CHP’de kurultay süreci: İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu ile söyleşi

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu konuğumuz. Kendisi ile konuşacağımız çok şey var. Ama öncelikle, CHP’de bir kongre süreci var, onu konuşacağız.  Tabii çok yakında gündeme gelen Selahattin Demirtaş’ın kitabı, tiyatro ve onun ardından çıkan tartışmaları konuşacağız.  Hoş geldiniz

Hoş bulduk. Çok teşekkür ederim.

Evet, konuşacak çok şey var. Kongreyi sonraya bırakalım. Hemen, sıcağı sıcağına şununla başlayalım: Geçtiğimiz Cumartesi akşamı, Kenter Tiyatrosu’nda, Jülide Kural bir Selahattin Demirtaş okuması yaptı. Siz de oradaydınız. Selvi Kılıçdaroğlu oradaydı. Dilek (İmamoğlu) Hanım oradaydı. Pervin Buldan oradaydı. Böyle bir fotoğraf var. Ama konu, kadınlar üzerinden, en çok da Dilek İmamoğlu üzerinden tartışıldı. Ne oldu?

Cumartesi günü, bizler orada, sizin ismini saydığınız sayamadığınız bir sürü katılımcı ile çok güzel bir okuma tiyatrosu izledik. Ben Selahattin Demirtaş’ın kitabını okumuştum. Ama Jülide Kural’ın sesinden ve arkadaşlarıyla birlikte gerçekleştirdiği performans da mükemmel bir tiyatroydu. O gün, oraya davetli olan herkesin katıldığı ve çok da keyif aldığı bir sanatsal gösterim izledik. “Kadınlar üzerinden tartışıldı” dediniz. O gün açıkçası biz, Dilek Hanım, Selvi Hanım, ben ya da diğer kişiler, “Hep birlikte bir araya gelip oraya gidelim” duygusunun ötesinde, en azından kendi adıma, Başak Hanım’ın araması ve davet etmesi ile birlikte o gösterime katıldım. İyi ki de katılmışım. Dediğim gibi, hakikaten çok keyifli bir tiyatro gösterimiydi. Ben, Dilek Hanım’ın da, Selvi Hanım’ın da ve diğer katılımcıların da geleceklerini oraya gitmeden birkaç saat önce öğrendim. Bana sorarsanız, sanatla birlikte, kadınların dayanışması ile birlikte, topluma verilebilecek en güzel mesaj verilmiş oldu.

Peki, niye bu kadar büyük bir kampanya oldu? Çünkü seçim öncesinde Başak Demirtaş, Dilek İmamoğlu ve Selvi Kılıçdaroğlu, bir başka durumla yine bir araya gelmişlerdi. Sanki o zaman bu kadar fazla gürültü olmamıştı.

İktidarın bugüne kadar hep yaptığı şey neydi Ruşen Bey? İnsanları ayrıştırma, kamplaştırma ve kutuplaştırma üzerinden, kendi yapmak istedikleri politik birtakım süreçleri yürütüp toplumu da ona göre şekillendirmek. Aslında bu fotoğraflar niye çok gürültü kopartıyor? İnsanların, özellikle kadınların yan yana gelebilme hali, bugünün iktidarını, bugünün egemenini, bugünün tek adamını korkutuyor. Çünkü bizlerin, o ayrıştırmaya, kamplaştırmaya inat, adalet şemsiyesi altında, sanat şemsiyesi altında, kadın dayanışması altında, yan yana gelebilmemizle, onların, bugünün iktidarının gidişinin ayak sesleri olduğunu hissediyorlar. Korkmaları ve aslında bu kadar gürültü çıkarmalarının sebebi de bu; başka hiçbir şey olamaz.

Benim gördüğüm kadarıyla, orada özel olarak Dilek İmamoğlu ve onun üzerinden de Ekrem İmamoğlu’na bir şey yapıldı. Siz daha fazla ayrıntıya hâkim olabilirsiniz belki, ama mesela Selvi Hanım’a pek değinilmedi. Sizden de çok fazla bahsedilmedi. Hâlbuki siz o çevrelerin hedefisiniz.

Sanıyorum Ekrem İmamoğlu’nu, yani Büyükşehir Belediye Başkanımızı “Nereden, nasıl yıpratabiliriz?” duygusu üzerinden Dilek Hanım daha çok tartışılmış olabilir. Ama başka bir şey daha söyleyeyim. Başak (Demirtaş) Hanım beni bu tiyatroya davet ettiğinde, biz tesadüfen Ekrem Başkan’ımızla ve Genel Başkanımız’la birlikteydik. Dilek Hanım’ın tiyatroya gideceğinden bile Ekrem Başkan’ın o anda değil, sonrasında haberi olmuştu. Dolayısıyla Dilek Hanım kendisi daveti kabul edip bu gösterime katıldı. Ama insanlar niye Dilek Hanım üzerinden olayı ele alıyorlar? “Biz Ekrem İmamoğlu’nu bu konu üzerinden nasıl yıpratabiliriz?” meselesi. Bir kadının, Büyükşehir Belediye Başkanı eşinin, bir davet üzerine tiyatroya gitmesinin altında başka başka niyetler arayanların ya da kendi bilinçaltlarını saldırma argümanı olarak kullananların oyunudur bu. Beni biliyorlar. Selvi Hanım’ı da keza.  Yani siyasî mücadelemizi, duruşumuzu, verdiğimiz mücadeleyi… Dilek Hanım üzerinden “Bu süreci, bu bir arada olma halini, topluma, bunu yapanlara zarar verecek şekilde nasıl anlatırız, empoze ederiz?” diye. Bence bu nedenle Dilek Hanım üzerinden saldırılıyordur.

Bu husus, Demirtaş, Demirtaş’ın kitabı, HDP ve son seçimlerde HDP’nin ve Demirtaş’ın bizzat müdahil olduğu bir seçime tanık olduk. Demirtaş müdahil olmasaydı İstanbul alınabilir miydi?

İstanbul’un alınmasında o kadar çok unsur ve o kadar çok faktör var ki. Bu süreci ilk gününden son gününe kadar yakından takip eden ve içinde olan birisi olarak söylüyorum, Demirtaş’ın içeriden söyledikleri de dâhil olmak üzere, birçok faktör yan yana gelmeseydi İstanbul’un alınması bu kadar kolay olmazdı. O yüzden, İstanbul’un –ben “alınması” demiyorum, “yeniden halka verilmesi” olarak tarif ediyorum– yeniden halka verilmesinde, Selahattin Demirtaş’ın içeriden söyledikleri de, toplumun her kesiminin, her siyasî düşüncenin, İstanbul özelinde ve yerel yönetimlerdeki birtakım beklentiler kapsamında yan yana gelebilmesi de, AK Parti’ye oy vermiş seçmenin İstanbul’da yaşadıklarından dolayı Ekrem İmamoğlu’na oy verebilmesinin gösterilmesi ve bizlerin o dili kullanması gibi ardı ardına sıralayabileceğimiz bir sürü unsur vardı. Ama şunu söylemek isterim: Bizim bu sanatsal gösterimi izlememiz, orada bulunmamız elbette çok kıymetli ve kendi adıma bundan çok mutluyum.

Selahattin Demirtaş hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutulan bir siyasetçi. Demokratik parlamenter sistem döneminde seçilmiş, milyonlarca kişinin oyunu almış olan bir siyasetçi. Yazdığı bir öykü kitabının –bu arada kalemi de çok güçlü hakikaten– sunuluyor olması ve bugünkü iktidarın bir türlü değiştirmediği, kendi çöküşlerini gittikçe hızlandıran diliyle, bunun üzerinden toplumu yeniden “terörize” etmesi, bunun üzerinden insanları yine “terörist” gibi göstermesi, bunun üzerinden, buralarda bir arada olan insanları yine “terörist”miş gibi topluma dayatıyor olmaları, kabul edilir bir şey değildir.

Siyasî iktidar, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Devlet Bahçeli, bunu özellikle 31 Mart öncesinde de denedi. Beka üzerine inşa ettiler. İstanbul dâhil, Ankara, Adana ve hemen her yerde çok büyük bir şekilde geri tepti.  Aslında o dönemde Suriye meselesi daha kızışmıştı, bugün biraz daha dinmiş görünüyor. Şimdi yeniden benzer bir şeyi gündeme getirmeleri… — ki bugün seçim de yok.

Evet. Ben bir cümleyle şöyle söyleyeyim: Bugünkü iktidar ya da bugünün tek adamı, ya kandırılıyor ya da akıllanmıyor. Söylediğiniz çok doğru. Seçim öncesinde “Beka” dendi, insanlar kutuplaştırıldı ve sandıkta aldıkları sonuç ortada. Siyaset yapan, aklıselim düşünen ve geleceğe dair bir iddia koymak isteyen insan, en azından, öncesinde yaptığından farklı bir şey yapar, farklı bir strateji geliştirir. Ya da “Acaba nerede yanlış yaptım?” diye düşünmesi gerekirken, şimdi, yine aynen seçim öncesinde yaptıkları gibi, bu son tiyatro gösteriminde de olduğu gibi aynı şekilde davranmaya devam ediyorlar. Sanıyorum çaresizliklerinden. Yapacak hiçbir şeyleri yok. Ekonomik sıkıntı, kent yoksulluğu gibi majör birçok problemlerimizi konuşacak halde olmadıkları için, anlatacak şeyleri olmadığı için böyle durumlarla oyalıyorlar.

Bu konuya tekrar döneceğiz. Biraz kongre sürecinden bahsedelim. İki yılınız dolmak üzere. Herhalde yeniden adaysınız.

Ben İl Başkanı olarak görevime şu anda devam ediyorum. Önümüzdeki Kongre sürecinde de il örgütüne hep şunu söylüyorum: “Beni izlemeye devam edin”. Çünkü bizim İstanbul’a dair hayallerimiz vardı. Bütün İstanbul’un bu hayallerimize ortak olmasıyla İstanbul nefes aldı. Şimdi Türkiye’nin de nefes almasının çok yakın olduğunu görüyoruz. Hep şunu söylüyorum: “Artık İstanbul bize dar. İstanbul’dan Türkiye’ye tek yön iktidar” diyerek, Türkiye’nin nefes alması için, yine Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul örgütüyle birlikte çalışmaya ve mücadeleye devam diyoruz.

Sizin partinizde genellikle şöyle bir şey var: İl başkanlığı milletvekilliği için bir tramplen oldu geçmişte. Sizin de Meclis’e gitmeniz beklendi, ama galiba siz aday olmak istemediniz.

Geçmişte bunlar oldu. Ben il başkanlığının, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi’nin 81 il başkanının bulunduğu koltukların çok kıymetli koltuklar olduğunu düşünüyorum. O il başkanlıklarının bir yere gitmek için bir araç olması değil, tam tersine, o koltuklarda oturan herkesin, o koltukların gerektirdiği gibi davranan siyasetçiler olmasına inananlardanım. Ben sadece il başkanlığı değil, bugüne kadar bulunduğum bütün pozisyonlarda –“koltuk” demeyi de çok sevmiyorum– görevimi yaparken, “Bu pozisyondan hangi pozisyona geçerim?” diye düşünmek hiç aklıma gelmedi. Çünkü ben, bulunduğumuz pozisyonlardaki görevlerde inandığı bir şekilde, ilkeli ve en önemlisi pozisyonun gerektirdiği şekilde çalışarak verilen mücadelenin en doğru mücadele olduğunu düşünürüm hep. Şöyle itiraf edeyim: İki yıl öncesinde yapılan il kongresinin iki hafta öncesine kadar, İstanbul İl Başkanı olmak gibi bir düşüncem hiç yoktu. Böyle bir hayalim de yoktu. O günün koşulları, gereklilikleri, böyle bir görevin anlamlı olacağını ve İstanbul’un yeniden halka verilebileceğine inanma duygumla böyle bir şeye ikna olmuştum. Bugün de, “Ben İstanbul İl Başkanı olayım, oradan da milletvekili olayım” düşüncesinde değilim. Bu belki sizlere çok inandırıcı gelemeyebilir, ama ben samimi duygumu paylaşmak durumundayım. Hiç böyle bir düşüncem yok. Ben hakikaten bulunduğum pozisyonda, inandığım mücadeleyi veririm. Nereye gideceğimin, ne yapacağımın hiçbir önemi yok.  Bununla ilgili en ufak bir şey de aklımdan geçmiyor.

Bir ara istifa girişiminiz oldu. O konu ne oldu, kapandı mı?

Kapandı.

Kişisel olarak çok yadırgamıştım açıkçası. Tabii onun öyküsü çok derindir, anlatmak istemeyebilirsiniz.

Geçmişte kaldığı için programın zamanından kullanmak istemem.

Ama kritik bir zamandı.

Şöyle ifade edeyim. Bir kere “Yadırgadım” demenize katılıyorum. Kendimi eleştirerek söyleyeyim: Cumhuriyet Halk Partisi gibi kurumsal bir partinin İstanbul İl Başkanı’nın, sosyal medyadan “İstifa ediyorum” demesi doğru bir iş değildir. Bunu bir kenara koyalım. Ama kendimce, o günkü istifa gerekçelerim doğru muydu, bunu bir kenara koyarım ve bundan sonra o gerekçelerin olmaması için aynı mücadeleyi veririm.

O istifa olayı seçimi de riske sokmuş gibiydi. Ama sonuçta seçimde İstanbul örgütünün çok ciddi bir başarısı oldu.

Evet, hakikaten öyle oldu. Örgütün ve örgüte inanarak çalışan gönüllülerin, İstanbul halkının, herkesin büyük başarısı oldu. İstifa ile ilgili şunu söyleyebilirim: Katılıyorum, öylesi bir dönemde istifa etmek, hakikaten seçim riske atan bir durumdu. Zaten örgütün de o geri bildirimi bana hızlıca hissettirmesi ve böyle bir şeye hakkım ve lüksüm olmama duygusuyla birlikte, gerekçeleri doğru da olsa –ki gerekçelerimin arkasındayım– anlık, yanlış bir karardı. Şekil olarak yanlış olan durumu, birkaç saatlik sosyal medya istifasını geri alarak telafi etmiş olduk.

Bir sosyal medya kazanız daha var. Kahramanın Yolculuğu, kitap meselesi. Kaza değil mi o?

Bence o benim kazam değil. Kaza da, benim haberim mi yok?

O mesele nedir? Necati Özkan, Ekrem İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’na aday olduğu dönemden beri birlikte çalıştığı bir isim. Kahramanın Yolculuğu kitabını yazıyor. Kitap, Ekrem İmamoğlu’nun yolculuğunu anlatıyor. Ama anladığım kadarıyla biraz da kendisini anlatmış. Sizin eleştiriniz neydi? Sizin, parti olarak, teşkilat olarak –ve İYİ Parti’nin de– geri plana itilmiş olmasına mıydı itirazınız?

Hayır. Bu kitaba dair itirazıma geçmeden önce, öncesine dair birkaç tespitte bulunmak isterim. Bir kere, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sadece İstanbul’da değil, Türkiye’de birçok ilde ve 11 büyükşehirde belediyeleri alması, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nın, ta “Adalet Yürüyüşü”nden beri başlatarak yürüttüğü –burada da altını çizerek söylemem lâzım– doğru strateji ve doğru siyasal perspektifi önümüze sunması sayesinde elde ettiği bir başarıdır. Yerel seçimlerde sadece İstanbul’da yakalanan bir başarı değildir bu. İstanbul’a gelecek olursak; bu başarının paydaşları arasında, başta Genel Başkanımız olmak üzere, Genel Merkez’in yürüttüğü strateji, CHP İstanbul örgütü, Ekrem Başkan’ın kendi performansı, çalışkanlığı, geçmişinden getirdiği şeyler var. Necati Özkan da (Öykü Ajans) bizim kampanya direktörümüzdü. Bu başarının altında yatan unsurlardan biri de, kampanya ajansı direktörüdür. Şunu söylemeye çalışıyorum: İstanbul seçimleri kazanıldıysa, bütün bu unsurların, birlikte, uyumlu çalışması sayesindedir. Biz Bursa’da da büyükşehiri alabilecekken, ne yazık ki kaybettik. Parti olarak, neden kaybettiğimizin analizini yaptığımızda –örneğin “Bursa seçimini hangi ajansla çalıştık?” diye sorsam, sanıyorum siz de bilmiyorsunuzdur, hiç kimse de haberdar değildir– kaybetmemizin faturası kime çıkartılır dediğimizde, ya örgüte, ya adaya ya da başka başka unsurlara çıkar — ki doğrusu da budur.

Hatta Genel Merkez’e bile çıkar.

İstanbul seçimlerinde –yine altını çizerek söyleyeyim, bütün unsurlarıyla birlikte– Kampanya Direktörü olarak Necati Özkan başarılı bir süreç yürütmüştür. Çünkü seçimin kazanılmasında hepsinin etkisi vardır. Ama yine altını çizeyim: Bir kişinin çok iyi bir kampanya direktörü olması, iyi ya da doğru kitap yazacağı anlamına gelmez. Benim oradaki eleştirim, İstanbul seçimlerinde, ajansın, İYİ Parti’nin, ittifakın diğer paydaşlarının, genel başkanın, genel merkezin, İstanbul örgütünün bütün unsurlarını ve katkısını gören bir yerden –ki doğrusu da odur– herkesin bu süreçte katkısı varken, kitapta Necati Bey’in… –kendisini anlatmış anlatmamış kısmına çok takılmıyorum; anlatır, hakkıdır da; çünkü kazanılmış bir seçimin kampanya direktörüdür–; ama anlatırken, siz siyasal iletişimci gözüyle bakarsınız, ben siyasetçi gözüyle bakarım ve objektif, somut veriler üzerinden ilerleriz. Duyguya değil, somut gerçeklere göre yorum yaparız. Kahramanın Yolculuğu kitabında… Ekrem Başkan’ın kendisi de söyledi; biz kahramanlara ihtiyaç duyulan değil… Benim hep söylediğim bir şey var: Örgütlü mücadeleyi büyüterek, daha da genişlememiz gereken bir süreçteyken, orada bir “Kahraman” olarak tariflenmesi, şerhlerimden biri. İkincisi, “Canan Kaftancıoğlu kendisinden söz edilmediği için buna itiraz ediyor” deniyor. Bunu da utanarak söylüyorum; kendisinden en çok söz edilenlerden birisiyim, bu kadarını da hak etmiyorum. Ama o kitapta benim eleştirdiğim başka bir şey var: Ajans olarak seçim çalışmaları vs. hiçbir şey değil; günlerce, haftalarca, aylarca, sokaklarda, çuvallar üzerinde nöbet bekleyen insanlar vardı. Bu kitap, o kahramanın yolculuğu, o insanların duygusu olmadan tamamlanmaz. Devam ediyorum: diğer siyasî partiler vardı. Devam ediyorum: Genel Merkez’in “İntranet” dediğimiz, 31 Mart’ta da, 23 Haziran’da da, Bilişimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ile birlikte yürüttüğümüz bütün verileri topladığımız bir sistem vardı. Devam ediyorum: CHP örgütlerinin nasıl çalıştığını, ben, Ekrem Başkan, sizler, herkes gördü. Bunların tespit edilmesi lâzım. Ve bunların da, duyguyla, yorumla –“Ben böyle düşünüyordum”la değil, çünkü her şey çok somut– doğru bir şekilde yazılması gerekir. Ha, şöyle bir kampanya kitabı olabilir. Bu uzmanlık alanım değil, hadsizlik yapmam istemem, ama meramımı anlatmak için örnek veriyorum: “AKP şöyle bir iletişim stratejisi yürüttü. CHP, dünyadaki şu örnekleri göstererek, şunları, şunları yaptı. İletişimde şu yöntemler kullanıldı” şeklinde bir kitap yazılır. Bu çok anlaşılır. Bence yazılması gereken bir kitaptır. Çünkü başarılı bir kampanya süreci yürütüldü. Seçimin sonucunda da bunlar yazılabilir.

Şunu da söylemezsem hak teslimi yapmamış olurum; ben Genel Başkan’ın, sadece İstanbul seçimlerine dönük olarak nasıl çalıştığının birebir tanıklığını yapan biriyim. Bunu her yerde de söylemek isterim, çünkü beni duygulandıran bir durumdur hakikaten: Silivri’de bir bodrum katında, Genel Başkanımız o havasızlıkta sırtı terden sırılsıklam bir halde –başkasını bıraksanız, “10 dakika meramımı anlatıp çıkayım” duygusuyla olabileceği bir ortamda– 40 dakika, insanları ikna etmek için nasıl efor sarf ettiğini birebir görmüş biriyim. Bunları görmüşken, kitaba dair yaptığım eleştiri budur.

Sadece İstanbul’u kazanmadınız –tabii İstanbul çok büyük bir olay olduğu için bu çok konuşuluyor– şu andan bakıldığında, Ankara daha kolay bir galibiyet oldu sanki.

İstanbul’da daha keyifli oldu ama.

Antalya, Adana, Mersin, her birinin ayrı bir zorluğu vardı. Hepsinde olmasa bile büyük çoğunluğunda, ilçelerde başarılı olmuş isimleri göstermek gibi bir strateji vardı.  Belli ki Kılıçdaroğlu’nun bir stratejisiydi. Büyükşehirlerin büyük kısmında bu strateji tuttu. Ama açık söylemek gerekirse, İstanbul’da “CHP’nin ilçe belediyeleri” denilince Beylikdüzü ilk akla gelenlerden birisi değildi. O keşif nasıl oldu?

Bir şey başarıya ulaştıktan sonra, dışarıdan bakıldığında, “Bu nasıl keşfedildi?” deniliyor, ama benim hep inandığım bir şey var. Siyasette de bu durum böyle. Eğer hakikati arıyorsanız, hakikati bulmaya niyetliyseniz, hakikat size kendisini gösteriyor. Nasıl olduğunu şöyle ifade edeyim: Ben yerel seçimlerin 1 yıl öncesinde –“Ben” derken, elbette tek başıma değilim, İstanbul İl Başkanlığı’nı kastediyorum– şu açıklamayı yapmıştım: “Ben İstanbul’da hiçbir yerde aday olmayacağım. İstanbul’u kazanan İl Başkanı olacağım. Ve bunu başaracağız.” Ama bunu yaparken de, ilçelerde, Büyükşehir Belediyesi’nde, parti içinde “Benim yakınım olsun, benim adamım olsun duygusuyla değil, toplumdan bize gelen geri bildirimlerle en doğru kim ise, o isimlerle yürüyeceğiz” demiştim. Bunu söyledikten sonra bunun gereğini yapmak lâzım. Biz bunun gereğini nasıl yaptık? Birincisi, İstanbul’un 39 ilçesinde ilçe analizleri yaptık. Ayrıca, İstanbul’da bir profil analiz çalışması yapmıştık. Hakikaten bizim önümüzü çok açan çalışmalar oldu. İstanbul halkına “Siz nasıl bir profili Belediye Başkanı olarak görmek istiyorsunuz?” dediğimizde… “Ekrem İmamoğlu ilk akla gelen isim değildi” demekte haklısınız. Ama bir geçmişe bakalım: Örneğin, Kadir Topbaş istifa ettirildiğinde, Genel Başkanımız tarafından Mevlüt Uysal’ın karşısına aday olarak gösterilen başarılı bir belediye başkanıydı. Beylikdüzü’nde yaptıkları belki dışarıdan bilinmiyordu, ama kamuoyunda, parti yöneticileri ve bizler tarafından, farklılıkları dikkatimizi çeken ve kenarda bildiğimiz bir kişiydi. Profil analizine baktığımızda, İstanbul halkı sadece isim olarak “Ekrem İmamoğlu” dememişti, ama bütün tarifler, yerel yönetim başarısı, eğitimi, beklentileri, yerel yönetim başarısının olması gibi şeylerle, biz Ekrem İmamoğlu sonucuna ulaştık. “Doğruyu, hakikati bulmak isterseniz bir şekilde buluyorsunuz” dedim ya, Genel Merkez’de ve yerel yönetimler biriminde yapılan araştırmalarda ve “Türkiye’de nasıl bir seçim stratejisi olmalı?” noktasında, bütün bu verilerimizi bir araya getirdiğimizde, aslında her şeyin örtüştüğünü gördük. Orada güzel olan şey, bu süreçte, Genel Başkanımız başta olmak üzere, Genel Merkez yöneticileri, Türkiye’de başarılı olmak için en doğru stratejiyi arıyorlar. Bizim, İstanbul örgütünün, “Benim adamım, onun adamı olsun” gibi bir duygumuz yok. Olabilecek en doğru argümanlarla, en doğruya ulaşmaya çalışıyoruz. Bütün o verileri yan yana getirdiğimizde, doğrunun çok örtüştüğünü gördük. Daha da güzel olan bir şey var: Bazen doğruyu bulursunuz, toplum size ne istediğini söyler; ama elinizde o doğruya denk gelen birisi olmayabilir. Üçüncü güzel olan şey, Genel Merkez’in yaptığı araştırmalarda profillerimiz örtüşüyor. İstanbul örgütü olarak aynı profildeyiz. Ve ne mutlu ki, o profile, o stratejiye uygun, elimizde o dönemin Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu diye bir aday var. Bunların hepsi yan yana gelince güzel oldu.

Peki, size de ona da en çok sorulan soruyu ben de sorayım: “Kahramanın Yolculuğu’nun devamı”. Cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nun ismi, seçildiği andan itibaren, hatta 31 Mart sonuçlarından itibaren telaffuz edilmeye başlandı. Tıpkı, bir zamanlar Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olup, sonra çok daha ileriye gitmesi gibi. Bu tabii ki meşru bir tartışma, herkes istediğini söyleyebilir. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? “Bu bugünün meselesi değil, zarar veriyor” mu diyorsunuz? Yoksa “Bu konuyu konuşmakta bir mahzur yok” mu diyorsunuz?

Ben, Büyükşehir Belediye Başkanı’yla oldukça yoğun mesai geçiren biri olarak birkaç tespitimi, deneyimimi aktarmak isterim. Birincisi, Ekrem Başkan da Kahramanın Yolculuğu ismine itiraz ettiğini söyledi. Büyükşehir Belediye Başkanı adaylığı döneminde, ben ve ekip olarak bizler, Ekrem Başkan’la, “Böyle bir profil sana uyuyor. Kazanma ihtimalimiz var. Seninle kazanabiliriz” diye konuşuyoruz, ikna etmeye çalışıyoruz. Keza Genel Başkanımız ve başka başka unsurlar da kendisini ikna etmeye çalışıyor. Ve Ekrem Başkan gün geldiğinde “Evet böyle bir sorumluluk varsa, ben sorumluluktan kaçmam” diyerek Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmayı kabul etti. Altını çizmek lâzım: Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmayı kabul ettiğinde, Büyükşehir’i kazanacağımızın garantisi yoktu. Ben sonuna kadar inanıyordum. Ama Beylikdüzü gibi bir yerde %65 oyla seçilmek varken, “Parti böyle bir görev veriyorsa, ben bunu kabul ederim” diyerek kabul etti. Bunu niye anlatıyorum? Biraz önce kendimle ilgili şunu söylemiştim: “Bizim gibi düşünen insanların, bir şey olmak değil, hep birlikte bir şey başarmak gibi bir hayali olur”. “Kariyer planlaması yapalım” diyerek, “Şunu olayım, bunu olduktan sonra da bunu olayım” diye düşünülmesi de yanlış olmaz, ama Ekrem Başkan’ın bu anlamda duygusunu ve bakışını bilen, hisseden birisi olarak böyle bir yaklaşımı olmaz. Sözü şuraya getireceğim: Ekrem Başkan şu anda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı. Daha bu sabah kendisiyle bir görüşmedeydik ve inanın, “İstanbul’da 16 milyon İstanbullu’ya nasıl hizmet verebilirim?” diye gece gündüz çalışan bir Belediye Başkanı. Aynen Büyükşehir adaylığında olduğu gibi. Zemin, zaman, o günün koşulları, ne olur, ne biter, ne konuşulur, onu o gün değerlendiririz. Ama Ekrem Bey nasıl “Ben Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmalıyım” diye bir plan, bir kurgu yapıp sürece öyle gelmediyse, diğer süreci de öyle görüyor bence. Öylesinin de doğru olduğunu düşünüyorum. Ekrem Başkan’ın ya da herhangi birisinin bugünden “Ben Cumhurbaşkanı adayı olmalıyım, buna dönük çalışmalıyım” demeleri yerine, bugünkü pozisyonlarında gereğini yapmaları, sorumluluklarını yerine getirmeleri gerektiğine inanırım. Ekrem Başkan, tam da öyle davranıyor.

Baştaki konuya dönecek olursak, sanki iktidarın ona yönelik müdahalelerinde ya da karşı kampanyalarında, bu seçenek çok ciddi bir biçimde en azından iktidarın gündeminde.

Evet. Çok doğru bir noktaya dikkat çektiniz. Bu konu Ekrem Başkan’ın gündeminde değil. Ekrem Başkan hakikaten “İstanbul’a nasıl hizmet ederim?”in derdinde. Ama ne hikmetse, iktidar, Ekrem Başkan’ı kendi gündemlerine alıp, sanki bu konu Ekrem Başkan’ın da gündeminde varmış gibi veya gündeminde olmasa bile Ekrem Başkan’ı muhatap alarak, bu şekilde bir kamuoyu algısı oluşturmak derdinde.

Şunu mu demek istiyorsunuz? Onu, bir belediye başkanı olarak icraata yoğunlaşmak yerine, siyasî alana çekmeye mi çalışmak istiyorlar?

Çekmek istiyorlar ama başaramıyorlar. Ekrem Başkan şu anda İstanbul’la hemhal olmuş ve İstanbul’un sorunlarıyla uğraşır durumda. Ama –“onlar” diyeyim, siz öyle ifade ettiğiniz için– genel siyasete onlar çekiyorlar ister istemez. Ama Ekrem Başkan’ın, mümkün olduğunca kendini o gündemin dışında tutmaya çalıştığını düşünüyorum. Bu, yüzde yüz mümkün müdür? Bence, mümkün olması da mümkün değildir.

Şöyle bir husus var. Sizin bu seçimi kazanmanızda –sadece İstanbul değil ama özellikle İstanbul’da daha fazla görünür oldu– AK Parti tabanında duyulan birtakım hayal kırıklıkları, rahatsızlıklar da etkili oldu. Hele ikinci turda çok daha fazla oldu. Buna adalet duygusu da eklendi.

Şimdi bir parti kuruldu: Gelecek Partisi. Bir diğeri de yolda. Ne düşünüyorsunuz CHP olarak? Bu onların kendi meselesi mi, yoksa artık ittifaklar döneminde olduğumuz için, bunları birer “Potansiyel müttefik” olarak mı görüyorsunuz? Nasıl bakıyorsunuz?

Bugünden “Potansiyel müttefik olarak görme” kısmına yorum yapmam. Ama şunu ifade etmek isterim. Bir kere, kişilere bağlı yapılar, anlayışlar ve siyasî oluşumların er ya da geç dağılacağını hepimiz biliyoruz. Bu sadece AK Parti’ye ya da Cumhurbaşkanı’na mahsus bir durum değil. Tarihsel süreçler bunun böyle olduğunu göstermiştir. AKP, ne yazık ki kurulduğu ilk günden itibaren, kurucu kadrolarından başlayarak, kişilere bağlı, tek adamın söylediği, yaptığı ve yaptırdığı bir anlayışla geldiği için, yavaş yavaş kendi içinde dağılmalar oldu ve kurucu kadroları başta olmak üzere yeni arayışlara girdiler. Bu anlamıyla bu çözülmenin olması, benim için şöyle kıymetli: Sizin söylediklerinizin dışında, AKP’nin çöküşü artık hızlı bir şekilde devam ediyor. Bu, karşıda siyaset yapan bir siyasetçi için önemli.

İkincisi, kısa sürede 1 milyondan fazla üye kaybının yaşandığı bir partiden söz ediyoruz. Elbette oralardan kopmanın, başka partiler de olması, o kesimlerin kendisini ifade edebileceği yer olması açısından, Türkiye siyasetinde bir gereklilik haline geliyor. Yine sizin de ifade ettiğiniz gibi, ittifakların çok önemli olduğu, artık %50+1’in kıymetli olduğu durumda, CHP’de hukukun üstünlüğü, demokratik parlamenter sisteme bakış, ekonomik birtakım konulara bakış gibi belirli ilkeler etrafında ortaklaşılabilecek yapılarla elbette %50+1’i sağlayabilme adına, zaman içerisinde ittifak ilişkisi kurulması anlaşılabilir. Aynı durum CHP içerisinde veya %50+1’i devam ettirmek isteyen AKP için de geçerli olacaktır. Ben bu anlamıyla, yeni parti kurma çabalarını, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Türkiye demokrasisinin yeniden tesis edilmesi adına kıymetli buluyorum.

Benim şöyle bir analizim var: İktidar kendi krizini çözmekte zorlandığı için, karşısında kriz çıkartmaya çalışıyor.

Hep bunu yapıyor.

Tekrar baştaki konuya dönecek olursak; İttifaklar zordur aslında. Ama öyle bir kampanya yaptınız ki yan yana gelmeyen partiler sizin adayınıza oy vermek için sandıkta birleştiler. Çok ilginç bir şey oldu. Ama bu aynı zamanda ittifakların kırılganlığını da gösteriyor; sanki oraya oynanıyormuş gibi. Bu noktada da, sanki HDP buranın yumuşak karnı gibi görünüyor. Herhalde bunu görüyorsunuzdur. Bunu nasıl bertaraf etmeyi düşünüyorsunuz?

Kendi başarısızlıklarını, kendi içlerindeki çözülmeleri ve ülkeyi yönetememelerinden kaynaklanan majör sorunları kamuoyuna anlatamayacakları için, kendilerinin karşısında bulunan bütün yapıları terörize etme, onları zayıflatma girişimlerinin olduğunu görmemek mümkün değil. Ama onların bunu yapmaya çalışıyor olması, bu sonucun ortaya çıkacağı anlamına gelmiyor. Biraz önce ne söyledik? Bizler, insanlarla çıkar ortaklığı ya da kısa vadeli seçim ortaklığı yapmak için –CHP veya İYİ Parti veya diğer partiler, hiçbiri önemli değil– ya da kısa vadeli, bir kişinin, tek adamın, tek adam anlayışının yeniden iktidarını sürdürebildiği bir anlayışla yan yana gelmediğimiz için, bu yan yana gelmeleri, toplumun zemininden gelen, benim “Toplumsal mutabakat” dediğim, İstanbul’da “İstanbul İttifakı” dediğimiz, Türkiye’de farklı kesimlerce “Türkiye İttifakı” diye tarif edilen birliktelik, doğal, kendiliğinden gelişen ve sadece birilerinin iktidarını devam ettirme amacıyla olmadığı için, doğal bir şekilde bir arada, sokaktaki vatandaşın yan yana gelme hali olduğu için, iktidarın yaptıklarıyla kırılabilecek, dağılabilecek bir durum değil. Çünkü bu, toplumun satın aldığı bir duygu durumu. O nedenle bunu hiç önemsemiyorum. Bunu yine yapmaya devam edecekler. Bunu yaptıkları sürece de, emin olun, daha çok ve daha hızlı kaybedecekler. Daha çok çöküşe geçecekler.

Bakın Ruşen Bey, İstanbul’da hepimizin yaşadığı gerçeklikler var. Rakamlarla konuşmayı hiç sevmiyorum. Ama insanlar artık İstanbul’da sadece işsizlik değil, kent yoksulluğunun birinci sorun olduğunu biliyor. Çalışanların geleceğinin güvencesiz olduğunu herkes görüyor. Geleceği belirsiz bir gençlik yetiştiğini hepimiz biliyoruz. Etnik kimliği, hangi partiye oy verdiğinin hiçbir önemi yok. Bütün bu anlattığımız şeyler zaten toplumsal bir mutabakat oluşturuyor. O nedenle, isteseler de, bu tip ayrıştırmalarla insanları ayrıştıramayacaklar. Çünkü bizim artık, güvencesiz, geleceksiz, geleceği belirsiz dediğimiz en geniş bir toplumsal kesim var. Bunun büyük kısmı da İstanbul’da. Siz bunları nasıl ayrıştıracaksınız? Kürt gencinin geleceği de belirsiz, Türk gencinin de. Farklı inançların da geleceği belirsiz ve güvencesiz. Kim olursa olsun, ortak ekonomik ve sosyal zorluklara paydaş olmuşlar artık. O yüzden, bu tip ayrıştırmalarla hiçbir şey yapamayacaklar. İnsanların, bu yaşanmışlıklarıyla yan yana geldiği sosyal bir zemin var. Bu zemini kim tutar, yeni nesil siyasette kim sahici ve samimi bir şekilde ve –altını çizerek söyleyeyim– siyasî ahlâka uygun bir şekilde, bu kesimlerle doğru ve doğrudan bağlantı kurar ve o insanların sorununu çözmek üzere siyasî mücadele verirse, o %50+1’i alır. Ve alacaktır.

Türkiye’de pek eksik olmaz, son günlerde yine erken seçim söylentileri var.  Siz de görmüşsünüzdür, iktidarın yerel seçimleri de ekleyerek böyle bir niyeti olduğu söyleniyor. Nasıl yapabileceğini bilmiyorum, ama diyelim ki böyle bir hipotez var ortada. Bu size rasyonel geliyor mu? Böyle bir şey olabilir mi?

Açıkçası, rasyonel gelmese bile, bu memlekette rasyonel olmayan birçok şeyin hayata geçtiğini görüyoruz. 31 Mart’tan sonra seçimlerin iptal edilmesi size rasyonel geliyor muydu? Ya da, hiç suçu olmayan birinin –adının ne olduğu hiç önemli değil– gerekçesiz bir biçimde, kanuna da yüzde yüz aykırı olarak tutuklu olması rasyonel geliyor mu size? Gelmiyor. Ama bir sabah kalktığımızda bu gerçeklikle karşılaşabiliyoruz. Rasyonel gelmiyor. Ama “Böyle bir şey olabilir mi?” derseniz, bu kadar akıldan yoksun, Türkiye’yi bu kadar savurmuş, bu kadar, memleketi değil, bir avuç insanın kendi siyasi ikballerini düşündüğü bir ortamda böyle bir şey yapılabilir mi? Bana sorarsanız absürt ama yapılmaz demiyorum. Absürt olmasına rağmen böyle bir şey yapılsa bile, ben kendi adıma çok yoruldum seçimlerden. Hakikaten yoruldum ve arzu da etmem; ama yapılırsa, bir kez daha o sandıktan, demokrasi yoluyla gidişlerini hızlandırmış olurlar. Ama başka çareleri de kalmayabilir. Çünkü AKP için ya da Saray’daki için demokrasi, sandıktan kendisi çıkınca dikkate alınan bir şey. Sandıktan çıkıncaya kadar seçim yapmak zorunda kalır ya da ister mi, bir şey diyemem. Aklıselim bir bakış açısı olsa, mantıklı bir yorum yapabilirim; ama her an her şey olabilir.

31 Mart sonrasında, ben Erdoğan’ın bir daha seçim yapmak istemeyeceğini çünkü bunun irrasyonel olduğunu, ama yaparsa da hayatının en büyük strateji yanlışı olacağını söylemiştim — ki öyle oldu.

Ben de 31 Mart akşamı, sonuçlara bakıp kazandığımız ortaya çıktığında, “Benim tanıdığım Erdoğan asla bunu kabul etmez. Asıl kavgaya şimdi hoş geldik” diye o gece böyle bir öngörüm olmuştu. Şaşırmadım.

Yine partinize dönelim. Şimdi İstanbul kongresi var. Sonra Kurultay olacak. Nedense bu “Kurultay” lâfıyla CHP ikiz kardeş gibi birlikte anılıyor. Tabii ki geçmişteki örnekler var. Ama burada aynı zamanda iktidarın CHP’den duyduğu bir rahatsızlık var.

Olması da çok anlaşılır.

En son çıkan o garip olay, “Saraydaki CHP’li” meselesi de zaten bunu gösterdi. CHP Kurultayı süresince bu tür yeni şeyler bekliyor musunuz?

Bir kere şu tespiti yapmak lâzım. Ben çok uzun yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nde değilim. Ama CHP’de, en azından benim de içimde olduğum süreler zarfında, en huzurlu, en rahat, en çalışkan, en çalışan dönemini yaşıyoruz. Belediye başkanlarımız, sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin her yerinde, “Vatandaşa nasıl hizmet veririz?” anlayışında. CHP’li yönetim kadroları, milletvekilleri, il başkanları, örgütün bütün katmanları, “Biz memlekete nasıl nefes aldırırız?’ın derdinde, yan yana mücadele edebilir bir halde, tek yürek olarak genel başkanımızın yürüttüğü stratejiyle birlikte, hepimiz sürece katkı koymaya çalışan bir motivasyonla devam ediyoruz. Zaten iktidarı da en çok rahatsız eden bu. Evet, Cumhuriyet Halk Partisi kurultaylarla anılır; ama bana sorarsanız, yine bu çok kıymetli bir şey. Cumhuriyet Halk Partisi niye kurultaylarla anılıyor? Bunu bizler söylediğimizde belki dışarıdan anlaşılmıyor ama yaşamak lâzım. Emin olun, birçok aksaklığına rağmen, demokrasinin yaşandığı nadir siyasî partilerden birisidir. Mahalle seçimlerine bakın. Sizler, başka siyasî partiler, bizim mahalle seçimlerimizi, ilçe seçimlerimizi keşke gidip izleyebilseniz. İstanbul örgütüne de hakikaten çok teşekkür ederim; şu seçim sürecinde, “İstanbul’un 965 mahallesinde, 5 üyesi bile olan mahalleye sandık konulacak” dedik. Ve hakikaten 5 üyeli mahalleye bile sandık konuldu. İnsanlar gidip orada oy kullanarak delegeleri seçtiler. Sonrasında ilçe kongreleri oluyor. Biz parmakla gösterilen, “Ruşen Bey aday. Başka tartışma istemiyoruz. Onu seçin” şeklinde çalışmıyoruz. Ruşen Bey aday oluyor, başka adaylar oluyor. Ve kendilerini o kadar güzel ifade ederek bir yarışın içine giriliyor ki, bunlar süzüle süzüle Kurultay’a geliyor. Kurultaylarda da tarihi boyunca, adayların olduğu dönemler de olmuştur, tek adayın olduğu kurultaylar da olmuştur. Bizim, o demokrasi mücadelesi içinde, demokrasiyle birlikte bu süreçleri yürütüyor olmamız, bazen dışarıdan gürültülü görünebiliyor. Şu eleştiriyi de ben yapayım: Bizler parti içinde bazen demokrasiyle, disiplini karıştırıp, o süreçlerde, disiplinsizlikle demokrasinin dışına çıktığımız anlar da olabiliyor. Ama buna rağmen, CHP’nin Kurultay süreçleri çok kıymetli ve Türkiye demokrasisine de örnek olacak süreçler. Bakın, şu anda AKP’nin ilçe kongreleri oluyor. Hiçbir şey duyuyor musunuz? Çünkü “O olacak, bu olacak” talimatı geliyor ve oylar atılıyor. Demokrasinin olmadığı bir parti ülkeye demokrasi getiremez. Bu anlamıyla, CHP’nin kurultaylarla anılması da, bana sorarsanız olumsuz bir durum değil; kendi içinde, demokrasinin yaşanmasının aracı olarak görüyorum.

Şimdi ilçe kongrelerimiz bitti. Önümüzdeki süreçte, Şubat ayında il kongremiz olacak. Sonrasında Kurultay olacak ve Genel Başkanımız’la birlikte, partiyi yöneten Parti Meclisi kadroları seçilecek. Ben bu kurultayı, Türkiye’de, Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına gidecek kadrolar olarak görüyorum. Bütün örgüt de bu hassasiyetle bu süreçleri yönetiyor.

Yani “Arıza çıkmayacak” diyorsunuz.

Kesinlikle çıkmaz. Sorunuzu atladım, özür dilerim. Partinin içinden hiçbir şey çıkmaz. Hiç kimse AKP içinde kavgalardan, yapının kopup iki kocaman parti çıkmasından söz etmeyip, emin olun, bizim hiç ilgilenmediğimiz “Saray’a kim gitti, kim gitmedi?” gibi sanal gündemler yaratmaya çalışabilirler. Ama bu dönemde hiç kimse, dışarıdan bu tip algılarla bile Cumhuriyet Halk Partisi hakkında gündem oluşturamayacaktır.

Programı kapatacağım ama son olarak şunu sorayım. Hayatınızdan memnun musunuz?

Çok memnun değilim. Ben normalleşen bir Türkiye’de, siyasetin dilinin, yapılma şeklinin, yoğunluğunun da değişmesi gerektiğine inanan biri olarak, hayatımdan memnun olabilmem için, kendime azıcık daha zaman ayırabiliyor olmam lâzım. Daha çok tiyatroya gidebiliyor olmam lâzım. Birazcık okuyabiliyor olmam lâzım. Ufacık da olsa hobilerime biraz daha zaman ayırabiliyor olmam lâzım. Ama Türkiye’de siyasetin yapılma şekli ve yoğunluğu nedeniyle, hakikaten, 7/24 mesainizi buna vermeniz gereken bir süreç yaşıyorsunuz. İnsan olan ve insan kalmaya çalışan birisi için, bu, çok mutluluk verici bir şey değil. Ben o yüzden, siyasetin bu şeklinin, “Yeni nesil siyaset” diye tariflediğim şeyle değiştiğinde, daha mutlu olacağımı düşünüyorum. Ama bunun değişebilmesi için de, toplumun birtakım sorunları düzeldiğinde, yaşanabilir bir memleket hayalini gerçeğe dönüştürdüğümüzde, ne yalan söyleyeyim ‘”Daha çok mutlu olacağım başka mecralarım olur” diye hayal ediyorum.

O zaman Allah kolaylık versin diyeyim.

Teşekkür ederim.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu konuğumuzdu. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler. İyi günler.

Medyascope'a destek olmak ister misiniz?

Yayınlarımızı sürdürebilmek ve daha kaliteli kılmak için desteğinize ihtiyacımız var

Merhabalar!

Medyascope olarak Ağustos 2015’ten itibaren, çölleşen haber ikliminde her kesimden herkese su verecek bir vaha olmaya çalışıyoruz. Özgürlüğümüzden, bağımsızlığımızdan, ve çok yanlı habercilik anlayışımızdan taviz vermemekte kararlıyız. Çoğunlukla gençlerden oluşan kadromuzla, dijital medyanın olanaklarını kullanarak yayın yapıyor ve her geçen gün hem içerik hem de teknik olarak büyüyoruz. Hedefimiz yayın gün ve saatlerimizi artırmak; içeriklerimizi daha da zenginleştirmek. Bu da sizin desteklerinizle mümkün. Çok teşekkürler.  

Öne Çıkanlar