Dexter Filkins’in 7 yıl önce kaleme aldığı “Gölge komutan Kasım Süleymani” portresi: “Savaş alanı insanın kayıp cennetidir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Amerikalı gazeteci Dexter Filkins’in, The New Yorker‘ın 30 Eylül 2013 tarihli sayısında çıkan ve Kasım Süleymani’nin hayatını anlattığı yazının özetini Okan Yücel çevirisiyle sunuyoruz:

Dexter Filkins

Şubat 2013’te İran’ın en etkili siyasetçileri Tahran’ın kuzeydoğusundaki bir camide toplanarak İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Ordusu Generali Hasan Şateri’ye veda etmişlerdi. Şateri hayatının büyük kısmı ülkesinin dışında, özellikle de Afganistan ve Irak’ta geçirmişti. Liderliğini yaptığı örgütün çıkarlarına uygun olarak Kudüs’ün fethedilmesi için çaba göstermiş, İran’ın nüfuz alanını genişletmek için çalışmıştı. 1979’dan beri Afganistan ve Irak’ta da pek çok Şii milisin ABD askerlerini öldürmelerine yardım etmişti. 

Şateri, Esad’ı korumaya amacıyla Lübnan’dan Şam’a doğru yola çıktığı sırada suikasta uğramıştı. İran İslam Cumhuriyeti’nin dini lideri Ayetullah Hamaney, Şateri’nin ardından şöyle bir not bırakmıştı: “Sonunda o da şahadet şerbetinden içti.”

Caminin halıyla kaplı zemininde Şateri’ye minnet sunmak için ilerleyen ikinci isim 1998’de İran Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü komutanı olan General Kasım Süleymani idi. Şateri ve Süleymani 1980’den 1988’e kadar devam eden İran-Irak Savaşı’nda birlikte uyum içinde çalışmıştı. Bu savaş İran açısından Şiiliğin Suriye’ye ve Irak’a yayılması anlamına geldiği için oldukça önemliydi.

“Ortadoğu’nun en etkili ismi”

Kasım Süleymani de Esad rejiminin ateşli bir savunucusuydu. Bu yüzden ABD tarafından kendisine bireysel yaptırımlar da uygulanmıştı. Eski bir CIA yetkilisi, Süleymani için şöyle diyordu: “O, Ortadoğu’nun en etkili ismi.”

2013 yılının başlarında Esad, Sünni isyancılara fazlasıyla toprak kaybetmişti. Eğer Esad rejimi düşseydi, İran’ın Hizbullah ile bağlantısı kopacaktı. Hatta İranlı bir vaiz bir konuşmasında şöyle demişti: “Eğer Suriye’yi kaybedersek, Tahran’ı elimizde tutamayız.”

2012 yılında Süleymani, Iraklı Kürt liderlerden ülkenin kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine gidebilecek bir yol kullanmak için izin istemişti. Seneler boyunca, Süleymani izin istediği bu insanlara hakaretler yağdırırken aynı zamanda kendi planları doğrultusunda hareket etmeleri için onlara rüşvet de vermişti. Ancak bu talebi kabul görmedi. Daha kötüsü ise Suriye ordusu savaşmayı bilmiyordu ve savaştıkça katliam yaparak sivil halkı isyancıların safına itiyordu. Süleymani, Iraklı bir siyasetçiye Suriye ordusunun işe yaramaz olduğunu bile söylemişti.

Sonunda Süleymani Şam’a daha sık gitmeye başlamıştı. Eskiden İran ordusunda tuğgeneral olan Hüseyin Hemedani de artık onun yardımcısıydı ve Suriye savaşında Esad tarafını sahada güçlü tutmak onların işiydi. Kudüs Ordusu, kendi etkisi altında olan Iraklı Şii milisleri de Suriye’ye taşımıştı. Esad askerlerine silahlı eğitim veriliyor, cephane ve para yardımı yapıyorlardı. Nisan 2013’de Suriyeli muhalifler Humus iline bağlı, Lübnan sınırındaki El Kuseyr’ı ele geçirince Süleymani hemen Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ı aramıştı. Nasrallah ile uzun süredir var olan dostluğu, bir anda iki bin Hizbullah militanının bölgeye taşınmasıyla sonuçlanmıştı.

Ali Hamaney ve Kasım Süleymani

Kasım Süleymani’nin İran’ın politikaları üzerindeki etkisi

İranlı dindarlar Süleymani’nin kusursuz biri olduğuna inanırlar. Süleymani’nin İran’daki gücü büyük ölçüde Hamaney ile olan bağından kaynaklanır. Hamaney, Süleymani’yi “Devrimin yaşayan şehidi” olarak tanımlar. 1999’daki öğrenci ayaklanmaları en şiddetli noktasına ulaşmışken, bu hareketlerin bastırılmaması halinde ordunun yönetime el koyacağını dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’ye bildiren muhtırada imzası olan üst düzeydeki komutanlardan biri de Kasım Süleymani idi. Mektupta, “Sabrımız taşıyor” denmişti.

İran’ın politikalarını şekillendirme konusunda Süleymani dışında çok sayıda üst düzey komutan olsa da Süleymani içlerinde en geniş serbestliğe sahip olanıydı. Tahran’da yaşayan Süleymani, Iraklı bir siyasetçinin ifadesine göre akşam saat 9’da yatıp sabah 4’te kalkıyordu. Eşine karşı saygılıydı. Üç oğlu, iki kızı vardı. Katı ama sevgi dolu bir babaydı. Malezya’da yaşayan kızı Nergis için ise endişeliydi, bazı kaynaklara göre onun İslam’ın yolundan saptığı düşüncesindeydi. Pek çokları için Süleymani, kibar ama bir o kadar da korkutucu bir adamdı. Oldukça akıllı bir stratejistti. Batılı ülkeler ondan hem nefret ediyorlar hem de ona hayranlık duyuyorlardı. Eski bir MOSSAD şefi, Süleymani’den bahsederken iç çekip şöyle demişti: “İyi bir dostumuzdur kendisi.”

Süleymani’nin hayatı

Süleymani, İran’ın doğusunda bulunan Rabor adındaki fakir bir köyde dünyaya geldi. Henüz lise yıllarda belediyenin sulama işlerinde çalışmaya başladı. Aynı zamanda fiziksel açıdan güçlenmek için antrenmanlar da yapıyordu. Ramazanlarda ise Hüccet Kamyab isimli gezgin bir vaizin verdiği vaazlara katılıyordu. Kamyab, Ayetullah Humeyni’nin himayesi altındaydı ve onun vaazlarını dinleyen Süleymani bir İslam devrimi ihtimaline heyecan duymaya başlamıştı. 1979 yılında Humeyni önderliğindeki devrim başarıyla gerçekleştirildiğinde Süleymani 22 yaşındaydı.

Yeni yöneticiler tarafından kurulan Devrim Muhafızları Ordusu’na katılan Süleymani sadece 45 günlük bir eğitimin ardından Kürtlerin başlattığı isyanı bastırmak için ülkenin kuzeybatısına gönderilmişti. Devrimden sadece 18 ay sonra Irak-İran Savaşı patlak vermişti. Savaşa katılan Süleymani’nin aslında nispeten kolay bir görevi vardı: Askerlerin su ihtiyacını gidermek.

Süleymani o günleri şöyle anlatıyor: ”Savaşa on beş günlük bir görev için girdim, ancak hayatım boyunca bu görevi bırakmadım.” 

Savaştaki performansı Süleymani’nin özellikle cesareti ile ünlenmesini sağlamıştı. 2007-2009 yılları arasında ABD’nin Irak Büyükelçisi olarak görev yapan Ryan Crocker kendisine Kasım Süleymani’nin dindar biri olup olmadığı sorusunu şöyle cevaplıyordu: “Çok dindar biri olduğunu düşünmüyorum. Evet, camiye gidiyordu ama düşüncelerine esas yön veren duygu dindarlık değil, milliyetçilik ve savaşmaya duyduğu aşktı.”

İranlı liderler İran-Irak Savaşı’ndan iki ders çıkarmıştı. İlki İran’ın hem yakında hem de uzakta çok sayıda düşmanı olduğuydu. İkincisi ise bir düşmana karşı teke tek savaşmayı öğrenmeleri gerektiğiydi. Süleymani’nin jenerasyonu İran’ın dinî liderlerinin ateşkes çağrısında bulunmamış olmaları durumunda Irak ile girdikleri savaşın kazanılmış olacağına inanıyorlardı. Ancak İranlı liderler ortalığı kan gölüne dönüştürecek bir savaşı sürdürmek yerine asimetrik çatışma kapasitesini artırmayı ve bunu da ülke sınırları dışına yaymayı öncelik edinmişlerdi.

Kudüs Ordusu tam da bu işleve sahip bir oluşumdu. Humeyni, 1979 yılında bu gücün bir prototipini hazırlamış ve İslam Devrimi’ni başka ülkelere de yaymayı hedeflemişti. İlk fırsat ise Lübnan’da ortaya çıkmıştı. Bu fırsat kullanıldıktan sonra çok taraflı Lübnan iç savaşında Hizbullah hareketi doğmuştu. Hizbullah’ın bir kolu her zaman Kudüs Ordusu ile bağlantılı çalışmış ve İran’ın etkisi altında kalmıştı. İran’ın yardımları ile Hizbullah, ABD Büyükelçiliği’ne, Amerikan ve Fransız askerî üslerine saldırılar düzenlemişti. 

1989’da ise Humeyni, devrim ihracatı politikasından vazgeçmiş ve kazanılmış cepheleri korumayı öncelikli hedef haline getirmişti. O dönemde Süleymani ülkenin doğu sınırında, Taliban’a karşı mücadele eden Afgan isyancılara yardım ediyordu. Afganistan yönetiminin ülkedeki Şii azınlıklara yönelik uygulamalarından dolayı İran ve Afganistan arasında büyük bir gerginlik vardı. Süleymani bu esnada Afganistan sınırından geçmeye çalışan uyuşturucu kaçakçılarıyla da mücadele ederek imajını daha da olumlu hale getirmişti.

Süleymani, Kudüs Ordusu Komutanı oluyor

1998’de Süleymani, Kudüs Ordusu’nun başına geçti. Süleymani, finans, istihbarat, siyasî ve operasyon kapasitesi oldukça yüksek olan bir yapının başına geçmişti. Yönetimi ele alınca ilk iş olarak Lübnan ile ilişkilerini güçlendirdi. Kısa süre sonra İsrail, Lübnan’ı işgale girişmişti. Kudüs Ordusu buraya çok sayıda asker yolladı ve 2000 yılında İsrail Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı. 

O zamandan beri İran rejimi ABD’nin müttefikleri Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi ülkelere karşı mücadele veren çok sayıda örgüte askerî yardım yapıyor. Sadece Şiilere değil, Hamas gibi Sünni yapılanmalara da yardım sağlanıyor. 

11 Eylül saldırıları ABD-İran arasındaki ilişkilerde bir süreliğine önemli bir kırılma yaratmıştı. ABD Dış Servisi çalışanı Ryan Crocker ile Kasım Süleymani’nin o dönemde gerçekleştirdiği görüşmeler anlatılmaya değer. Crocker, terör saldırısı ile ilgili görüşmeler yapılırken Süleymani’nin oldukça rahat ve sakin olduğunu söylüyor. Crocker bu esnada İran yönetiminin Bush yönetiminden giderek daha da huzursuz olduğunu ve Taliban’a düzenlenecek saldırının dört gözle beklendiğini belirtiyor. Crocker’a göre İranlı bazı yetkililer önceden hazırladıkları ve üzerinde pek çok bilgi ve işaret taşıyan bir Afganistan haritasını da kullanmaları için ABD’li yetkililere vermişlerdi. Crocker’ın dediğine göre Süleymani de bu işbirliğinden oldukça memnundu. 

Ancak George W. Bush’un 2002 yılında İran’ı “şeytan eksenini” oluşturan ülkelerden biri olarak saymasıyla İran ve ABD arasındaki gerginlik yeniden tavan yapmıştı. Mart 2003’de, ABD’nin Irak’ı işgale başladığı zaman İranlı yetkililer barış istediklerini pek çok farklı vesileyle dile getirdiler. Afganistan’daki ve Irak’taki rejimlerin yıkıldıklarını görünce İranlı yetkililer bile yıkılması planlanan bir sonraki rejimin kendi kurdukları olduğuna ikna olmuşlardı. Tam da bu dönemde İran’ın olası bir Batı müdahalesine karşı önlem olarak gizlice nükleer silah geliştirmeye başladığı konuşuluyordu. 

Saddam rejimi devrildikten sonra geçici bir hükümet kurulmuştu ve bu geçici hükümet sık sık İran’a seyahat ediyordu. Süleymani yeni rejimin inşasında da önemli bir rol üstlenmişti. Süleymani bu süreci şöyle tanımlıyordu: “Şu andaki hükümetin temeli, İran ve ABD arasındaki müzakerelerle atıldı.” Bu işbirliği ABD ve İran arasındaki işbirliğinin tepe noktasıydı. Ancak nüfuz mücadelesi ipleri yeniden gerdi ve işbirliği de sona erdi. Kudüs Ordusu artık daha agresif müdahalelerde bulunuyordu ve zaman zaman İran ve ABD askerleri de karşı karşıya geliyordu. Süleymani’nin mücadelesi Şii-Sünni çatışmasınınsınırlarını aşmıştı. Süleymani, Esad rejiminin istihbaratıyla görüşerek Sünni cihadcıları ABD’ye karşı savaştırmak için nabız yokluyordu. Hatta El-Kaide bile İran’da rahat hareket etmeye başlamıştı. Amaç, Suudi Arabistan’daki Batılı yapılanmalara karşı savaşmaktı. Ancak bu plan ters tepmişti. Bu savaşçılar Şii sivillere saldırmaya başlamıştı ve bu yüzden de zaten var olan mezhep savaşı körüklenmişti. Bağdat’ta görev yapan bir Batılı diplomat şöyle diyordu: “Süleymani, Amerikalıların canını yakmak istedi ve cihatçıları davet etti, ama işler kontrolden çıktı.”

Iraklı bir politikacının söylediğine göre ABD, Süleymani’yi bu dönemde tutuklamaya çalışmış ancak bunu yapamayacaklarını anlamışlardı. İki taraf da Irak’taki Şiilerin güçlenmesini istiyordu ve bu yüzden görüşmeler yeniden başladı. İki ülke de bölgedeki Kürt liderler Barzani ve Talabani ile görüşmeler gerçekleştiriyorlardı. ABD ve Kürtlerin arası genelde iyi olmuştu. İran ile Kürtlerin ilişki ise daha karmaşıktı. İran, Kürtleri Saddam rejimine karşı korumuştu ama eşit bir ilişki kurulmamıştı. Süleymani her zaman Kürtleri kontrol etmeye çalışıyordu ve sözünden çıktıkları zaman da cezalandırıyordu. Kürt liderler, Süleymani’nin amacının Irak’taki siyasî partileri bölünmüş ve istikrarsız kılarak, Irak’ı zayıf halde tutmak olduğunu iddia ediyorlardı. Bağdat’taki bir istihbarat yetkilisi Talabani ile Kasım Süleymani’nin bir araya geldikleri görüşme için şöyle demişti: “Talabani’yi hiç kimseye karşı bu kadar ılımlı görmemiştim. Korktuğu belliydi.”

Amerikan Özel Kuvvetleri Generali Stanley McChrystal

Amerikan Özel Kuvvetleri Generali Stanley McChrystal, Irak’taki diğer Amerikan komutanları gibi Sünni isyancıları mağlup etmeye odaklanmıştı. Önceki görevi Kudüs Ordusu’ne karşı mücadele etmek olsa da McChrystal bu kez Süleymani’yi karşısına almak istemiyordu. Yine de bir gün Ali Caferi ve Kasım Süleymani’nin de aralarında bulundukları bir konvoyun Erbil’e doğru hareket ettiği bilgisi gelmişti ve bu yakalanmaları için belki de en iyi fırsattı. Ancak konvoydan beş kişi gözaltına alındığında ne Caferi ne de Süleymani ortalıkta gözüküyorlardı. İkisi de Erbil’e varmadan birkaç kilometre önce bir mülteci köyünde konvoydan inmişlerdi. Köy, Mesud Barzani tarafından kontrol ediliyordu ve ona göre bu Süleymani’nin şansıydı.

Bu olaydan sonra Süleymani Amerikalı yetkililere mektuplar yollamaya başlamıştı. Dönemin CIA Başkanı General David Petraeus’a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “Şunu bilmelisiniz ki ben, Kasım Süleymani, İran’ın Irak, Lübnan, Gazze ve Afganistan’a yönelik politikalarını yönetiyorum. Bağdat’taki büyükelçimiz de Kudüs Ordusu üyesi, onun yerine gelecek kişi de öyle olacak.” Kerbela’da beş Amerikan askeri öldürüldüğü zaman Süleymani, ABD’nin Irak Büyükelçisi’ne gönderdiği mesajda Humeyni’nin mezarı üzerine yemin ederek bu olayla bir ilgisi olmadığı söylemişti. Ancak hiçbir Amerikalı buna inanmamıştı. 

2006 yılında ise Lübnan’da Hizbullah ile İsrail askerleri savaşırken Süleymani, Amerikalı yetkililere gönderdiği mesajında şöyle diyordu: “Ben Beyrut’ta fazlasıyla meşgulüm. Umuyorum ki Bağdat’taki barışın ve huzurun tadını çıkarıyorsunuzdur.”

Hizbullah ve Kudüs Ordusu genelde ortak çalışıyor olsalar da bazen ayrı düşüyorlardı. Örneğin 2006’da Hizbullah’ın İsrailli askerleri kaçırması olayı Süleymani’nin yardımıyla gerçekleşirken Bulgaristan’da, İsrailli turistlerle dolu bir tur otobüsüne yapılan saldırıdan Süleymani’nin haberi yoktu. Lübnanlı işadamı ve ülkenin eski başbakanı Refik El-Hariri’nin2005 yılında öldürüldüğü suikastte de Süleymani’nin merkezî bir rol oynadığı Amerikalılar tarafından kabul ediliyor.

Amerikalı General Lloyd Austin ve ABD’nin Irak Büyükelçisi James Jeffrey’nin de kabul ettiğine göre Irak hükümetinin dış temaslarını sağlayan isim Kasım Süleymani idi. Süleymani’nin iki konudaki etkisi özellikle göze çarpıyordu. İlki, Talabani’nin Irak Cumhurbaşkanı olması, ikincisi ise Başbakan Maliki’nin, ABD askerlerinin Irak’ı terk etmeleri için defalarca çağrı yapması.

Amerikalı ve Iraklı siyasetçilere göre Süleymani politikacılara, televizyon ve gazete sahiplerine gerek gördüğü takdirde para vererek ve korkutarak Irak üzerinde ağır bir baskı kurmuştu. Eski bir Iraklı politikacının söylediğine göre Kasım Süleymani’den para almayan tek bir Şii hareket yoktu. Süleymani, Irak’taki en güçlü isimdi. Bu sayede Irak’ın petrol gelirlerinin bir kısmı da direkt olarak Süleymani’ye gönderiliyordu. Maliki hükümeti, petrol satışından elde ettiği yaklaşık 20 milyon dolarlık kazancı Süleymani’ye yollamıştı. Süleymani’nin Ortadoğu’daki operasyonları yönlendirmek için İran’ın maddi gücüne ihtiyacı yoktu.

Süleymani’nin Suriye üzerindeki etkisi de oldukça büyüktü. İç savaş ilk patlak verdiğinde, Esad’ın kimyasal silah kullanmasını engellemekle işe başlamıştı. Süleymani’nin kimyasal silah konusundaki tutumu net olarak bilinmiyor. Amerikalılara göre Esad’ı ikna etmesi tamamen pragmatik sebeplerden dolayıydı. Süleymani, Esad’ı savunmak için neredeyse bütün Kudüs Ordusu’nu Suriye’ye yollamıştı. Süleymani aynı zamanda Irak’ı da Suriye’ye yardım etmek için bir üs olarak kullanmıştı ve bu onun en büyük başarısıydı. Eğer bu yardım olmasaydı, Esad savaşın henüz ilk safhasında mağlup olabilirdi. Hasan Ruhani’nin İran Cumhurbaşkanı olmasıyla İran’ın Batı nüfuzu altına girmeye açık hale gelebileceği bazı çevreler tarafından ileri sürülse de Esad’ı savunma konusunda o da Süleymani ile hemfikirdi. 

İran, Esad’ı son ana kadar savunmak zorunda. İran dış politikası yıllardır bölgedeki İsrail ve ABD etkisini kırmaya odaklanmış durumda. Bu bağlamda verilecek en ufak taviz Batı tarafından bir zayıflık göstergesi olarak algılanabilir. Kaldı ki Esad konusunda taviz vermek İran’ı oldukça zayıf bir hale getirir. 

Süleymani için Esad’a yardım etmekten vazgeçmek, bütün askerî hayatını inkar anlamına geliyordu. Süleymani’ye göre Suriye, Ortadoğu’daki direnişin ön cephesiydi. Süleymani, hayatı boyunca savaştığı düşmanlara karşı bir başka savaşı da Suriye’de yönetiyordu. Kasım Süleymani bu durumu betimlemek için şöyle diyordu: “Müslümanları savunmak zorundayız, çünkü onlar baskı altındalar. Suriye’yi sonuna kadar destekleyeceğiz.”

Suriye iç savaşındaki rolü oldukça büyük olan Kasım Süleymani belki de en çok tartışılan sözlerini bir röportajda söylemişti: “Savaş alanı insanın kayıp cennetidir. Ahlakın ve insan davranışlarının tepe noktasıdır.”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus