ve Ankara büromuzda yaptığım yayında ilk izlenimimi anlattım. Şimdi biraz daha üzerinde kafa yorduktan, Davutoğlu’nun konuşmasına ve programına göz attıktan sonra biraz daha derli toplu bir şeyler söylemek istiyorum — ne düşündüğüm ve gözlemlerim hakkında: Öncelikle zaten başlığa da onun için böyle çıkarttım, “Hoca’nın geçmişi, bugünü ve Gelecek Partisi” diye; çünkü bu parti bir Ahmet Davutoğlu partisi. Ahmet Davutoğlu da öteden beri “Hoca”; ben kendisini tanıdığımdan beri, adını duyduğumdan beri demeyeyim ama tanıdığımdan beri –ki bu 90’lı yılların başları olsa gerek, belki biraz daha geridedir–, hep kendisinden Hoca olarak bahsedilir. Muhafazakâr câmianın, bir dönem, 80’li yıllarda 90 başlarında, sosyal bilimlerdeki az sayıda isimlerden birisiydi Ahmet Davutoğlu. Sonra da onun üzerine inşa edilmiş bir siyasî kariyeri var. Ama Ahmet Davutoğlu öteden beri bir tür efsanevî isimdir muhafazakâr çevrelerde. Siyasete atılması iyi mi oldu, kötü mü oldu? Yani şöyle söyleyeyim: Kendisini yakından tanıyanlar, daha ilk andan itibaren hep bir siyasî motivasyonu olduğunu söylüyorlar. Ben onu tanıdığımda sanki hep üniversitede kalacakmış gibi hissetmiştim. Ama daha sonra, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yle müzakerelerinin konuşulduğu kritik Kopenhag Zirvesi’nde kendisiyle karşılaştım. Ben gazeteci olarak oradaydım, o da yeni Başbakanlık Başdanışmanı olarak atanmıştı. O tarihte başbakan, Abdullah Gül’dü; hâlâ Tayyip Erdoğan üzerinde yasak vardı. Davutoğlu o zamandan itibaren artık siyasete girdi ve adım adım siyasette kendine bir kariyer inşa etti. Bu, başbakanlığa ve AKP genel başkanlığına kadar çıktı. Sonra indi, şimdi tekrar çıkarmaya çalışıyor. Kariyerinde tekrar ülke yönetimine talip bir Ahmet Davutoğlu var. Artık aslında “Hoca” sözü bir anlamda nostaljik gibi kaldı, ama hâlâ onun yakın çevresindeki isimlerin kendisinden “Hoca” diye bahsettiğini biliyoruz. 

Bu, Ahmet Davutoğlu’nun partisi. Zira dün izlediğim, gördüğüm kadarıyla, orada tanıdıklarım var, tanımadıklarım var, ama haklarındaki bilgilere de baktığımızda, bu kişiler her ne kadar büyük bir çoğunluğu AK Parti’de siyaset geçmişi olan kişiler olsa da –ki içlerinde AKP geçmişi olmayanlar da var, ama en çok dikkat çekenler öyle olsa da– onları bugün böyle bir partinin etrafında birleştiren temel motifin Ahmet Davutoğlu olduğu kanısındayım. Dolayısıyla bu daha ilk andan itibaren bir lider partisi. Ancak kendisinin yaptığı konuşmada ve parti programlarında da sürekli ortak akıl vurgusu var. Bunu özellikle vurgulamak lâzım: Bir lider var –Davutoğlu–, ama bir de ortak akıl talebi var. Bu aslında birazcık AKP’nin ilk yıllarını da çağrıştırıyor. O tarihte de Tayyip Erdoğan’ın lider olduğu belliydi, ama bir ortak akıldan da bahsediliyordu ve kolektif bir yönetim de vardı. Hem kolektif akıl hem de kolektif yönetim vardı. Tayyip Erdoğan bir anlamda eşitler arasında birinci gibiydi. Kimse onun liderliğini tartışmamıştı. Özellikle İstanbul Belediye Başkanlığı ve ardından yaşadığı cezaevi mağduriyeti nedeniyle onun bir tür kazanılmış hakkı gibiydi. Fakat bugün baktığım Davutoğlu’nun yeni partideki lider olarak ağırlığı, ilk kuruluşunda AKP’deki Erdoğan’ın lider olarak ağırlığından daha fazla olarak gözüküyor. Ben böyle okuyorum. Erdoğan tabii ki liderdi, ama Bülent Arınç, Abdullah Gül, belli bir zamana kadar Abdüllatif Şener ve hatta bazı durumlarda kimi bakanlar, grup başkanvekilleri de partide belirli bir ağırlığa sahip olabiliyorlardı. Gerekirse kimi durumlarda –ki 1 Mart tezkeresi bunun en açık örneğidir– Erdoğan’a tamamen zıt politikalarda ısrar edebiliyorlardı ve Erdoğan’a geri adım attırabiliyorlardı. Bugünkü Gelecek Partisi’nde bunun böyle olabileceğini sanmıyorum. Burada Davutoğlu’nun liderliğinin ilk başta, bu partinin ana birleştirici unsuru olduğu kanısındayım. Dün de zaten toplantıda sadece o konuştu, onun dışında kurucular tanıtıldı. Toplantı bundan ibaretti. Muhakkak parti adına birileri konuşacaktır — ki partileşme sürecinde bu böyle oldu. 

Biz de Medyascope’ta Ahmet Davutoğlu’nu ağırlayamadık, ama partisinin birtakım sözcülerini, önde gelen isimlerini ağırlama imkânımız oldu. Bu arada ağırlayamadık dedim. Dün kendisine aynen bu cümleyi söyledim: “Bizim fakirhaneye de gelirsiniz umarım” diye söyledim. O da “Bundan sonra artık her şeyi konuşacağız” dedi. Demek ki biz her şeyin konuşulacağı zamanda yapmamışız o çağrıyı. Şimdi artık parti kurulduğuna göre gelir diye bekliyoruz ve tabii ki gazeteci olarak bunu umuyoruz. Neyse bunu bir parantez olarak açıp kapatmış olalım. 

Burada Davutoğlu’nun ağırlığının olacak olması, partinin –ki adı “Gelecek”– geleceğinde de çok etkili olacak. Tabii ki burada da birçok kişi Gelecek Partisi’nden bahsederken Davutoğlu’nun geçmişinden de bahsedecek. Özellikle siyasî geçmişinden. Dışişleri bakanlığı dönemiyle ilgili olarak en çok dile getirilen konu, mâlûm: Suriye meselesi. Ama onun dışında “komşularla sıfır sorun” politikasının nasıl tam anlamıyla tersine dönmüş olduğu ve dış politikası hususu olacak ve başbakanlığı döneminde de özellikle Güneydoğu’da yaşananlar, o süreçte Haziran-Kasım seçimleri arasında Türkiye’de yaşanan o kaotik dönem ve orada ne yaptığı, yapmadığı meselesi olacak. Hatırlanacaktır, kendisi parti kurmadan bir müddet önce bu konuyla ilgili bir çıkış yaptı ve bazıları bunun bir ifşa ya da itiraf gibi olduğunu tahmin etti. Yani o aradaki dönemde yaşananların gerçek yüzünü anlatacakmış sandı. Halbuki orada Davutoğlu tam tersine, o dönemin devlet adına gerçek kahramanının kendisi olduğunu söyledi. Dönemin kendisine bir eleştiri değil, dönemin esas aktörünün kendisi olduğunu vurgulamaktı. 

Zaten baktığımızda en çok karşısına çıkacak olan hususun o dönem olduğu ve Kürt meselesi olduğu anlaşılıyor bence. Bu neden? Çünkü önümüzdeki dönemde Türkiye’de hem gerek Davutoğlu’nun konuşmasında hem de partinin programında öne çıkarttığı başlıkları baktığımız zaman, dönüp dolaşıp her şey Türkiye’de iç barışın tesisi noktasında odaklanıyor. Demokrasinin yeniden inşası, temel hak ve özgürlüklerin yeniden geliştirilmesi, hukuk devletinin inşası ve burada birçok kapı dönüp dolaşıp Kürt meselesine çıkıyor ve Kürt meselesi olduğunda buna mesele diyebiliriz, sorun diyebiliriz. Bildiğim kadarıyla, gözüme çarptığı kadarıyla programda bu, mesele olarak tanımlanmış, ikisi de aynı şey. Bu konuda hâlâ çok ciddi sorunlar var. Davutoğlu’nun konuşmasında ve programda bu konuda özgürlükçü birtakım çıkışlar olduğunu görüyoruz, sorunu çözmeye yönelik olduğunu görüyoruz. Ama ben bunun tam tatmin edici, özellikle Kürtleri tatmin edici, ya da şöyle söyleyelim: AKP ile sorunlu olan ve dolayısıyla başbakanlığı dönemindeki Davutoğlu ile sorunu olan Kürtleri ikna edebilecek bir açılım açıkçası göremedim. Tabii ki demokrasi üzerinden tarif edilen, özgürlükler üzerinden tarif edilen bir husus var, çözüm iddiası var; ama o konu dile getirilirken bir yerde hemen karşınıza “devlet aklı” tanımı çıkıyor. Dün Davutoğlu’nun konuşmasında onu not almıştım –bir şekilde karambole geldi, dünkü yayında söyleyemedim, atladım–; ama bence Davutoğlu’nun dünkü konuşmasında söylediği, “İnsan onuru, millet vicdanı ve devlet aklı meselesi” önemli. Bu, önümüzdeki dönemde en çok öne çıkartacağı hususlar olacak. İnsan onuru, millet vicdanı ve devlet aklı. Bunların içerisinde benim en çok takıldığım: “Devlet aklı”. Hatta konuşma bittikten sonra hemen önünde olan muhafazakâr câmiadan iki gazeteci meslektaşıma bunu söyledim. Bu hareketin sağcılıktan kurtulma imkânının olmadığını söyledim; onlar da, “E tabii böyle, Türkiye zaten sağcı” dediler. Tabii ki onlar sağcılık içerisinden inşa etmek istiyor olabilirler, ama bence kendini sağda tanımlayan birisi olarak bu olumsuz bir nokta, devlet aklını her yerde karşınıza çıkartması. Sonuçta Adalet ve Kalkınma Partisi’nin son yıllarına, yani demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin askıya alındığı son döneme baktığımızda, bunun gerekçesi olarak hep devlet aklı öne çıkartıldı, devletin bekası dendi, bu husus öne çıkartıldı. Tabii ki Davutoğlu’nun konuşmasında ve partinin programında çok özgürlükçü perspektifler var. Ama o devlet aklını bir faktör olarak ortaya koyduğunuz zaman, birçok şeyden bunun uğruna vazgeçebilme ihtimalini –ki Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde de bunu gördük– çok ciddi bir şekilde hissediyorsunuz. Böyle bir noktayı özellikle vurgulamak isterim. 

Burada, konuşmasının bir yerinde o meşhur güvenlik-özgürlük dengesinden bahsetti ve güvenlik-özgürlük dengesinin iyi ayarlanması gerektiğinden bahsetti. Zaten birçok konuşmasında olduğu gibi bu konuşmasında da çok ciddi bir akademik siyasetbilimci söylemi de, jargonu da vardı. Sık sık gelenekle modernlik arasındaki denge, geçmişle gelecek arasındaki denge… bütün bunlardan bahsetti. Ama ben bunun –nasıl söyleyeyim–, benim hayal ettiğim değil — benim hayal ettiğim partiyi kurmak istese zaten herhalde yüzde bir bile oy alamaz, onun için benim hayal ettiğim partiyi zaten kurmasın, ama şöyle söyleyelim: 1) Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermiş ama ondan rahatsız olan, gidişattan memnun olmayan, 2) Adalet ve Kalkınma Partisi’ne oy vermeyip, ondan zaten rahatsız olan, ama muhalefet partilerinin de kendisini yeterince tatmin etmediğini düşünen insanlar için burada dile getirilenler, bence pek kolay kolay “Eh, iyi”nin ötesine geçecek gibi değil. Vurgu şu anda yok. Ben öyle gördüm. Vurguların güçlenmesi zamanla olabilir. Bunun için de öncelikle tabii ki kimi ve niye eleştirdiğinizi açık açık söylemeniz lâzım. Bunlar zamanla da olabilir, bunu göreceğiz; ama başlangıç olarak baktığımız zaman, bu partinin politikalarına baktığımız zaman, bence hâlâ bir ürkeklik var. Bu ürkeklik, Erdoğan’dan ürkeklik değil. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum! Burada başka bir şey olduğu kanısındayım. Davutoğlu’nun perspektifinde Erdoğan’ın ötesinde, devleti ürkütmeme kaygısı var. Ve bir anlamda, çok hızlı bir şekilde şöyle söyleyebilirim: “Türkiye’deki devlet geleneğini demokratikleştirerek sürdürmek lâzım, daha özgürlükçü bir devlet olması lâzım. Ama bunun o devlet geleneği içerisinde bir kopuş olmaması lâzım ve Erdoğan bunu başaramıyor, ama ben başarabilirim!” iddiası var. Ben öyle okuyorum. Atatürk vurgusu –ki bence yanlış değil–, laiklik vurgusu –ki bence yanlış değil–, Kürt meselesini çözme vurgusu –bunlar da yanlış değil–, ama bütün bunların hepsi toplandığı zaman topluma mesaj, yani onun söylediği gibi milletin vicdanına seslenmenin ötesinde, Davutoğlu’nun devletin aklına da seslenme iddiasında olduğunu ve kimi zaman devletin aklına seslenme iddiasının çok daha öne çıkabileceğini düşünüyorum.

Hakkını vereyim, dün Medyascope bürosunda karşılaştığım siyasetbilimci Ülkü Doğanay –Medyascope’a da düzenli bir şekilde katkıda bulunuyor biliyorsunuz–, onunla yaptığımız ayaküstü sohbetten çok yararlandığımı belirtmek istiyorum ve kendisine teşekkür ediyorum. Zaten benim bir şekilde notunu aldığım “devlet aklı”nın aslında ne kadar daha ciddi olduğunu bana özellikle hatırlattığı için ve bu yayını da büyük ölçüde bunun üzerine inşa etmeme imkân sağladığı için. 

Evet yeni bir sağcı parti var. Bu sağcı parti, sağcılığı aşmak, kendini sağcı göstermemek, hiçbir zaman kendine sağcı diyeceğini sanmıyorum Davutoğlu’nun, demiyordur da, ama bana göre ben baktığım zaman esas olarak sağdan bir hareket, ama herkese hitap etme iddiasındaki bir hareket, herkese hitap etme iddiasında çok ciddi sorunlar olacağını, özellikle Kürt meselesi bağlamında olacağını düşünüyorum ve burada da bir not eklemek istiyorum: Partinin içerisinde belli bir sayıda Kürt kurucu da var ama bunların açıkçası biraz bazılarını biliyorum, bazılarını tanıyorum. Bazıları hakkında da “maalesef tanıyorum” diyebilirim. Bana çok güçlü bir kadro gibi gelmedi. İsim vermeye gerek yok, ama Kürt meselesindeki iddiasını güçlü kılacak ve normalde bu harekete uzak olduğu varsayılan kesimleri de “Acaba bir iyi bir şeyler olabilir mi? Bizimle de bir irtibata geçecekler mi, geçmek isterler mi?” duygusu verebilecek pek bir isim görmedim; hatta onları iyice rahatsız edebilecek –AKP dışı Kürtler diyelim–, AKP seçmeni olan Kürtleri çekebilecek isimler muhakkak var, aAma bunun yeterli olduğunu sanmıyorum. Türkiye’yi yönetme iddiasında gibi partinin, AKP’ye zaten oy veren Kürtlerin ötesindeki Kürtlere de ulaşabilmesi lâzım. Bu noktada Ali Babacan’ın partisi sanki daha farklı olabilirmiş gibi birtakım bilgiler var, ama onu da bekleyip göreceğiz. Sonuçta Davutoğlu Hoca bu partiyle Türkiye siyasetinde bence varlığını uzun bir süre sürdürecek. Ne oy alır, nasıl olur, kiminle ittifak yapar, nerede ne yapar bilmiyorum. Ancak Davutoğlu’nun özellikle Erdoğan sonrası dönemde –ki Erdoğan sonrası dönem aslında çok uzak bir dönem değil– aslında şu anda fiilen biz Erdoğan sonrası dönemi yaşıyoruz, ama hâlâ Erdoğan’ın kaybına karşı kazanmış kimse olmadığı için, hâlâ Erdoğan dönemi uzatmaları oynuyor. Davutoğlu’nun ve partisinin Erdoğan sonrası dönemde ciddi bir rolü olacağı kanısındayım. Ama bu rolün nasıl şekilleneceği konusunda partinin kendisinin ve Davutoğlu’nun yapacakları, söyleyecekleri kadar öncelikle Babacan’ın partisinin nasıl çıkacağı, neyi nasıl söyleyeceği, AKP’nin bu yaşanan yıkımı, çöküşü engelleme konusunda ne tür adımlar atacağı –ki bence artık çok fazla şansları yok, ama pekâlâ yanılabilirim– ve diğer muhalefet partilerini ve HDP’nin neyi, nasıl devam ettireceği hususları önemli olacak. Şu haliyle Gelecek Partisi Türkiye’nin yakın geleceğinde, siyasî geleceğinde önemli bir aktör olacağı benziyor. Ama bu aktörün geniş, kapsayıcı bir merkez kitle partisi olması için bence atması gereken daha çok adım var. 

Son bir notla bitirmek istiyorum: Hocanın yakın çevresinden olduğunu bildiğim ama partinin kurucuları içerisinde olmayan bazı tanıdıklarımla yaptığım sohbetlerde, aslında bu olayın büyük ölçüde yani şu anda Gelecek Partisi’nin yakalamış olduğu fırsat ve sorunları konusunda bayağı kafalarının net olduğunu gördüm, bu da ilginç bir durum. Gerçekten, Hoca’nın etrafında siyaseti çok iyi okuyabilen isimler var — genç ya da artık orta yaşlı diyelim. Bunlar partinin işleyişinde, örgütlenmesinde bir şekilde etkili olabilirlerse, onların önermeleri vs. daha aktif bir şekilde parti tarafından benimsenir ve hayata geçirilirse bence önü daha açık olabilir. Ama şu haliyle, “İnsanları belli ölçülerde tatmin edecek şeyler söyleyelim, çok sert çıkışlar yapmayalım, adım adım gidelim” denerek gidilecek tabii ki bir yol var, ama beklentilerin gerisinde kalabilir. Tabii ki burada yine tekrar söylüyorum: Babacan’ın ve partisinin neyi, nasıl anlatacağı çok önemli olacak. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus