Davos Zirvesi ve kapitalizmin ahlaki bir gelecek arayışı – Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Dünya Ekonomik Forumu, İsviçre’nin Davos kasabasında 50. yıllık toplantısını yapıyor. Bu yılın teması, “uyumlu ve sürdürülebilir bir dünya için paydaşlık”. Medyascope özel yayınında iktisatçı Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu hem bu tema hem de Davos Manifestosu ışığında kapitalizmin içinde bulunduğu aşamayı ve kapitalistlerin arayışını değerlendirdi.

Yayına hazırlayan: Tania Taşcıoğlu Baykal

Sedat Pişirici: İyi günler. Dünya Ekonomik Forumu’nun İsviçre’nin kayak merkezlerinden Davos’ta yapılan 50. toplantısı dün akşam başladı. Davos Zirvesi’ni, zirvede konuşulanları, zirvenin temasını ve kapitalizmin yeni arayışlarını bugün özel yayınımızda Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ile değerlendireceğiz. Hocam hoş geldiniz. 

Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu: Merhaba, hoş bulduk. 

Pişirici: Bu yıl 50. toplantının enteresan bir tarafı var.  47 yıl önce yapılan üçüncü toplantıda, Klaus Schwab bir Davos Manifestosu yayınlamış. Bu 50. toplantıda da Klaus Schwab hemen hemen aynı Davos Manifestosu’nu yayınlamış durumda. Davos Zirvesi’nin bu yılki teması, “Uyumlu ve Sürdürülebilir Bir Dünya İçin Paydaşlar.” Yedi tane alt tema belirlemişler: ‘’Sağlıklı Gelecek,’’  ‘’Toplum ve İşin Geleceği,’’ ‘’Gezegeni Nasıl Koruruz?’’, ‘’Jeopolitiğin Ötesi, ‘’ İyilik İçin Teknoloji,’’ ‘’Daha İyi İş,’’ ‘’Adil Ekonomi.’’ Birazdan konuşacağımız manifestonun ayrıntılarına baktığımızda, sanki bu yıl Davos’ta, en azından Dünya Ekonomik Forumu, kapitalizm için ahlâki bir gelecek arayışındaymış gibi görünüyor. Özellikle manifestoda ‘’Sadece kâr etmeye bakmayın, şunlara şunlara da bakın’’ denmesi böyle bir algı yaratıyor. Doğru mudur?

Kozanoğlu: Davos’un doğuşuyla birlikte, Klaus Schwab 1971 yılında Amerikan şirketlerine -aslında Avrupa için daha geçerli olabilecek- ‘’Paydaşlar Kapitalizmi’’ kavramını öne atarak başlatmış. Ama hatırlanırsa, 1971 yılı, Bretton Woods sisteminin çöktüğü yıldı. Onun arkasından petrol şokları geldi. 70’li yıllardakapitalizm ve buna paralel olarak dünya ekonomisi ciddi bir sorun yaşadı. Kapitalizm buna, hepimizin bildiği “neoliberalizm” ile, Margaret Thatcher ve Ronald Reegan’la simgelenen, bütün karar mekanizmalarının piyasalara bırakılması, kamu mülkiyetindeki kuruluşların özelleştirilmesi, sosyal programların iğdiş edilmesi, sendikaların gücünün azaltılması şeklinde cevap verdi. Schwab biraz da rüzgâra göre davranan biri olduğu için ‘’Paydaş Kapitalizm’’ kavramını geri çekti. 

80’li yıllardan başlayarak, özellikle 90’lı yıllarda ve 2000’lerde ‘’Shareholder Capitalism’’ denen ‘’Hissedarlar Kapitalizmi’’ kendini hissettirdi. Onun da temellerini koyan Milton Friedman. Friedman’ın meşhur ‘’Şirketlerin işi kâr etmektir. Gerisiyle ilgilenmek, hem şirketlerin kârlılığını etkiler, hem ekonominin etkinliğini etkiler’’sözü vardır. Zaten bu 50. yılda da onu hatırlatıyorlar. Friedman ‘’Business of business is business’’ yani ‘’Şirketlerin işi kendi işleridir. Kendi işleri de kâr etmektir’’ diyordu. Uzun yıllar böyle gitti. Bunun mantığı şuydu: Şirketler çok kâr ederse, ona paralel olarak daha fazla yatırım yapar, daha fazla istihdam sağlar. Yani bir anlamda bizim ‘’Komşuda pişer, bize de düşer’’ dediğimiz “sızıntı kapitalizmi”. Şirketler çok kâr ederse, aşağıdakilere de bir şeyler düşer. Zenginler çok kazanırsa, şirketlerinde çalışanlarına da para verirler. Ama bu, zaman içerisinde doğrulanmadı. Özellikle kapitalist küreselleşmeyle birlikte, sermayenin, dünyanın istediği yere gidebilmesi, istediği yerde yatırım yapabilmesi, en kârlı olanakları kovalayabilmesi, bunu yapmasa bile, kendi içindeki çalışanlarla, sendikalarla, yöre halkıyla pazarlık ederken ‘’Bak giderim’’ sopasını kullanabilmesi, kapitalizmin şirket kârlarına odaklanmasını getirdi. Bu sistemle devam ediyor. Son yıllarda dünya ekonomisine baktığımızda, Büyüme hızlarının düştüğünü, Amerika’da, genel olarak Anglo-Sakson ülkelerinde işsizlik düşük olsa da, çalışanların maddi refahının artmadığını, Avrupa’da ise yüksek işsizlik yaşandığını görüyoruz. Yani kapitalizm bu iddialarından geri çekilmiş durumda. Son zamanlarda, gelir ve servet dağılımı bütün dünyada o kadar aşikâr bir hale geldi ki artık kapitalistler, dünyanın en büyük fon yöneticileri, büyük şirketlerin CEO’ları dahi bundan şikâyet etmeye, bu durumun sürdürülemez olduğunu dile getirmeye başladılar. Birazdan daha detaylı konuşacağımız gibi, bunun lafızdan pratiğe geçmesi görülmüyor ne yazık ki. Hâlâ gelir-servet dağılımı bozuklukları derinleşiyor. Ekonomiler durgunluk içerisinde boğuşurken, borsalar yükselmeye devam ediyor. Çünkü faiz oranları çok düşük, gidecekleri bir yer yok. Türkiye’de de 2020’ye girişte gördük. Faizlerin düşmesiyle birlikte, sermaye olmamasına rağmen borsada çok belirgin bir yükselme var. Dünyanın her yerinde benzer bir trend görülüyor. 

Pişirici: Avustralya’da Sydney Teknoloji Üniversitesi’nde ders veren Prof. Peter Fleming’in ‘’Homo Economicus’un Ölümü’’ isimli bir kitabı var. Koç Üniversitesi Yayınları’ndan çıktı. Ben pazartesi günü kendi yayınımda (Ekonomi Tıkırında) bu kitaptan söz ettim. Kitap özetle ‘’Neoliberalizm ölüyordu. Ölmemek için bir komando kapitalizmine geçtiler, savaş çıkardılar. Şimdi o savaşlar da yürümüyor. Başka bir arayış içindeler’’ diyor. Bu neoliberal politikaların yarattığı popülist yaklaşımlar ve özellikle sağ popülist iktidarlar, sanki bir an geliyor ki ülke içinde sağcı, faşist grupların şiddetine de dönüşmeye başlıyor. Acaba, kapitalistler işin faşizme dönüşmesinden mi korkuyorlar? Bu nedenle mi daha ahlâki bir arayış içindeler? Ahlâki arayıştan kastım nedir? Siz ve izleyicilerimizin sabrına sığınarak, bu manifestoda öne çıkan sekiz maddeyi okumak isterim. Davos Manifestosu şöyle diyor:  

1-Bir şirketin amacı, tüm paydaşlarını ortak ve sürdürülebilir değer yaratmaya dahil etmektir. Böyle bir değer yaratırken, bir şirket sadece hissedarlarına değil, tüm paydaşlarına yani çalışanlarına, müşterilerine, tedarikçilerine, yerel topluluklara ve genel olarak topluma hizmet eder. 

2- Bir şirket, adil rekabeti destekler ve herkes için fırsat eşitliği sunar.

3- Bir şirket, hiçbir şekilde yolsuzluğu hoş görmez. 

4- Bir şirket, çalışanlarına itibar eder ve saygıyla davranır. Çeşitliliği onurlandırır. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve çalışanlarının refahını artırması için çaba gösterir. 

5- Bir şirket, faaliyetleri ile topluma hizmet eder. Çalıştığı toplulukları destekler ve vergilerini öder.

6- Bir şirket, gelecek nesiller için çevrenin ve evrenin bir temsilcisi olarak hareket eder. 

7- Bir şirket, servet üreten bir ekonomik birimden çok daha fazlasıdır. Daha geniş bir sosyal sitemin bir parçası olarak insani ve toplumsal istekleri yerine getirir. 

8- Bir şirketin performansı, sadece, hissedarlarına ne kadar kâr sunduğuyla değil, aynı zamanda, çevresel, sosyal ve iyi yönetişim hedeflerine nasıl ulaştığıyla da ölçülmelidir.  

Bir şirket bunları yapabilir mi?

Kozanoğlu: Çok yerinde bir soru. Çünkü demin de dile getirdiğimiz gibi, bir tarafıyla, bu işin böyle devam etmeyeceği görülüyor. Ama mevcut mekanizmalar ve sistemin parametreleri içerisinde bu ahlâki görünen ilkeler izlenemiyor. Ben temelde, şirket sahiplerinin, büyük sermaye sahiplerinin, küresel sermayenin, üç noktada bu işin devam edemeyeceğine kanaat getirdiğini düşünüyorum. Bunun bir boyutu, sizin de dile getirdiğiniz sağ popülizmin yükselmesi ve bunun getirdiği endişe. İkinci boyutu, teknoloji; teknolojinin, serveti daha belirgin bir şekilde belli ellerde toplaması. İnsan gücünün yerine, robotların, algoritmaların, yapay zekânın ikame edilmesiyle birlikte işsizliğin ve yoksulluğun artacağının görülmesi. Bunun da yaratacağı sosyal sorunlara ilişkin kendi açılarından yaratacağı kaygılar. Üçüncü boyutu ise, 50. Davos Zirvesi’nin ana temasını oluşturan küresel iklim değişikliği, önümüzdeki dönemlerde insanlık için getirdiği tehditler, insanlığın bir yıkıma doğru yürüyor olması tehlikesi.

Bunlara detayıyla girmeden evvel, şunu vurgulamak gerekir. Bu halisane detayları dile getiriyorlar da niye bunu hayata geçiremiyorlar? Küresel kapitalizm, 2007-2008’den başlayarak önce şiddetli bir krizle karşılaştı. Sonra krizin sendromlarını geride bıraktıysa da sağlıklı bir istikrara kavuşamadı. Bir şekilde, sürünme halinde. 10 yıldır uygulanan para politikalarında, faizleri düşürerek ekonomiyi canlandırmak istiyorlar. Burada kalkış noktaları, faizler düşük olursa, bu, yatırımlar açısından borçlanmayı teşvik eder, yeni yatırımlar yapılır istihdam yaratılır. Bu da ortak refaha katkıda bulunur. Hâlbuki tam tersi oluyor. Bu borçlanmayı teşvik ediyor. Dünyada borçluluk artık devam edilemez bir noktaya gelmiş. En son, Davos münasebetiyle yayınlanan Uluslararası Finans Enstitüsü’nün çalışmasına göre, dünyada kişi başına borçluluk 32500 dolar. Bazı yoksul ülkelerin kişi başına gelirlerinin 1000-2000 dolar arasında seyrettiğini veya Türkiye’de de son dönemde 7500-8000 bin dolar olduğunu görüyoruz. Türkiye’de bir kişinin yıllık geliri kadar bir borçluluk söz konusu dünyada. Hem krizden sonra hükümetlerin borçları arttı -Türkiye’de de görüldüğü gibi, finansal olmayan şirketlerin genel olarak borçları ve döviz cinsinden borçları arttı- hem de Türkiye’de biraz daha az yakıcı bir sorun olmakla birlikte -ki Türkiye’de de yoksulları çok etkileyen ama makro anlamda nispi olarak düşük bir düzeyde- bireylerin borçları arttı. Bu da büyük bir tehdit oluşturuyor. Böyle bir kriz anında ne olabilir? Birincisi, sistemin kendi parametreleri içerisinde, yani para politikaları faizleri düşürerek veya bütçe politikaları ile harcamaları artırarak, vergileri düşürüp gelirlerden feragat ederek ekonomi harekete geçirilmeye çalışılır. Bu yöntemler sonuç vermedi. IMF’nin, Davos münasebetiyle yayınladığı “Dünya Ekonomik Görünümünü Güncelleme Raporu”nda, maliye politikalarına daha fazla ağırlık verilmesi, bunun ufak ufak başladığı dile getiriliyorsa da, bu 10 senelik sürede bunlar sonuç vermedi. 

Yapısal şekilde kapitalizm, krizini çözebilir. 1945, II. Dünya Savaşı sonrası, büyük ölçüde refah devletiyle, kamu işletmelerinin temel sanayilerde üretim yapmasıyla, düzenli işgücü, düzenli gelir, sosyal devletin yaygınlaşmasıyla 70’li yıllara kadar geldi. Demin ifade ettiğim gibi, 80’lerden sonra neoliberalizm, altını çizdiğimiz gelir ve servet durumlarını derinleştirdiyse de belli bir dönemde büyüme istikrarı sağladı. Ama 2007-2008’den sonra kapitalizm kendi içerisinde yapısal bir dönüşüm de gerçekleştiremedi.

Üçüncü seçenek ise sistemik bir kriz ve bunun sistemik çözümüdür. Bunun diğer öznesi ise çalışanlar, emekçiler, ezilenler, gelir ve servet dağılımı bozukluğundan yaşamı ve çıkarı zarar görenlerdir. Bu konuda da, 2009 yılı dünyada isyanlar ve protestolar yılı olmakla birlikte, kapitalizmi tehdit edecek düzeyde sistemik bir dönüşümün ortaya çıkmadığını görüyoruz. Çünkü bunlar büyük ölçüde tepkilere, anlık parlamalara dayanıyor. Ama sistemik bir dönüşümü gerçekleştirecek ne bir örgütlenme var ne de bunun plan programı var. O açıdan da dünya ekonomisi ve dünya sistemi, böyle gri bir alanda debelenmeye devam ediyor. Yani konjonktürel önlemlerle çözemiyorlar. Yapısal bir dönüşüm gerçekleştiremiyorlar. Kendileri de bu manifestoda bunun gereğine işaret etmekle birlikte, öbür taraftan sistemi geniş kitleler lehine dönüştürecek bir özne ve buna ilişkin bir program ki bu dünya çapında bir dönüşüm olacaksa, enternasyonalist bir hareketlenme yok. O açıdan sorunlarla yaşamaya devam ediyoruz. 

Pişirici: Manifestoda öne çıkan bu sekiz maddeye tekrar baktığımda, “toplumsal, topluma yönelik” vurgusunun da öne çıktığını görüyorum. Bu kapitalistler için bir endişe ifadesi midir? ‘’Çok kazandık. Adil paylaşmadık. İklimi de mahvettik. Bu iş üstümüze gelecek, ayağımız denk alalım’’ yaklaşımı mıdır?

Kozanoğlu: Evet. Az önce üç maddede değerlendirilebileceğini söylemiştim. Birincisi, en belirgin bir şekilde, Trump’la kendisini gösteren sağ popülist, otoriter, burjuva demokrasisinin normlarını da hiçe sayan figürlerin ortaya çıkması. Bu figürlerin, kapitalist küreselleşme sürecinde yaşamı ve çıkarı zarar gören insanları, Amerika özelinde mavi yakalıları, işini üçüncü dünya ülkelerine kaptırdığını düşünen veya yaşam standartlarının yükselmemesinin sorumluluğunu Meksikalılar’da, göçmenlerde, Müslümanlar’da arayan kesimler. Bunlar burjuva demokrasisine inanmıyorlar. Trump tarzı otoriter, kendilerinin duygularına hitap etmeyi başaran insanların peşinden gidiyorlar. Bu muhtemelen diğer programlarda da detaylı konuşuluyordur ama bir kez daha hatırlatalım: İngiltere’de Boris Johnson, Filipinler’de Duterte, Brezilya’da Bolsonaro, Doğu Avrupa’da aşağı yukarı tüm ülkelerde, Macaristan’da Orban, Rusya’da Putin, bizde Tayyip Erdoğan gibi benzeri figürler, bütün dünyada gözde. Bunlar, kurallı kapitalizmi savunan veya kurallı kapitalizm içerisinde varlıklarını sürdüren şirketleri de tehdit ediyor. Büyük şirketlere müdahale edebiliyor, hissedarlık yapısını değiştirebiliyor. Rekabeti işletmeksizin, hükümete, devlete yakın, yandaşlık ilişkilerinde olan insanlar öne çıkabiliyor. Bu bir açıdan büyük kapitalistleri de endişelendiriyor. 

Bir de ekonomik anlamda sistemin çarklarının dönmesi de sonunda şuna bağlıdır. Siz mallar ve hizmetler üretiyorsunuz. Bunları alabilecek insanlar gerek. Bunların mal ve hizmetlere yönelebilmeleri için de satın alma güçlerinin olması lazım. Zaten 2007-2008 krizine gelen süreçte, özellikle 2000’li yıllarda, dünya ekonomisinin göreceli olarak iyi bir performans göstermesi, biraz önce dikkat çektiğim borçlanmayla bağlantılı. İnsanların gelirleri ve satın alma güçleri düşüyorsa, finansallaşma dediğimiz mekanizmalarla borçlanarak taleplerini devam ettirebilirler. Bu da şirketlerin ürünlerini satabilmelerini, kârlılıklarını devam ettirebilmelerini getirirdi. Ama 2007-2008 krizi, hatırlayın, Amerikan konut piyasasının patlamasıyla birlikte bütün dünyada hissedildi. Bu mekanizmanın da sonuna gelindi. Artık insanlar, özellikle gelişmiş metropol, kapitalist ülkelerde, ‘’deleveraging’’ dediğimiz, borçlarını azaltarak, bir şekilde istikrar kazanmayı tercih ediyorlar. Bu da taleplerini düşürmelerine neden oluyor. Şirketler açısından iktisadi mekanizmalarda işlemiyor. Tek tek şirketler kendi çalışanlarının özlük haklarını, gelirlerini aşağı çekebilir, düşük olmasını tercih eder. Ama ortalama yurttaşın da belli bir satınalma gücü olsun ki kendi ürünlerine talep yaratabilsin ister. Bu mekanizmalar da durdu. 

Gelir ve servet dağılımına ilişkin dünyaya baktığımızda, küresel istatistikler yakın zamana kadar iyileşme yolunda olduğunu gösteriyordu. Bunun tek nedeni, Çin ve Hindistan başta olmak üzere Asya ülkelerinin hızlı büyümesi, buraların yoksullarından orta sınıflaşanların dünya pastasındaki paylarının artmasıydı. Ama tek tek ülkelere veya Avrupa, Kuzey Amerika, Japonya gibi kapitalizmin merkezlerine baktığımız zaman tam tersini görüyorduk. Dün açıklanan IMF’nin Küresel Görünüm Raporu’nda en dikkat çekici nokta, Hindistan’daki yavaşlama. Çin’de de var. Bir de bir doyum noktasına geldi, belli bir orta sınıfı yarattı. Bu ülkelerde de başta Çin olmak üzere, emlak balonları oluştu, borçluluklar arttı. Yani artık onlar da makro istatistikleri destekler durumda değiller. O bakımdan dünyada çok adaletsiz bir gelir ve servet dağılımı var. Zaten bu kavramlar zaman zaman karıştırılıyor. Servet dağılımı gelir dağılımının bir sonucu. İnsanın serveti, gayrimenkulünüz mü var, borsada yatırımınız mı var, cebinizde nakdiniz mi var, tahviliniz mi var, bunların toplamını oluşturuyor. Ama kişinin serveti eksi de olabiliyor. Benim cebimde 100 lira varsa, bankaya da 1000 lira borcum varsa, servetim eksi 900 lira demektir. Gelir dağılımı bozukluğu, birikimli olarak servet dağılımına yansıyor. Bir kişi işsizse, borçlanarak hayatını sürdürüyorsa, hem gelirden pay almıyor, hem de borçlandığı için serveti eksi oluyor. Veya bir kişi ayda 2300 lira  kazanıyor ama ayda 3000 lira harcıyorsa, her ay 700 lira borçlanıyor. Bir başkası 50 bin lira kazanıp 20 bin lira harcıyorsa, her ay 30 bin lira birikim yapabiliyor. Az önce bahsettiğimiz gibi, bir de ekonomi yavaş büyüyor ama borsalar yükseliyorsa, o kişinin borsadaki yatırımları, portföyünün değeri artıyorsa, o yıl çok ciddi bir gelir dağılımı bozukluğu var demektir. Yıllar arka arkaya eklendikçe, bir taraftan 100 milyar doları olan insanlar, bir taraftan da sıfır veya eksi varlığı olan insanlar ortaya çıkıyor. Bu da bir tarafıyla, servet sahiplerinin toplumsal patlamalar, terör, şiddet gibi olaylarla endişelenmesini getiriyor. Bir tarafıyla da, ‘’gated community’’ dediğimiz, inanılmaz bir güvenlik ağına sahip, toplumun geri kalanından kendini tamamen izole ettikleri rafine hayatlar yaşamaya çalışıyorlar. Bunun son dönemde gündeme gelen bir boyutu da, küresel iklim değişikliğinin belirgin hale gelmesiyle birlikte, zenginler, ‘’Hangi bölgelere göç edersek kendimizi kurtarırız, kendi sitelerimizde, köşklerimizde nasıl bir ekosistem kurarsak, dışarıdaki hava hareketlerinden, ısı değişimlerinden az etkileniriz’’ şeklinde bir uçurum meydana geliyor. Dünyadaki bu adaletsizlikler, bütün boyutlarıyla çok aşikâr bir şekilde kendini hissettiriyor. 

Pişirici: Kapitalistler ve siyasetçiler Davos’ta bir araya gelmişken, yoksulluk araştırmaları ile tanınan Oxfam, yine Davos’ta son raporunu açıklıyor. Ertesi gün veya aynı gün, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) Küresel İşsizlik Raporu’nu açıklıyor. Bunlara neden olanlar orada bir araya gelirken, bu raporların yine orada açıklanması bana hep komik gelmiştir. Ayna mı tutmaya çalışıyorlar kapitalistlere, bir etkisi oluyor mu  bilemiyorum. Oxfam raporuna göre son durumumuz nedir? Zannediyorum elinizde birtakım veriler var. Mevcut durumu onun üzerinden değerlendirebilir miyiz?

Kozanoğlu: Ona geçmeden önce kısaca şunu söyleyeyim: Aslında sizin de vurguladığınız gibi, Davos, İsviçre Alpleri’nde daha önceleri tüberküloz hastalarının temiz hava almak için gittiği küçük bir yerleşim. Ama sembolik boyutu, küresel elitlerin bir araya geldikleri ve kapitalizmin sorunlarını tartıştıkları bir zemin. Son yıllarda hep gerçekten sorunlar tartışılıyor. Artık üstü örtülemez biçimde çok ciddi sorunlar var. Bu bir anlamda, ILO’nun raporu, Uluslararası Finans Enstitüsü’nün raporu, şimdi elimde dünyada en çok izlenen iş dünyasının gazetesi Financial Times, Davos eki yayınlıyor. Yani bir şekilde, istatistiklerle, raporlarla, metinlerle küresel kapitalizm masaya yatırılıyor. Zaten Schwab da rüzgârın yönünü çok iyi tahmin eden birisi. ABD’de Aspen Forumu, Çin’de Boao Forumu, İtalya’da Ambrosetti Forumu gibi, dünyada yıllardır benzeri inisiyatifler geliştiriliyor. Ama bunlarının hiçbirinin etki gücü, Davos’a ulaşmıyor. IMF’nin bile raporunu Davos vesilesiyle güncellemesi bunu gösteriyor. Sorunlar dile getiriliyor, çözümler öneriliyor ama hiçbir gelişme yok. Zaten Davos’ta geçtiğimiz yıl en fazla dikkati çeken figür, İsveçli genç aktivist Greta Thunberg’di. ‘’Evimiz yanıyor’’ demişti geçen yıl. Trump katılmamıştı. Bu sene Trump da Thunberg de Davos’a katıldılar. Thunberg, geçtiğimiz yıldan bu yıla hiçbir gelişme olmadığını, karbon salınımlarında olumlu bir istatistik olmadığını belirtti. Trump, felaket tellallarının ortalığı karıştırdığından, yanlış bilgi verdiğinden şikâyet etti ama artık üstü örtülemez bir şekilde, bu kendisini gösteriyor. 

Kısacası, Davos’un çok sembolik bir önemi var. Neler konuşuluyor, ne çözümler üretiliyor, bütün dünyanın gözü orada. Oxfam da yıllık raporlarını tam Davos dönemine getiriyor. Ama ilginç bir şekilde, daha evvel küresel elitler Davos’u teşhir etmeyi amaçlar ve Davos organizatörleri bu raporları görmezden gelirken, dün Dünya Ekonomik Forumu’nun sitesinde bütün rakamlar yayınlandı. Onlar da Oxfam Raporu’nu ve bunun yaratabileceği sorunları çok ciddiye alarak yaklaşıyorlar. 

İsterseniz rakamlardan biraz bahsedeyim. Hakikaten insanı hayrete sevk ediyor. Dünya’da 7,6 milyar insan var. Yüzde 1’inin serveti, yani 76 milyon kişinin serveti, aşağıdaki 6,9 milyar kişinin iki katı. Genellikle insanların geliri sıfır değildir ama serveti sıfır olabilir. 10 yıl sürekli geliriniz vardır, sürekli hepsini harcıyorsanız, servetiniz sıfır olur. En zengin 22 kişinin serveti, Afrika’daki tüm kadınların servetinden daha fazla. Bu istatistik de muhtemelen Kuzey Afrika’da, mağrip ülkelerinde -ki Afrika standartlarına göre gelirleri daha yüksektir- muhtemelen kadınların yüzükleri, kolyeleri, altın varlıkları bunun bir şekilde daha da vahim olmasını engelliyordur. 

Bu yılki Oxfam Raporu’nda, Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği konusu ve kadınların sorunu da öne çıkarılmış. Kadınlar-kızlar -bu şekilde ifade edilmiş- günde 12,5 saatlik bir bedelsiz iş görüyorlar. Yani emeklerini, bir karşılığı olmadan, çocuk bakımına, yaşlı bakımına, ev işlerine, engelli bakımına sarf ediyorlar. bir yılda 10,8 trilyon dolarlık bedelsiz emek ortaya çıkıyor. Dünya ekonomisinin yıllık üretiminin kabataslak 70 trilyon dolar olduğunu düşünürseniz, bunun 1/7’si hiçbir karşılık bulmuyor. Bu sadece bir gelir sorunu değil. İnsanların kendisini geliştirmesi de gelirle bağlantılı. Bir geliriniz yoksa evinizden çıkamazsınız, yeme-içmeyi bir yana bırakıyorum, parka gidemezsiniz, müzeye gidemezsiniz, kitap, gazete alamazsınız. O açıdan bu sadece gelir, servet adaletsizliği değil, insanların bilgisi, donanımı, dünyayı kavrayışı ile ilgili. Çok ciddi bir uçurum yaratır.

Beşinci madde ilginç: En zengin yüzde 1’in serveti, yüzde yarım vergilendirilse dahi, bunun büyük bir fark yaratacağı öngörülüyor. Bunu biraz sonra daha detaylı göreceğiz. Birinci madde; su, hijyen ve elektriğin, tüm dünya yurttaşlarına gidecek şekilde sağlanması, altyapının buna göre uygulanması. Çocuk, yaşlı ve engelli bakımının herkesin erişimine açık bir hale gelmesi. Bu da sosyal programların gerçekleşmesiyle bağlantılı. Örneğin İskandinav ülkelerinde böyle sosyal programlar olduğu için, kadınların işgücüne katılımı çok yüksek. Türkiye gibi ülkelerde, kadınların ya donanımı yetersiz, istese de işgücü piyasasında iş bulamıyor. Ya da böyle imkânlar olmadığı için, bunu paralı olarak gerçekleştirecek şekilde bir gelirleri olmadığı için… Şöyle bir örnekle açıklayayım. Profesyonel, ayda 10 bin TL kazanan bir kadın, çocuğunu rahatlıkla bir kreşe verebilir veya yaşlı bir yakını varsa ona bakıcı tutabilir. Ama zaten işgücü piyasasında karşılığı 2000 lira olan bir insanın böyle bir lüksü yoktur. Muhtemelen o 2000 liralık işi bulması da zordur. 

‘’Serveti, yüksek gelirleri ve küresel vergilerdeki açıkları vergilendirin’’ deniliyor. Aslında bu, dünyada çok gündeme gelen bir konu. Özellikle, teknoloji devleri, Facebook, Amazon, Google gibi şirketlerin çok düşük vergiler ödedikleri, ödedikleri vergilerin yüzde 85-90’nını da, merkezleri ABD olduğu için, -Amerika’da diğer ülkelerdeki kadar fazla vergi kaçıramıyorlar- Amerika’da ödüyorlar. Özellikle Avrupa Birliği bu konuda ciddi önlemler almaya başladı. 

Üçüncüsü, ev işleri yapanlara yaşanacak ücret ödenmesi. Türkiye’de de, başka ülkelerde de evinden sosyal hizmetleri sürdürenlere ilişkin bir kısım programlar var. Madem insanlar böyle bir emek sarf ediyor, karşılığını bulması, bunun yaygınlaştırılması.

Dördüncüsü, ev işleri yapanların, karar mekanizmaları içinde yer alabilmeleri. Çünkü insanlar evlerine çekildiği zaman, toplumsal hayatın dışında kalıyor. Sivil toplum kuruluşlarına katkıda bulunamıyor. Bu insanlar seslerini duyuramıyor. Zaten dünyada genel olarak şöyle bir sorun var. Buna Trump da iyi bir örnektir. Parayı ve serveti elinde bulunduranlar, politik güç de elde edebiliyorlar. Lobicilik faaliyetleri yapabiliyorlar. Medya onları öne çıkartıyor. Dünya Bankası’nda bu konuda çalışmalar yapan Branco Milanović -şimdi öğretim üyesi olarak çalışıyor- küresel gelir ve servet adaletsizlikleri ile ilgili rakamları en belirgin şekilde teşhir eden bir araştırmacı. Kendini burjuva demokrasisi olarak nitelendiren ülkelerin de, Çin, Rusya benzeri devlet kapitalizmine doğru gittiğini söylüyor. Tezi şu: Ekonomik gücü elinde tutanlar, bununla politik güç elde ediyorlar. Çin gibi ülkelerde politik gücü elde edenler, bu güçlerini ekonomi alanında da uyguluyorlar. Böylelikle, her iki ayrı sistemde, birbirine benzer bir manzara ortaya çıkıyor. Yani ‘’Servetim var, politik gücüm de var. Politik gücüm var, servetim de var’’ şeklinde. Batı toplumlarının, Rusya, Çin gibi ülkeleri otoriter toplumlar olarak nitelendirmelerinin maddi temelleri ortadan kalkıyor. 

Beşincisi, ev işlerinden kadınları, kızları sorumlu gören seksist önyargıların aşılması. Orada istatistikler de var. Bunu çok düşük oranda erkekler de üstlenmekle birlikte, bu çok yüksek oranda kadınların sorumluluğu olarak görülüyor. Bu da gelir açısından… Çünkü geliriniz düşükse, aile ortamında bile sözünüz daha az dinlenir. Kendinizi daha az geliştirirsiniz. Dışarı çıkmadığınız için, toplumsal hayatta, siyasi yaşamda yer almazsınız. 

Altıncısı da, bunlara çözüm olarak, kreş ve çocuk bakımı kuponları dağıtılarak, bakım hizmetlerinin ev dışında yapılmasının olanaklarının yaratılması, işyerlerinde özellikle kadınlara esnek çalışma saatlerinin tanınması, ücretli izin olanaklarının yaygınlaştırılması şeklinde sıralanması.

Aslında bu tartıştığımız konuların hepsi birbiriyle çok iç içe. Teknolojinin getirdiği sorunlar. İnsanlar bunu en çok Uber’den biliyorlar. Bir uygulama vasıtasıyla, müşterilerle araç sahiplerini bir araya getiriyor. Bunun benzerleri çok değişik sektörlerde de var. Ama bu uygulamalar, kişilere parça başı belli bir gelir sağlasa da, genelde sosyal hakları olmayan, sağlık hakkından yararlanamayan, ücretli izin, emeklilik gibi hakları bulunmayan güvencesiz bireyler yaratıyorlar. ‘’Gig economy’’ diye sunulan, insanların esnek bir şekilde çalışabildiği, ‘’sinemaya git, çık, arabanı kullan, parka git çocuğuna zaman ayır, çocuğunu kreşten al, eve getir, sonra arabanı kullan’’ gibi çok daha mutlu, esnek bir yaşam tarzının olanaklarını yarattıkları şeklinde bir reklam yapılıyor. Ama fiiliyata bakıldığında, insanların ‘’Nerede bir iş bulurum’’ diye, sekiz saatlik çalışma süresi içinde değil de, cep telefonlarından sürekli iş bekledikleri, gelirlerinin düzensiz olduğu, sosyal haklardan, izinden yararlanamadığı için… Yani, sanayi kapitalizminin getirdiği, haftada beş gün sekiz saat çalışma, sosyal haklar, emeklilik hakları şeklindeki tasarımın artık geride kaldığı ve insanların kendini daha güvencesiz ve korunaksız hissettiği bir dünyaya doğru gidiliyor. 

Pişirici: Bunun bir sonu olabilir mi? Francis Fukuyama’nın ‘’Tarihin Sonu’’ deyip, kapitalizmin zaferini ilan ettiği günden bugüne, neoliberal iktisat politikalarıyla, siyaset politikalarıyla gelinen yer, Davos Manifestosu. ‘’Duvara tosladık, işin rezilliği çıktı. Kendimize çeki düzen verelim’’ haline gelmiş durumda. Kapitalizm için hep, ‘’Krizi kendi yaratır, krizin çözümünü de kendi üretip yoluna devam eder’’ denilir ya… Bu manzara, yine yoluna devam edebilecek gibi mi görünüyor? Oxfam’ın, ILO’nun, IMF’nin raporlarıyla ortaya konulan manzara buna mı işaret ediyor? Kapitalizm buradan çıkabilecek midir yine? Yoksa bir yol ayırımında mıyız?

Kozanoğlu: Kapitalizmi telaffuz edenler, genellikle kapitalizmi eleştirenlerdir. Şimdiye kadar böyleydi. Kapitalistler pek ‘’Biz kapitalistiz, kapitalizm iyidir’’ demez. Bunu, solcular, sosyalistler, sol sosyal demokratlar dile getirir. Şimdi kapitalistlerin kendileri de bunu itiraf ediyor. Amerika’daki Dış İlişkiler Konseyi (Council on Foreign Relations), dünyadaki en etkili düşünce kuruluşlarından biridir. Dış İlişkiler Konseyi tarafından yayımlanan Forreign Affairs dergisinin son sayısının kapağı, ‘’Kapitalizmin geleceği.’’ Yani kendileri de kendi geleceklerinden endişeliler.  

Bu dönüşüm, kitlelerin gücüyle, örgütlenmeleriyle, talepleriyle kapitalizmi zorlamalarıyla gerçekleşse, daha yerinde olur bana göre. Bunun belli işaretleri de var. Davos öncesinde Amerika gibi bir yerde, yine bir araştırma açıklandı, sosyalizmi onaylayanların oranı, kapitalizmi onaylayanlardan daha fazla. Özellikle gençler arasında bu oran çok daha belirgin. Burada şunun altını çizmekte yarara var: Sosyalizmi kapitalizme göre daha yakın bulanların çoğunluğu, -üniversitelerde öyle bir ortam olmadığı için, sosyalizm fikri medyada da insanlara çok fazla ulaşmadığı için- enine boyuna sosyalizmi düşünmüş, programatik hedefleri koymuş, sosyalizmin tarihini, ideolojisini incelemiş olduklarından değil ama Bektaşi’nin dediği gibi, ‘’Bundan kötüsü olmaz’’ diye düşündükleri için. 

Fukuyama’nın ‘’Tarihin Sonu’’ kitabı, -aslında o, kalın, felsefi bir kitaptır ama bir slogana indirgenmiş- 80’li yılların sonu, 90’lı yılların başını algılamak için ciddi bir anahtardır. 89’da Berlin Duvarı’nın yıkılması, 91’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının üzerinden 30 yıl geçti. O gün doğanlar, bugün 30’lu yaşlara geldiler. Onlar için bir komünizm umacısı eskisi kadar etkili değil. Bir de kapitalizmin genel varsayımı -özellikle Amerika’da çok belirgindir- her kuşak, bir önceki kuşaktan daha yüksek maddi olanaklara kavuşur, yaşam standartları yükselir. Bunda da büyük bir duraklama var. Amerika’da ortalama üzerinden bunları değerlendirmek sakıncalı. Medyan, yani ortanca üzerinden, nüfus 300 milyonsa, 150 milyonuncu insanın gelirinde ve yaşam standardında uzun dönemdir bir gelime olmadığı görülüyor. O nedenle, evet, umut verici gelişmeler var ama bunun, muhalefetin sistem karşıtı örgütlenmelerini zorlamasıyla yapılması ihtimali daha düşük görünüyor. 

İki temel konuda, gerek vergi konusunda, gerekse küresel ısınma konusunda, tek tek ülkelerin, tek tek şehirlerin yerel yönetimlerinin attıkları adımlar sınırlı oluyor. Çünkü sonuçta sermaye, vergi nerede düşükse oraya gidiyor. Sosyal haklar nerede sınırlıysa oraya gidiyor. Ekolojik standartlar nerede gevşekse oraya gidiyor. O nedenle, gerek bu vergi konusunun ki vergi cennetlerinin önünün tıkanması hiç zor bir konu değil, gerekse küresel ısınma konusunun, ancak uluslararası, küresel inisiyatiflerle adım atılması lazım. Zaten küresel iklim değişikliğine ilişkin, Birleşmiş Milletler’in “İklim Değişim Komitesi” en yetkili zemin. Onlar da çok büyük bir tehlikeye işaret ettiler. Özellikle geçen yılki raporlarında, 2020’den başlayarak, her yıl karbon salınımları %5 azaltılarak, 2030’a kadar gidilmediği takdirde, 2030 yılında küresel ısınmanın, 1,5 derece eşiğini geçeceğini öngörüyorlar. Bu 1,5 derece eşik, birçok araştırmacı açısından, geri dönülemez bir noktaya gelinmesi anlamına geliyor. Onun için, Trump gibilerinin ‘’Felaket tellalları karamsar düşünceler yayıyorlar’’ ifadesinin hiçbir bilimsel temeli ve hiçbir karşılığı yok. Ama ne yazık ki, dünyada, Trump gibi, Bolsonaro gibi, popülist söylemlerinin içine bir de ekoloji konusunu katan, bu konuda bilime, akla, araştırmalara hiç uygun olmayan, yanlış izlenimler veren figürler var. 

Pişirici: Hocam çok teşekkür ederim katıldığınız için, değerlendirmeleriniz için.

Kozanoğlu: Ben teşekkür ederim, sağolun.

Pişirici: Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos Zirvesi’ndeki manifestoda ifadesini bulan kapitalizmin, kapitalistlerin endişelerini, bu endişelerin yerinde olup olmadığını, bu özel yayında, Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ile değerlendirmeye çalıştık. Umarız izleyiciler için zihin açıcı olmuştur. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus