“İslami” 28 Şubat’ın arifesinde

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

40 yıldır varlığını sürdüren, 28 Şubat döneminde bile başına bir şey gelmeyen, adı Ahmet Davutoğlu ile özdeşleşmiş Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyum atanması İslami kesimin bir bölümünde ciddi rahatsızlığa yol açtı. Sıranın kendilerine gelebileceği düşüncesiyle ses çıkaranların bir sonuç alabilmeleri mümkün mü?

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Ahmet Davutoğlu’nun da kurucularından olduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na nihayet kayyum da atandı. Aslında İstanbul Şehir Üniversitesi’ne devletin el koyduğu andan itibaren, Şehir Üniversitesi’nin arkasındaki kurum olan Bilim ve Sanat Vakfı’nın da başına bir şeyler geleceği belliydi. Hatta, bir ay önce, Şehir Üniversitesi hakkında yaptığım değerlendirmede bu ihtimalden bahsetmiştim — ki o ihtimali vakıftan bazı isimler bana aktarmıştı, böyle bir şeyden kaygılanıyorlardı ve sonunda oldu, işler karıştı. Şöyle karıştı: İslamî camia içerisinde bazı kurumlar ve şahıslar, “Bu kadarı da fazla” demek zorunda hissettiler kendilerini. Karar gazetesi bu tepkileri “Türkiye’yi ayağa kaldırdı” diye vermiş; ama öyle Türkiye’nin ayağa kalkmışlığı yok benim gördüğüm kadarıyla. İslamî camianın birtakım kurumları, vakıfları, dernekleri ve bazı şahsiyetleri bu konuda açıklamalar yaptılar; ama henüz Türkiye’nin önemli İslamî cemaatlerine bağlı –AKP’ye yakın olduğunu bildiğimiz– vakıflardan, derneklerden bir itiraz gelmedi. Şu âna kadar çıkanlar, daha çok cemaat dışı birtakım yapılar. Mesela ÖNDER İmam Hatipliler Derneği, ÖNDER bu açıklamaları peş peşe yayınladılar. Duydukları rahatsızlık, “Vakıf kültürümüz yıpratılmamalı” şeklinde dile getirilmiş ve bunun kaygı verici bir gelişim olduğunu söylemişler, “hukukî zeminler gözden geçirilmeli” demişler. Diğer açıklamalara bakıyoruz; mesela İstanbul Platformu’nun yaptığı — ki içinde Aksa Eğitim ve Dayanışma Vakfı, İHH, İnsan ve Medeniyet Hareketi, İstikamet Vakfı, Mazlumder, Medeniyet Vakfı, Ümran Hareketi gibi kurumlar var. Olay şu aslında: Darbe girişiminin ardından OHAL şartlarında Fethullahçıların okullarına el konulmasına –özellikle üniversitelerine el konulmasına– yönelik olarak birtakım hukukî düzenlemeler yapıldı. Bu hukukî düzenlemeler sonucunda bu üniversitelerin bağlı olduğu vakıf vs. gibi yapılara da devletin el koyabilmesi kanunlaştırıldı. Şimdi yapılan bütün açıklamalara baktığımızda deniyor ki: “Evet, böyle bir kanun var ve bu kanun Bilim ve Sanat Vakfı’na uygulanıyor; ama uygulanmaması lâzım. Çünkü bu kanun, FETÖ’cüler için yapılmıştı”. Şöyle bir tespiti var mesela İstanbul Platformu’nun: “Kanuna dayansa da, Anayasa’ya ve temel hak ve özgürlüklere aykırı olup, açık bir hukuksuzluk”. Bu kanun uzun zamandan beri var, kimse sesini çıkarmamış, Anayasa’ya aykırı olduğunu söylememiş; ama ne zamanki Bilim ve Sanat Vakfı’na dokunulduğunda ses çıkarılıyor. Diğer açıklamaların hepsine baktığımızda şöyle bir hava var: “Bu yapılan, İslamî camiada rahatsızlık yarattı”. Yani bunun meali; başkalarına uygulanacak birtakım yasal düzenlemeler olabilir, biz bunlara ses çıkarmayız, hatta bundan memnun da olabiliriz; ama bu bizi yaralamamalı. Mesela Yedi Hilal adına yapılan açıklamada diyor ki: “Özellikle İslamî camianın vicdanı yaralanmıştır”. Yani, İslamî camianın vicdanı yaralanmayacak olsa, ses çıkarılmayacaktı, “İslamî vakıflara yapılan bu uygulamalar toplumsal sorumluluğun, gayretin bugünden yarına meşruiyetini zedeleyecektir”. Bu aslında ileride olacak tehlikeye dikkat çekiyor. Onun için ben bu yayına “İslamî” 28 Şubat’ın arefesinde dedim. Eğer Bilim ve Sanat Vakfı’na devlet el koyduysa, aynı devlet –yöneticileri değişebilir ya da aynı kalabilir– her vakfın malına, faaliyetlerine vs. sınırlama getirebilir, el koyabilir. Ahmet Davutoğlu yaptığı yazılı açıklamada şöyle demişti: 

“Bu yapılanlar vakıf geleneğine, örgütlenme özgürlüğüne, düşünce ve ifade hürriyetine, sivil topluma yapılan bu darbe, kimsenin aklına bile getirmek istemediği pratiğin önünü açmaktadır.” 

Bu nedir? İslamî kurumlara devletin çökmesi, böyle bir pratiğin önünü açması. Zaten aynı yazılı açıklamada ilginç bir husus var; Ahmet Davutoğlu, “Biz bu vakfı 12 Eylül şartlarında kurduk başımıza bir şey gelmedi. 28 Şubat’ta çok bekledik kapımızı çalan olmadı, kimse gelmedi. 28 Şubat’ta ‘Gelsinler ve bizi gerekirse dersten alıp götürsünler’ dedik, kimse gelmedi. Ama şimdi geldiler”. Evet, burada sanki olay, Ahmet Davutoğlu-Tayyip Erdoğan meselesiymiş gibi gözüküyor, tabii ki bu boyutu var. Davutoğlu ayrılmasaydı, ayrıldıktan sonra Erdoğan’a meydan okumasaydı ve Erdoğan’a karşı bir parti hareketine girişmesiydi, Şehir Üniversitesi’nin ve Bilim ve Sanat Vakfı’nın başına bunlar gelir miydi? Herhalde gelmezdi. Ama bu 40 yıllık vakfın –ki birçok açıklamada da söylendiği gibi– İslamî camianın son yıllarda yarattığı ender başarı öykülerinden birisi bu vakıf. Bunun başına bu kadar hoyratça devletin bunu getirebilmiş olması bazı çevrelerde infiale yol açtı ve Davutoğlu’nun da söylediği gibi, bazı açıklamalarda olduğu gibi, bu bir kapının açılması olarak yorumlanıyor ve bundan endişeleniliyor. Bu kapı nedir? 28 Şubat’ın bile yapmaya cesaret edemediğini acaba AKP iktidarı, Erdoğan iktidarı yapar mı? Bu soru çok ciddi bir şekilde önümüzde. Dünyada ve Türkiye’de bunun örnekleri çok var, örneğin: Almanya’da Kızıl Ordu fraksiyonunun –sol bir grup, malum– tasfiyesi ve cezaevinde tutukluların ölü bulunması, Sosyal Demokrat iktidarı zamanında gerçekleşmişti. Türkiye’de Sivas Katliamı yapıldığı zaman CHP –o zaman SHP’ydi–, iktidarın bir parçasıydı. Yani sola yönelik, SHP’nin tabanına yönelik bir katliam, SHP iktidarı zamanında olunca yankıları da yansımaları da farklı oluyor. Burada da 28 Şubat’ta –ki çok acımasız göründü ve hâlâ 28 Şubat AKP tarafından da başları sıkıştığı zaman bir mazlumluk süreci olarak tanımlanır– bile olmayanın bugün AKP iktidarı döneminde olabildiğini bizzat Davutoğlu söylüyor, başkaları da söylüyor. 

Başkalarından biraz daha örnek verelim: Mesela Mehmet Görmez. Kendisi Diyanet İşleri’nin bir önceki başkanı. Görmez, şöyle diyor: 

“İslam ümmetinin bütün ocaklarına ateşler düştüğü ve mazlumların umudu Türkiye’nin yedi cephede bu ateşleri söndürmeye çalıştığı bir zaman [böyle bir dünya ve böyle bir Türkiye yok ama, bunu bir nevi bu söyleyeceklerine tepkiyi yumuşatmak için söylemiştir] diliminde Bilim ve Sanat Vakfı üzerinden yaşanan son gelişmeler hepimizi kaygı ve üzüntüye sevk etmektedir. Yetki ve sorumluluk sahibi tüm kardeşlerimizi bu meseleleri hukuk ve kardeşlik ahlâkı çerçevesinde halletmek üzere bir an önce harekete geçmeye ve inisiyatif almaya davet ediyorum.” 

Bir başka açıklama ise Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan –ki kendisi son dönem AKP iktidarının resmî yazarı gibi; en son hastalanıp hastaneye kaldırıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan onu ziyaret etmişti– mesela o çok sert bir tweet attı: 

“Bilim ve Sanat Vakfı meselesini siyasî mesele olarak gören ya kötü niyetlidir ya da anlama özürlüdür” ve bir önceki tweet’ini sildiğini –kimden geldiğini tahmin etmek mümkün– ama bu sözlerin arkasında durduğunu söylüyor. O tweet’i okuyorum: 

“İnsafa, vicdana, ahlaka sığmayacak vebali çok ağır bir vandalizm bu. Tam bir akıl tutulması, yüz karası. Siyaset üstü bir mesele bu”. 

Bütün bunların hepsine baktığımızda şöyle bir şey çıkıyor; kötü bir şey yaşanmış, İslamî camianın en güzide kurumlarından birisine el konulmuş, kayyum atanmış –bu çok kötü bir şey, devamı gelebilir–, peki kimi suçluyorsunuz? O yok, anonim. Yani bütün bunlar Türkiye’de –her şeyde olduğu gibi– bu olayda da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bilgisi, onayı olmadan olabilecek bir olay değil, bunu herkes biliyor, en iyi bilenler de bu kişiler. Ama tabii ki bu açıklamaların hiçbir yerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adı kesinlikle geçmiyor. Yine klasik, o AKP’den kopan partilerin yaptığına benzer bir şey; öznesi olmayan bir fiil var. Kayyum diye birileri var ve bunlar vakıfların başına oturuyorlar, kötü kayyumlar. Halbuki o kayyumlar daha önce Güneydoğu’da belediyelere oturdular ve buna hiç kimse ses çıkarmadı, hatta alkışladı. O dönemde imzası olanlardan birisi Ahmet Davutoğlu’nun bizzat kendisiydi. Zaten Davutoğlu’nun açıklaması –bence en kritik ve de en hazin cümlesi– şu: “Bu yaşananların toplumun her kesimini esir almaya çalışan bir hukuksuzluğun, kural tanımazlığın, benmerkezciliğin geldiği noktadır bu yapılan”. Tamam, güzel ama bir öncesinde kelimeler var: “En az dokuz aydır kamuoyu önünde dile getirdiğimiz gibi”. Yani Davutoğlu kendisi kopup yeni parti kurmaya başladığı zaman, dokuz ay öncesinden itibaren toplumun her kesimini esir almaya çalışan hukuksuzluktan, kural tanımazlıktan ve benmerkezcilikten bahsetmeye başlamış. Ama biliyoruz ki bunlar çok daha eskiye dayanan, Davutoğlu’nun da bir şekilde dahil olduğu süreçlerin bugün geldiği nokta. Çünkü Türkiye’de otoriter yönetiminin bugün geldiği noktaya gelmeden önce de sırada başkaları vardı: Kürtler vardı, solcular vardı, tabii ki Fethullahçılar vardı; Alparslan Kuytul aradan çıkarıldı, başka birtakım ses çıkarmaya çalışan İslamcı şahsiyetler dışlandı, ürkütüldü ve şimdi sıra şu ya da bu nedenle –tabii ki ayrıldığı için ve ayrı bir parti kurmaya kalktığı için– Davutoğlu’na ve Davutoğlu’yla isimleri özdeşleşmiş olan İstanbul Şehir Üniversitesi’yle Bilim ve Sanat Vakfı’na geldi. Demek ki herkesin bir sırası var ve belki de yarın sıra başkalarına gelebilir. Nitekim, sosyal medyada kim olduklarını bilmediğim ama araştırdığım kadarıyla, özellikle İmam-Hatip çevrelerinde çok popüler olan, İmam-Hatip liselerinde konferanslara çağrılan bir kişi –başkaları da illaki vardır–, devletin cemaatlerin köküne kibrit suyu dökmesi çağrısı yapacak kadar aleni bir şekilde, rahat bir şekilde konuşabiliyor. Mesela, bir sabah kalktığınızda bir bakıyorsunuz Gavs’a –gavs dediği Abdülbaki Erol, Menzil Tarikatı’nın şeyhi–, Cübbeli Ahmet Hoca’ya, Süleymancıların liderine kadar vs. isim listesi vermiş. Bunların hepsine devletin el koyduğunu, gözetim altına aldığını, yani sonuçta bunları tasfiye ettiğini görüyorsunuz, “Ne güzel olur” diye bunları yazıyor. Ben bunlardan herhangi birisinin hakkında bir gazeteci olarak, “Devlet buna niye sesini çıkarmıyor?” diyeyim, başıma gelecekler bellidir. Ama bakıyorsunuz kendini buralarda tanımlayan, İmam-Hatip liselerinin gözdesi olan isimler pekâlâ isim vererek, cemaat adı vererek, cemaat lideri adı vererek, “Devlet keşke bunlara operasyon yapsa” diyebiliyor. Böyle çarşının karıştığı bir ortamdayız. 

Burada da görülüyor ki aslında Erdoğan’ın İslamcılığı sadece kendisinin izin verdiği bir İslamcılık. Onun dışında herhangi bir şekilde, onun söylediklerinin dışında bir istikamete doğru seyreden, hele hele ona mesafe koymak bir yana, üstelik diyelim ki tavır alan, açıktan eleştiren insanların İslamcı olmaları aleyhlerine puan bile olabiliyor. Yani İslamcı olmayan birisinden gelebilecek aynı dozda eleştiriye daha toleranslı olabilecekken, İslamî camia içerisinden gelecek olan –gelen demiyorum, çünkü daha henüz gelmiş değil, demin de söylediğim gibi bütün bunların hepsi Erdoğan’ın adını vermeden yapılan açıklamalar– ki bu yapılan açıklamaların da benim bildiğim Erdoğan’ı çok ciddi bir şekilde öfkelendirmiş olduğunu tahmin ediyorum. Birtakım mekanizmalar bir şekilde herhalde devreye girmiştir, en azından başka kurumların bu zincire takılmaması için; başka vakıfların, derneklerin, hele hele cemaatlerin bu zincire kapılmaması için. Ama bir kere cin şişeden çıktı. Bilim ve Sanat Vakfı gibi 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın dokunmadığı bir yere dokuldu. Dokunulmak ne kelime? Devlet buraya el koydu. Üç –kim olduğunu bilmiyorum, çok da önemli değil– kişi buraya kayyum atandı, bundan sonra oradan ne çıkar? Bu vakfın 40 yıldır izlediği çizginin devamı falan gibi bir şeyin olabileceği yok ve bu pekâlâ diğerlerini de ezkaza, “Biz de yanlış bir şey söylersek bizim başımıza bir şey gelir mi?” duygusuna sevk etmiş durumda. Şöyle oluyor aslında, yapılan açıklamalara baktığımızda, şunu demeye çalışıyorlar: “Ya, ‘kol kırılır yen içinde’ diye bir şey vardı. Tamam, bunları sineye çekeceğiz, ama bu artık sineye çekilebilecek bir olay olmaktan çıktı” noktasındalar. Yani Bilim ve Sanat Vakfı’na devlet, görünür de olmayan bir yığın çileler çektirebilirdi, bunu bir şekilde sineye çekebilirlerdi. Ama işin içerisine kayyum atama girince artık olay bitiyor ve şöyle bir çığlık aslında bu: “Bunu nasıl sineye çekelim? Bunu da sineye çekersek biz kimiz, neyiz?” diyorlar. Aslında biz kimiz sorusu iyi bir soru; kendi bağımsızlıklarını, “İslamî camianın hayrına diyerek, içimizdeki sorunları düşmana malzeme yapmayalım, onun için dillendirmeyelim” diye diye bu sorunlar birikti ve bir yerden sonra artık daha fazla taşınamaz hale geldi. Ama hâlâ bu tutum devam ediyor; örneğin vakfa el konulmasının ardından bizim arkadaşlarımız, Medyascope’ta dün vakıf yetkililerinden yani eski yöneticilerden görüş almaya çalıştılar; hiç kimse görüş vermedi, vermek istemedi. Bizim bunu yapıyor olmamızdan mı rahatsız oldular? Niye rahatsız oluyorlar ki? Biz gazetecilik yapıyoruz; ama hâlâ bir tereddüt var, ufuk çaplı birtakım çığlıklar var, ama bu çığlıkların çok fazla etkisi olacağını sanmıyorum. Ahmet Davutoğlu’nun açıkça söylediği, diğerlerinin de bir şekilde ima ettiği, kimsenin aklına bile getirmek istemediği bir pratiğin önü açılmaktadır — açıldı bile, geçmiş olsun; ama bu pratik çoktan açılmıştı. Bu pratik, zaten siz Anayasa’ya aykırı olduğunu bildiğiniz birtakım kanunî düzenlemeleri nasıl olsa bize dokunmuyor diye meşru gördüğünüz anda zaten bu açılmıştı, buna siz de onay vermiştiniz, rıza göstermiştiniz. Sorun size dokunulduğu zaman bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu söylemek. Halbuki Anayasa’nın en temel ilkesi eşitlik ilkesidir. Eğer hakikaten bu kadar Anayasa’ya sadıklarsa baştan bu yasaların, yasal düzenlemelerin Anayasa’ya aykırı olduğunu, kime yönelik olduğuna bakmaksızın söylemeleri gerekirdi, böyle bir şey olmadı. Sonuçta sıra kendilerine geldiği zaman bir feryat var; ama bu feryattan bir şey elde edebileceklerini açıkçası sanmıyorum. En fazla, kurulan partiye ve kurulması söz konusu olan partiye belki biraz yönelirler; ama yine de hepsi –buna sesini çıkarmayan da dahil; cemaatlerin, cemaatlerin kurumlarının, ki çok ciddi kurumsallaşmalar var, şirketler, holdingler söz konusu bütün bunları zaten biliyorlardı, ama bunu pratikte de görüyorlar, ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Zaten çok temkinli gidiyorlardı, alabildiğine temkinli gitmeye devam edecekler. Ama sonuç olarak 28 Şubat’ta bile görmedikleri, tahayyül edemedikleri ya da tahayyül edip de yaşamadıkları şeyleri bizzat kendileri yaşamaya başladılar. Geçmiş olsun. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus