Siyaset felsefecisi Barbara Stiegler: “Neoliberalizm için, emekliye ayrılabileceğimiz fikri bile eskimiş bir düşünce”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Fransız gazeteci Simon Blin’in Libération gazetesinde 20 Aralık’ta yayımlanan “Barbara Stiegler: «Pour le néolibéralisme, l’idée que l’on puisse se retirer est un archaïsme»” başlıklı yazısını Barış Can Kaştaş’ın çevirisiyle sunuyoruz:

Stiegler’e göre [Fransa’da süren tartışmaya atıfla] emeklilik reformu, rekabetten kaçma imkanı sağlayan bütün zaman ve mekanların yok edilmesinde direten bir zihniyeti temsil ediyor.

Emeklilik reformu karşısında gelişen muhalefet, insanın kendisini hayatının son gününe kadar, hem iş yerinde hem de özel hayatında belli bir şekilde göstermesi buyruğunu derinlemesine eleştirmesi için bir fırsat değil mi? Varoluş rekabetinde ödül olarak emekliliği hak etmek mi gerekecek? Bordeaux-Montaigne Üniversitesi’nden felsefe profesörü Barbara Stiegler, bu sene neoliberalizmin ruhu üzerine “Ayak uydurmak gerek”: Yeni siyasi tahakküm üzerine (Il faut s’adapter.» Sur un nouvel impératif politique, Gallimard Yayınları) adında bir deneme yayımladı.

[Fransa’daki protestoları kastederek] Sosyal çatışmanın derinliği, siyasilerin “ayak uydurma” buyruğunun bir reddini mi temsil ediyor? Bu ayak uydurma çağrısı eserinizin de temel konusuydu.

Tarihi denebilecek derinlikte bir karşılaşmaya şahit olduğumuzu düşünüyorum. Bu karşılaşma uzmanlar arasında sadece emeklilik sistemiyle ya da “sistematik” veya “parametrik” bir reformun getireceği avantajlarla sınırlı değil. Burada mesele, neredeyse yarım yüzyıldır yeni bir ortama “ayak uydurmak gerektiği”ni tekrar eden egemen bir siyasi düşüncenin devam ettirilmesi. Bu yeni ortam gittikçe hızlanan küresel bir rekabet tarafından yönetiliyor. Neoliberalizm tarafından 1930’larda yaratılan ve 1970’ten itibaren siyaset ve kültür savaşında galip gelen bu tarihi anlatıya göre, tarihin Devlet’e devrimci bir görev verdiği kaçınılmaz son bundan ibaret: Geçmişin bütün izlerini silip hayattaki her anı bu küresel rekabet yarışına katmak. Eğitim ve araştırma ve hatta hasta bakımı ve tıp alanında çalışanlar bugün gittikçe daha sert bir şekilde bu politikaların sonucunu hissediyorlar. Bu da onların bu muhalefet hareketine yüksek katılım oranlarını açıklıyor. Çocuklar, öğrenciler, üniversiteliler, araştırmacılar, işsizler, güvencesiz çalışanlar, kronik hastalar, engelliler ve yaşlılar: Bugüne kadar farklı bir ritimde yaşamaya teşvik ettiğimiz, kurumların kapalı kapıları ardında barındırdığımız ve farklı statülerle koruma altına aldığımız insanlar artık herkes gibi küresel rekabet trenine binmek durumunda, çünkü bu tren bütün kapalı kapıları açıp bütün özel statüleri reddediyor. İnsanların daha fazla, daha geç ve daha uzun süre çalışma buyruğundan anladıkları bu.

Emeklilik reformu hangi açıdan neoliberal projeyi temsil ediyor?

Bu projede neoliberalizmin bütün entelektüel sinyallerini görüyoruz. En başta adalet, fırsat eşitliği ve rekabet kuralları üzerinde durması. Tarihteki çatışmalar, aracı kurumların karmaşıklığı ve statü birikimi saydam bir gerçeklik yaratmakla suçlanırken, yeni neoliberal dünya bütün sayaçları sıfırlayıp, rekabetin kurallarını şeffaf ve evrensel yapıyor. Bu noktadan başlayarak, tıpkı bir spor müsabakası gibi, amaç iyi olanın kazanması haline geliyor. Herkes aynı kurallara tabi olduğuna göre, ortaya çıkacak eşitsizlikler de otomatik olarak meşrulaştırılmış oluyor. Ortaya çıkan mücadele bir anlamda çift yapılı, ancak her halükarda özünde rekabet var: Eğer “dağıtım yoluyla” yeterince puan toplayamıyorsak ya da demografik gerçekliklerden dolayı ilerleyen yıllarda puanlarımızın düşeceğini tahmin ediyorsak, “sermayelendirme” yoluyla emeklilik oyununu oynamamız teşvik ediliyor.

PACTE Yasası’nda [Ç.N.: Mayıs 2019’da şirketlerin sosyal dayanışmaya yönelmelerini teşvik etmek için çıkartılmış bir yasa] da açıkça bu ifade ediliyordu zaten. Böylece “emeklilik” kavramının anlamı da tersyüz edilmiş oluyor. Emeklilik, rekabetten çekilme, iş, zaman ve hatta hayatla ile yeni bir ilişki kurma imkanı sağlamak yerine, küresel pazarda rekabeti daha da yoğun hale getiriyor. Haliyle sistemin idaresinin otomatik (olmadı algoritmik) bir düzeneğe verilmesi de şaşırtıcı değil. Bu düzeneğin amacı ie sosyal çatışmaları ve toplumların kolektif aklını devredışı bırakıp, bunun yerine “rotayı” (başka bir deyişle tarihin sonunu) bilen tepeden bir “idare” getirmek. Bugünkü iktidar ve sendikalar arasındaki çatışmanın özündeki siyasi anlam bu.

Emeklilik fikri genele vurduğumuzda hepimiz için aynı anlama sahip değil yani…

Neoliberalizm için eskimiş olan şey, rekabetin dışına çıkabileceğimiz fikri, kelimenin en genel anlamıyla emeklilik kavramının ta kendisi buna işaret ediyor. Kendimizi eğitmek, arayışa çıkmak, başka türlü çalışmak, dinlenmek, ya da bütün bunları istediğimiz gibi yapabilmek için emekli olmak, eskimiş olan bu. Bugün eylem yapanlar için ise tam tersine hayatımızın sonu ve evrildiğimiz hedefe dair bu fikirler eskimiş durumda. Çünkü her yerde çalışmanın gittikçe daha zor ve acılı hale gelmesiyle, rekabet ritmi nedeniyle fiziksel ve zihisel kaynakların hızla tükenmesiyle ve küresel ekonominin hararet yapmasıyla beraber gezegendeki kaynakların tükenmesiyle, bu dünya görüşünün hayatlarımızı ve dünyadaki bütün yaşamı tehdit ettiği hissi büyüyor.

Bu durumda bu reformun yarattığı mesele, bir bütçe meselesinin de ötesinde evrimsel ve çevresel bir sorun diyebilir miyiz? Tartışma paradan ziyade hayatlarımızın anlamı ve süreleriyle mi ilgili?

Neoliberalizm fikri hayatlarımızın geleceği hakkında belli bir hikayeyi empoze etmek için uğraşıyor: Gittikçe artan, gittikçe daha çoğunun çalışma ve rekabetle ölümü ötelediği ve adalet getirdikleri bir ömür. Ancak bugün bu kehanet, bambaşka bir gerçeklikle çarpışıyor: Eşitsizliklerin tavan yaparak bir ömürde on kat arttığı, imkanları az olanların kariyerlerinin sonunda işsizlik, hastalık ve bağımlılık biriktirdiği bir gerçeklik. Ekolojik bir krizin ve hayat tarzlarımızın bozulmasının ışığında, toplum sağlığına dair bütün yapılar kronik hastalıklarda bir patlamaya işaret ediyor. Bu da neoliberalizmin hayat ve sağlık hakkında anlattıklarına tamamen ters düşüyor. Neoliberalizmin bugün karşılaştığı kuvvetli muhalefeti bu ters tanıyla açıklayabiliriz. Hayatlarımızı, küreselleşme tarafından bozulmaya uğramış bir çevrenin taleplerinden ziyade, ekosistemlerimizin, vücutlarımızın ve ruhlarımızın kaynaklarına uydurmamız gerekiyor. Kısaca söylemek gerekirse, eski dünyanın neoliberalizme değil, şu anki yaşam koşullarımıza ayak uydurması gerek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus