Geçmişten günümüze “FETÖ’nün siyasi ayağı”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

İktidar da muhalefet de birbirini “FETÖ’nün siyasi ayağı”na dahil olmakla itham ediyor. Peki gerçek ne?

Yayına hazırlayan: Sema Kızılarslan

Merhaba, iyi günler. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu dün partisinin Meclis’teki grup toplantısının öncesinde FETÖ’nün siyasî ayağını açıklayacağını söylemişti. Ama Suriye, İdlib gündemi belirleyince bunu erteledi. Haftaya açıklayacak. Ne söyleyeceğini tabii ki bilmiyoruz. Ama iktidar partisini suçlayıcı bir açıklama olacağını herhalde tahmin edebiliriz. Bu husus, “FETÖ’nün siyasî ayağı” diye tabir edilen –normalde ben FETÖ lafını kullanmak istemiyorum ama bu bir klişe oldu artık; benim tercihim Fethullahçılık demek, ama diyelim ki– FETÖ’nün siyasî ayağı hususu herkesin birbirine karşı kullandığı bir koz durumunda. En son MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli bu konuda çok ısrarcıydı ve herhalde CHP’yi köşeye sıkıştırmayı planlıyordu. O günlerde de Enver Altaylı, FETÖ’den tutuklu olan esrarengiz eski istihbaratçı Enver Altaylı’nın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir danışmanıyla görüşmeleri, ilişkisi olduğu haberleri çıktı. Muhtemelen Bahçeli’nin söyleyeceği şey de bununla bir şekilde alâkalıydı. FETÖ’nün siyasî ayağı var mı? Varsa bu ayakta neler var, kimler var? Fethullahçılar siyasette nasıl örgütlendiler? Bunlar aslında önemli sorular. Ama her iki tarafın da, yani iktidarın da muhalefetin de bu sorulara gerçek anlamıyla derinlikli ve tatminkâr cevap vermek arayışı içerisinde olduğunu açıkçası sanmıyorum. Çünkü Fethullahçılık, Fethullah Gülen ilk ortaya çıktığı andan itibaren siyasetle çok ilginç bir bağ kurmuştu. Dönem dönem değişik stratejiler izledi. Ama siyaseti hep gözetti. Ve siyasî partilere ayrı ayrı, siyasî liderlere ayrı ayrı stratejiler ve taktikler geliştirmiş olan bir kişidir. 1970’li yılların başlarında ilk ortaya çıktığında, o tarihte İslamî parti olarak tanımlanabilecek, Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Selamet Partisi vardı. Ama Türkiye’de İslamî cemaatlerin büyük bir kısmı, özellikle Fethullah Gülen’in de içerisinden çıktığı Nurcular Adalet Partisi’ni destekliyorlardı — merkez sağdaki partiyi. Milli Selamet Partisi’nin cemaatlerden desteği, ya da İslamî gruplardan desteği çok fazla değildi. Bazı Nakşibendi gruplar vardı; ama örneğin Nurculara ulaşamıyordu. Bu anlamda da Fethullah Gülen’in Nurculuktan çıkmış olması, kopmuş olması, o tarihte MSP’lileri sevindirmişti. Kısa süreli bir ilişkileri olduğu da biliniyor Fethullah Gülen’le. Ama çok kısa sürdü bu. Fethullah Gülen kendini partiler üstü bir kişi olarak tanımladı. Böyle bir pozisyonu tercih etti. Ve sessiz ve derinden faaliyetlerine, özellikle devletin içine sızmaya yönelik, devlete kadrolar yetiştirmeye yönelik faaliyetlerine ağırlık verdi. Siyasî partilerle açıktan, doğrudan bir ilişkiye girmedi; ama hep onları gözetti, hep onları takip etti. Ama esas olarak Fethullah Gülen’in devleti, hani bizdeki tabirle “derin devlet”i daha fazla gözettiğini söyleyebiliriz. Bunun bir nedeni 12 Mart askerî darbesinin ardından tutuklanması ve bir süre yatmış olması, askerî mahkemede yargılanmış olmasıydı. Bu onun canını çok acıtmıştı; bu nedenle de her zaman için öncelikle askeri ve asker ile beraber hareket eden kurumları gözetti. Bu nedenle de özellikle orduya sızmayı her şeyin önüne koydu. 12 Eylül 1980 askerî darbesinde Fethullah Gülen’in başına hiçbir şey gelmemiş olması –aranıyordu yasal olarak, ama Türkiye’de dolaştığı da biliniyordu–, başına hiçbir şey gelmemiş olması 12 Eylül’cülerle yapmış olduğu gizli bir mutabakattandır. Bu mutabakatı söylerken, Kenan Evren’le buluşarak yapmış olduğunu kastetmiyorum ama, 12 Eylül adına hareket eden bazı kişiler, Kenan Evren adına hareket eden bazı kişilerin Fethullah Gülen’le bir mutabakat içerisinde oldukları ve Fethullah Gülen’in de 12 Eylül’ü açıkça desteklediğini biliyoruz. Daha sonra tekrardan normalleşme başladıktan sonra Fethullah Gülen’in Turgut Özal’ın ANAP’ına yönelik bir ilgisi olduğunu da biliyoruz. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra Türkî cumhuriyetlerde örgütlenmeye önem verdi — ki Özal’ın da böyle bir perspektifi vardı, Türkiye’nin nüfuzunu oralara taşımak gibi bir perspektifi vardı, Fethullah Gülen’in de ilk okullarını orada açtığını biliyoruz. Bu anlamda Özal’la vizyonları birçok yerde örtüştü. Ama açık bir ilişkiye pek tanık olmadık. Fethullah Gülen’in siyasetçilerle açık bir ilişkiye girmesi 1990’lı yıllarla birlikte başlıyor. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın kurulması ve kendisinin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın fahrî başkanı olarak artık kamuoyunun önüne çıkması ve röportajlar vermesiyle beraber siyasetçilerle de görüştüğünü biliyoruz. Bu noktada akla ilk gelen tabii ki Tansu Çiller’dir. Tansu Çiller’le Fethullah Gülen’in çok yakın ilişkisi olduğunu, değişik vesilelerle bir araya geldiklerini biliyoruz. Tansu Çiller o dönemde yükselişte olan Refah Partisi’ni de dengelemek için Fethullah Gülen’den bir anlamda medet ummuştu. Bu anlamda Tansu Çiller tek değildi açıkçası. O dönemdeki diğer bazı merkez partileri de Fethullah Gülen’e kayıtsız değillerdi. Örneğin Bülent Ecevit. Bu çok ilginç bir olaydır. En çok konuşulan olaydır. Bülent Ecevit’in Fethullah Gülen’le çok yakın bir ilişkisi olduğunu biliyoruz. Fethullah Gülen de Bülent Ecevit’ten hep iyi bahsetti. Buradaki mesele, siyasî bir işbirliği boyutu tabii ki vardı, Refah Partisi’nin yükselişi vs.; ama Fethullah Gülen’in Nurculuktan gelme sağcı imajını kırmak istediği için Ecevit’le görüştüğünü tahmin edebiliriz. Ecevit’in de o tarihlerde dile getirdiği özgürlükçü laiklik, inançlara saygılı laiklik anlayışı kapsamında Fethullah Gülen’e önem verdiğini biliyoruz. Fethullah Gülen’in dışa yönelik hoşgörü, diyalog gibi çağrılarına da Bülent Ecevit çok ciddi bir şekilde inandı, samimi bir şekilde inandı ve değer verdi, önem verdi. Bence bu anlamda da bir anlamda çok sonradan kullanılan bir deyişle de Fethullah Gülen’in “kandırdığı” isimlerden biri oldu Bülent Ecevit. Refah Partisi normalde Fethullah Gülen’e hep mesafeli baktı. Erbakan Fethullah Gülen’e hiçbir zaman güvenmedi. Onu dış güçlerin bir uzantısı olarak gördü — başta ABD olmak üzere ki çok da haksız sayılmazdı. Ona karşı hep mesafeli oldu.  Zaten Fethullah Gülen de Refah Partisi’yle çok yakın olmak istemedi. Onun yerine Tansu Çiller, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel gibi isimlerle daha yakın olmayı tercih etti. Ama 94 yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara’nın Refah Partisi tarafından alınmasıyla beraber işin rengi değişti. Her iki tarafın da birbirine bir yakınlaşması olduğunu söyleyebiliriz. Bu Erbakan’ın çok istediği bir şey değildi. Ama doğal olarak böyle bir yakınlaşma oldu. Mesela Bank Asya’nın açılış fotoğrafı — o çok meşhurdur. Önde Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Tansu Çiller; Fethullah Gülen gerilerde kalmış, fotoğrafta da görülüyor — ki şu anda darbe girişiminin ardından Bank Asya’ya para yatırdığı için çok sayıda kişinin özgürlüklerinden olduklarını, işlerinden atıldıklarını biliyoruz. Ama Bank Asya’yı bir zamanlar beraber açmışlardı. Daha sonra aynı şekilde mesela Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak, Melih Gökçek’in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Fethullah Gülen’le değişik bir şekillerde –ki bunlar büyük ölçüde Fethullahçıların düzenlediği faaliyetler oluyordu, bu iftar oluyor, diyalog toplantıları oluyor, Abant toplantıları oluyor–, buralara icabet ettiklerini biliyoruz. Çok sayıda fotoğraf verildi. Ama bu ilişkiler hiçbir zaman çok ittifak şeklinde gitmedi — ta ki Ergenekon dönemine kadar. Tabii bu arada Fethullahçıların Türkiye’deki en önemli faaliyeti olan Abant toplantılarını ayrı bir yere koymak lâzım. Abant toplantılarına sonradan AK Parti içerisinde yer alacak olan birçok isim yoğun bir şekilde katıldı. Hatta bunun düzenleyicilerinden oldu. Bunlardan ilk akla gelen tabii ki şu anda en büyük FETÖ düşmanı olan isimlerden Prof. Burhan Kuzu’dur. Burhan Kuzu o tarihte siyasetçi değildi. Akademisyen kimliğiyle Abant toplantılarının düzenleyicileri arasındaydı; yani Fethullahçı olmayıp da orada önemli rol oynayan kişilerden birisiydi — ki başkaları da, mesela Ali Bardakoğlu, daha sonra Diyanet İşleri Başkanı oldu. Başkaları da vardı. Bir aşamadan sonra Refah Partili milletvekilleri de bu toplantılara katılıp, milletvekili kimlikleriyle ya da yönetici kimlikleriyle katılıp konuşmalar da yaptılar. Bülent Arınç bunlardan birisidir. Bülent Arınç’a çok yakıştırılır Fethullahçılık. Ama benim bildiğim, Milli Görüş kökenli olup Fethullahçı olan hemen hemen kimse yoktur. Ama Milli Görüş kökenli olup Fethullahçılarla iyi geçinen, iyi geçinmeye çalışan çok kişi olmuştur. Ama Fethullahçı diye tanımlanabilecek isimler Milli Görüş hareketinden pek çıkmaz. Bir dönem Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Fethullah Gülen’le belirli bir sayıda milletvekilini AKP listelerinden seçtirmek için konuştuğu biliniyor. Bunu zamanın Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil, Neşe Düzel’e bir röportajda anlatmıştı. İlk akla gelenler tabii ki İzmir Milletvekili İlhan İşbilen ve de futbolcu Hakan Şükür. Hakan Şükür Fehtullahçılık kontenjanından da girdi, ama istese tek başına Hakan Şükür olarak da girebilirdi. Sonra ilginç bir şey oldu. Aslında bu, FETÖ’nün siyasî ayağı meselesinin en kritik konusudur. Hakan Şükür işler kopuşa ve savaşa dönüştükten sonra tercihini Fethullah Gülen’den yana yaptı. Bu zaten Türkiye’de işleri karıştıran bir husus. Bir milat var. Bu milada göre Erdoğan ve iktidar partisi temsilcileri, insanları “FETÖ’cü ya da değil” olarak ayırıyorlar. Hakan Şükür mesela Emre Belözoğlu gibi yapsaydı, yani daha önce Fethullahçılarla kurduğu ilişkiler nedeniyle pişmanlık belirtip tercihini Erdoğan’dan yana yapmış olsaydı, şimdi ABD’de yaşamıyordu. Milletvekili olur muydu bilmiyorum, ama en azından televizyonlarda yorumcu vs. olarak kendisini görebilirdik. Tercihini Fethullah Gülen’den yana yaptı. Ve o nedenle de bir anlamda ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Birçok kişi için bu geçerli. Burada sorun nedir? Hangi tarihe kadar bu ilişkiler meşru, hangi tarihten sonra bu ilişkiler gayri meşru? Siyasî iktidar, gücü de elinde olduğu için, medya da kendi kontrolünde olduğu için bu miladı kendisi belirleyebiliyor. Kimi zaman bu milat 15 Temmuz darbe girişimi oluyor, kimi zaman bu milat MİT krizi zamanı –ki MİT krizinin başlangıcı 7 Şubat 2012’dir–, kimi zaman da dershane krizi — ki o da bir buçuk yıl sonra: Ekim 2013. Şimdi bunlardan hangisi iktidarın miladı? Duruma göre değişiyor. Önceki yapılan, kurulan ilişkiler meşru, doğal, haklı, isabetli olarak tanımlanıyor. Ama o tarihten sonra, bazı tarihlerden sonra kurulan ilişkiler gayri meşru, terör faaliyeti olarak tanımlanıyor. Şimdi elimizde ilginç bir örnek var. Bir meşhur fotoğraf var. O fotoğraf Pensilvanya’da çekilmiş bir fotoğraf. Sözcü gazetesinden Deniz Ayhan bunun bayağı bir tafsilatlı haberini yapmıştı. Burada 12 milletvekili, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 12 milletvekili Mayıs 2012’de gidiyorlar. Boston’da Fethullahçıların bir toplantısına gidiyorlar, kültür günleri. Yani bir kafile halinde. 12 milletvekilinin ABD’de Fethullahçıların bence uyduruk bir toplantısına böyle gitmiş olmaları zaten başlı başına olayın ne kadar vahim bir boyutta olduğunu bize gösteriyor.  Boston’dan sonra tabii ki bir de Pensilvanya’ya uğruyorlar. Çok yakın değil, çok uzak da değil. Bir şekilde uğruyorlar ve orada Gülen’le buluşuyorlar. Gülen’le ikindi namazını birlikte kılıyorlar ve fotoğraf çektiriyorlar büyük bir gururla. Halbuki bu olaydan bir iki ay önce Fethullahçılar MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklamaya kalkmışlardı. Çok ciddi bir kriz yaşanmıştı. Bu krize rağmen bu fotoğraf çekildi. Ve sonra 2015’te bu fotoğraftaki 12 kişiden 4’ü yeniden milletvekili seçildi. 2018’de ise bu 12 kişiden 7’si yeniden aday oldu, 5’i seçildi. Mesela Aksaray milletvekili İlknur İnceöz, mesela Burdur Milletvekili Bayram Özçelik, Siirt Milletvekili Osman Ören, İstanbul Milletvekili Vedat Demiröz, Kayseri Milletvekili İsmail Taner. Ve bu kişiler bugün itibariyle tabii ki FETÖ düşmanı. Kendilerine sorulduğu zaman o tarihte bu toplantıya partinin bilgisi dahilinde katıldıklarını söylemişlerdi tabii. Boston’daki toplantıya, Fethullahçıların toplantısına partinin izniyle ve bilgisiyle gidiyorlar. Ardından Fethullah Gülen’le –ki herhalde o zaman hepsi kendisinden “Hocaefendi” diye bahsediyordu– onun ziyaretine gidiyorlar, hacca gider gibi. Ondan sonra da yıllar sonra her taşın altında FETÖ’cü arayanlar kervanına katılıyorlar. Şimdi bu olayın bir yönü. Hangi tarih? Bunlara, bu milletvekillerine milat MİT krizi olarak yapılmıyor. Belki dershane krizi, yani Ekim 2013, işlerin iyice kopmaya başladığı, 2013 sonları konuluyor. Ama biliyoruz ki birçokları, AKP’de milletvekilliği, bakanlık yapan birçokları 17-25 Aralık sürecinde bile Fethullah Gülen’le ilişkilerini tam kesmediler, hasmâne bir ilişkiye girmediler; çünkü hatırlayacaksınız, o tarihlerde işler o kadar sert gidiyordu ki neyin ne olacağı belli değildi. Yani Erdoğan orada yanlış taktiklere ve yanlış stratejilere başvursaydı, cevabı tam olarak veremeseydi, belki de iktidarı kaybedecekti. Ve dolayısıyla birçok AKP’li o tarihte ne olur ne olmaz diye çok açık pozisyon almadı. Böyle bir olayı yaşadık. Ve 17-25 Aralık bu anlamda bir dönüm noktasıdır, 17- 25 Aralık’ta muhalefetin birçok unsuru, ana muhalefet partisi CHP de dahil olmak üzere bu suçlamaların vahametinden hareketle Fethullahçılara daha yakınlaştılar — ki bunlardan birisi de MHP lideri Devlet Bahçeli’dir. Onun Fethullahçılara yaklaştığını söylemek çok doğru olmaz, şahıs olarak; ama onların argümanlarını büyük ölçüde benimsemiş olduğunu ve o dönemdeki suçlamalara, yolsuzluk suçlamalarına açık destek verdiğini biliyoruz. O meşhur “Saatimi 17:25’te durdurdum” fotoğrafını –ki bunu Can Dündar kendisini ziyaret ettiğinde göstermişti–, o fotoğrafı çektirmişti. Şimdi miladı 17-25 Aralık olarak koyarsanız da yine bu sefer birçok kişi gidiyor. Ama şimdi anladığım kadarıyla siyasî iktidar burada miladı darbe girişimi olarak koymak niyetinde. Darbe girişimi olarak koyduktan sonra baktığımız zaman, Fethullahçıların açıkçası hiç de doğru dürüst bir siyasî ayağı falan kalmış değil. Var olan birtakım insanlar ayıklandı. AKP yöneticileri kendileri ayıkladıklarını söylüyorlar. Ama tutuklama falan pek olmadı. Bir kısmı ülkeyi terk etti vs. An itibariyle Fethullahçıların görünürde siyasî ayağı yok. Ama orduda, poliste hâlâ operasyonların sürdüğünü göz önüne alırsak, Fethullahçıların, baştan itibaren gizli örgütlenmeyi ilke edinmiş Fethullahçılığın pekâlâ hâlâ siyasette ilişkileri olduğunu kabul etmek lâzım. Ama baktığımız zaman, bir zaman hep birlikte herkes bir şekildeydi — HDP dışında bildiğim kadarıyla, HDP’yi karşılarına aldıkları için ona yönelik bir faaliyet yaptıklarını sanmıyorum; ama yine de Fethullahçılar belli olmaz, HDP’nin içerisine de birilerini sızdırmak ya da oradan birilerini bir şekilde devşirmek için çalışmış da pekâlâ olabilirler. Ama onun dışındaki tüm partilerle bir şekilde ilişkileri vardı. Ve şunu özellikle unutmamak lâzım: Bir dönem Türkiye’de Fethullahçılık o kadar büyük bir güç haline gelmişti ki, özellikle Anadolu’da onlara rağmen siyaset yapmak birçok yerde, özellikle taşrada mümkün değildi. Dolayısıyla birçok siyasetçi –AK Partili olabilir, MHP’li olabilir, diğer partilerden olabilir–, Fethullahçılarla bir şekilde iyi geçinmek zorundaydı. Şunu da çok iyi biliyoruz: AKP’yle ittifak döneminde önleri sonuna kadar açılmıştı. Yurtdışındaki bütün elçilikler vs. Fethullahçıların hizmetine koşulmuştu. Türkiye’de de benim bildiğim belediye başkanları, bakanlar vs., danışmanlarını, özellikle basın danışmanlarını, önemli bürokratlarını Fethullahçılardan seçmeyi tercih eder olmuşlardı. Tabii burada çok önemli bir parantez açmak lâzım. Erdoğan belli bir dönemde araları ne kadar iyi olursa olsun Fethullahçılarla hep bir mesafe koydu. Çok iyi hatırlıyorum, yıl 2005 veya 2006 olması lâzım, öyle bir tarihte, Hüseyin Gülerce –ki şu anda kendisi en büyük FETÖ avcılarından birisi–, peş peşe yazılarında adını vermeden Erdoğan’ın kendilerine mesafeli olduğunu ve bunun kendilerini rahatsız ettiğini yazdı. Ben onu o tarihte, çalıştığım Vatan gazetesinde bir şekilde deşifre edip manşete çıkartmıştım. Kendisiyle daha sonra konuştuğumda da yazdıklarımın doğru olduğunu söylemişti. Erdoğan’a böyle bir tür mahalle baskısı uygulamışlardı. Örneğin şunu diyorlardı: Yurtdışına o kadar çok çıkıyor Başbakan Erdoğan, ama okulları ziyaret etmiyor ya da havaalanında kendisini karşılamaya Türk okulları –Türk okulları dedikleri, Fethullahçıların okulları tabii ki– heyetlerinin gelmesini istemiyor. Bundan çok ciddi bir rahatsızlıkları vardı. Açıkçası şöyle bir olaydı bu: İki taraf birlikte hareket etti, ama asla birbirine güvenmedi. İki taraf da, Fethullah Gülen de Erdoğan da asla birbirine güvenmedi. Fethullah Gülen’le Erdoğan’ın bu süreçte doğrudan ilişkilerini de ilginç bir şekilde kuranlar genellikle Fethullahçı gazetecilerdi. Uçağına aldığı gazetecilerle Erdoğan mesajlarını Fethullah Gülen’e iletirdi — ki bunların başında Ekrem Dumanlı gelir, şu anda Amerika’da kendisi, kaçtı. Onlarla kurardı. Ama belli bir tarihte bu ilişkinin kopması kaçınılmazdı. Şimdi koptuktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi geçmişin üzerine bir sünger çekilmek isteniyor. Geçmişin üzerine sünger çekilmesi çok doğru değil. Ama geçmişte yapılan her şeyin bugün aynen devam ettiğini iddia etmek de doğru değil. Dolayısıyla bu “FETÖ’nün siyasî ayağı” meselesi çok su kaldırır ve gerçek anlamda araştırılması vs. aslında hiç kimsenin istemeyeceği bir şeydir. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus