Libya’daki arabuluculuk heyetinin başkanı Ghassan Salamé: “Libya’da Birleşmiş Milletler’in inanılırlığı tehlikede”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Ghassan Salamé 2017 yazından beri BM’nin Libya’daki misyonunun başında. Birleşmiş Milletler’deki diplomatlık kariyeri haricinde, akademisyenlik kariyeri de var (2010-2015 yılları arasında Paris’teki Sciences Po’nun müdürüydü) ve 2000-2003 arasında Refik Hariri’nin hükümetinde kültür bakanlığı yaptı. Le Monde gazetesinden Frédéric Bobin’in yaptığı söyleşide, Trablus (Trablusgarp) etrafında Nisan ayında başlayan çarpışmaya dış müdahalelerin yoğunlaştığına ve buna karşı uluslararası camianın güçsüzlüğüne işaret ediyor. Haldun Bayrı çevirdi.

Ghassan Salamé

Kısa süre önce Türkiye, Libya Ulusal Ordusu’nun başındaki Mareşal Halife Hafter’in saldırıya geçen kuvvetlerinin destekçisi Rus paralı askerlerinin git gide artan müdahalelerine tepki olarak, Fayiz es Serrac’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) yanında Libya’ya müdahale çıkışlarını artırdı. Libya çatışması uluslararasılaşmakta mı? 

Çatışmanın yeni bir tırmanışı söz konusu. Son haftalara damgasını vuran, bu dış müdahalelerin vahimleşmesi oldu. Trablus’ta dokuz ay süren çatışmalardan sonra, ateşkes çağrısında bulunan bir BM Güvenlik Konseyi kararının hâlâ çıkarılamamasından bezmiş, hüsrana uğramış ve rencide olmuş durumdayım. Bunun sonucunda dış müdahaleler artıyor ve vahimleşiyor. 

Bu uluslararasılaşma nasıl şekilleniyor? 

27 Kasım’da UMH ile Türkiye iki anlaşma –askerî ve denizlerle ilgili– imzaladı; ayrıca Türk yetkililerin askerî birlik gönderme konusundaki beyanları var. Türkiye’den UMH’ye sağlam bir destek ifadesi bu. Diğer tarafta ise, Trablus’a girişi zorlayan Hafter’i destekleyen çok sayıda ülke var. Bilhassa insansız hava araçlarıyla başladı bu. Daha yakın zamanda ise, Libyalı olmayan bir havacılık faaliyetinin çok daha yoğunlaştığını gördük. Ayrıca muhtelif milliyetlerden –Ruslar’ın da bulunduğu– paralı askerlerin, Trablus’ta Hafter’in birliklerini desteklemeye geldiklerini görüyoruz. Bundan başka, UMH’den yana mevkilenen ve muhtemelen Suriye’den gelen Arapça konuşan gruplar da söz konusu; ayrıca Suriye’den kalkıp Bingazi Havaalanı’na (Hafter’in kalesi) inen uçaklar da var. 

Güvenlik Konseyi’nin 2011’de çıkardığı, Libya’ya silah tedariki ambargosunu uygulatmaktaki bu güçsüzlüğünü nasıl açıklıyorsunuz? 

Vahamet arz eden bir sorunla karşı karşıyayız. Devletler kendi kararlarını uygulatamıyorlarsa, ciddidir bu. Ama bu kararları oylayan devletler bunların ihlâline bazen bizzat katılıyorlarsa, durum daha da ciddi demektir. Libya’da gördüğümüz budur. Silah ambargosunu sadece bölgedeki aktörler ihlâl etmiyor ki; Güvenlik Konseyi üyeleri de var bunlar arasında. Dolayısıyla, BM’nin inanılırlığının son derece tehlikede olduğu bir durumla karşı karşıyayız. 

Fayiz Serrac’ın Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin (UMH) yazgısı artık onu savunmak için müdahale edeceğini açıklayanTürkiye’ye bağlı. Bu noktaya nasıl gelindi? 

UMH’nin dört başı mamur bir söylemi var. Uluslararası camia tarafından tanınan ve [Hafter tarafından] saldırıya uğrayan hükümetin kendisi olduğunu söylüyor. Dolayısıyla kendisini hedef alan bu saldırıyı durdurmakta ve saldırgan ile saldırıya uğrayanı açıkça beyan etmekte uluslararası camianın gösterdiği âcizlikten infiale kapıldığını belirtiyor. Böylelikle kendini savunmasını sağlayacak destekler bulmaya zorlandığını söylüyor. Uluslararası camianın Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin yardımına koşmadığı doğru. Güvenlik Konseyi’nin 4 Nisan’da Trablus’a karşı başlatılan bu savaş üzerine ortak bir tavır gösteremediği de doğru. 

UMH’ye, Türkiye’yle imzaladığı anlaşmaların çatışmayı Libya’dan uzak mıntıkalara doğru yayarak tırmandırdığını söylüyoruz; özellikle de keskin sorunlar çıkaran deniz alanlarının sınırlandırılması konusunda Yunanlarla Türkler arasındaki ihtilâfla. Bu ihtilâf, çatışmanın uluslararasılaşmasının, daha geniş topraklara ve bilhassa denizlere yayılmasının, aynı zamanda da düpedüz askerî gerilimdeki tırmanışın hızlanmasına katkıda bulundu. 

Bu yeni bağlamda, BM’nin diplomatik arabuluculuğu ne şekilde işleyebilir? 

Temmuz ayında, Güvenlik Konseyi’nin kısırlığı ve Libya’nın içinde bir anlaşmaya varılmasını sağlayamaması karşısında, Konsey’den yaklaşımımı tersyüz etmesini istedim. Şimdiye kadar benim yaklaşımım, önceliği Libyalılar arasında bir anlaşmaya tanımaktı. 

Bununla birlikte, Hafter Trablus’a girmekte inat ediyordu ve ancak Trablus’a girişinden sonra siyasi bir çözümü düşüneceğini gösteriyordu. Karşısındaki rakipleri ise onun başkente girişini engellemeye kararlıydılar. Uluslararası sistemdeki çatlakları ve git gide sertleşen bölgesel rekabetleri dikkate almasak bile, Libyalılar arasında bir ateşkesin imkânsızlaştığını saptamak zorundaydık.

Dolayısıyla yaklaşımımı tersyüz ettim. Artık önce bir uluslararası şemsiye açmak gerektiğini, Libyalı aktörlerden görüşme masasına tekrar oturmalarını talep etmeden önce asgari bir uluslararası fikir birliğine varılması gerektiğini belirttim. 

Bu fırsatı ilk değerlendirenler Alman partnerlerimiz oldu. Ocak ayının ikinci yarısında Berlin’de toplanacak olan o uluslararası konferansı düzenlememize yardım ettiler. Böylelikle zamana karşı bir yarıştayız; bir tarafta yoğun bir diplomatik faaliyet var; diğer tarafta ise, daha büyük bir uluslararasılaşmanın, daha çok yabancı savaşçı gelişinin ve bölge ülkelerinin git gide daha belirgin doğrudan müdahalesinin görüldüğü sahadaki durum var. 

Krizin vahimleşmesinin Avrupa’ya getireceği başlıca tehlike ne olur? 

İlk tehlike, ülkede terörist hücrelerin tekrar doğması olur. İkinci risk, istikrarları Avrupa için önem arz eden, Libya’nın Nijer, Çad, Mısır, Tunus ve hatta Cezayir gibi komşularının istikrarsızlaşması olur. Üçüncü risk, artık sınırlarda –Sahraaltı Afrika’yla ya da denizde– hiçbir denetimin kalmamasıdır — ki o da Avrupa’nın 2016-2017’de yaşamış olduğu cinsten bir yasadışı göç dalgasını cesaretlendirebilir. Şimdiye kadar var olmayan ve şimdi ortalıkta gezinen bir başka tehlike ise, Libya’daki tarafları doğrudan destekleyen devletlerin buna karşılık Libya’da askerî üs bulundurmayı talep etmeleridir. Bu da Güney Avrupa için çok iyi bir haber değil. 

Şimdi Ruslar’la Türkler Libya’daki etkilerini derinleştirdiğine göre, Suriye tipinde bir senaryonun yenilenmesinden mi çekinmek gerekiyor? 

Suriye’de Astana Modeli diye adlandırılan bir model var [Mayıs 2017’de Kazakistan’da Türkiye, Rusya ve İran arasında imzalanan anlaşma] ve bu model Cenevre’deki BM modeli değil. Benzer bir şey Libya’da tekrarlanabilir mi? Cevabım evet. Kimilerinin Berlin Süreci diye adlandırdığı BM girişiminin her zamankinden fazla elzem olması bundandır. Önce, sahadaki çarpışmaları durdurmak için. Sonra, vahimleşen dış müdahaleler durdurulmasa da, bunları sınırlamak için. Üçüncü olarak ise, bizzat Libyalılar’ın bir rolleri olabilmesi için. Tam da masa altında kotarılan ve hem uluslararası camiayı hem bizzat Libyalı aktörleri dışlayan ikitaraflı anlaşmalardan kaçınmak için bu inşa sürecini her ne pahasına korumak gerekiyor. 

Libya’da bir Türk-Rus kondominyumunun yerleşmesi öngörülebilir mi? 

Mümkün bu. Ama bunu asla kabul edemeyecek ülkeler olacaktır. Mısır’ın, Cezayir’in ya da Avrupa’nın bunu nasıl kabulleneceklerini tasavvur edemiyorum. Benim için asıl önemli olan ise, Libyalılar’ın buna nasıl karar kılabileceklerini tasavvur edemiyorum. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus