Olmamış, olacağı da meçhul bir darbenin mağduriyet kuyruğu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Engin Deniz İpek

Merhaba, iyi günler, iyi haftalar. Bazı konular var, ya da sorular var. Aslında bunların üzerine konuşmayı çok doğru bulmuyorum, ama ne zamandır hep bu sorular bir şekilde karşımıza çıkıyor. Mesela birisi, bir şekilde Türkiye’de bir iç savaş ihtimali olup olmadığı sorusu. Bir diğeri son dönemin en yaygın sorularından birisi: “Erdoğan seçimi kaybederse bırakır mı?” sorusu — içeride ve dışarıda çok sorulan sorular. Bu sorulara cevap vermek, bunları konuşmak aslında bu noktaları, bu konuları bir şekilde normalleştirmek ve meşrulaştırmak anlamına geliyor ve bunları konuşmanın çok doğru olduğu kanısında değilim. Normal şartlarda, Türkiye’de demokrasi varsa, seçimle kaybeden seçimle gider. “Türkiye’de iç savaş ihtimalini konuşmak, böyle bir şeyi isteyenlerin işine yarar” diyerek çok fazla üzerine gitmek istemiyorum ya da bu soruları çok fazla gündeme almak istemiyorum. Şimdi bunlara bir başkası eklendi: Darbe meselesi. Bu da böyle bir soru ve sorun. Bunu da aslında çok konuşmamakta yarar var. Ama bu pazartesi sabahı itibariyle dört bir yandan bu darbe meselesinin Türkiye’nin gündemine oturduğunu görünce, bir şekilde bunu ele almak mecburiyetini hissettim. Darbe olur mu olmaz mı tartışmasından ziyade başka bir şey tartışmak lâzım. Böyle bir olay niye gündeme geliyor? Bence esas olarak gündeme gelmesinin en önemli nedeni, ilkin, siyaseti yorumlayan, yorumlamak isteyen, analiz yapmak isteyen insanların birbirinin benzeri konulardan artık bunalmış olmaları ve hep aynı şeyleri söylüyor olmaları ve yeni bir tartışma konusu arıyor olmaları. Bu anlamda darbe spekülasyonunun her zaman öteden beri bir cazibesi vardır. Birbirinden farklı kişilerin bu olayı bir şekilde gündemlerine aldıklarını görüyoruz. İsimlerini saymaya gerek yok, özellikle internet medyasında çok var. Ama var olan hükümet yanlısı medyada da çok var. Ama en önemlisi Erdoğan’ın kendisi. Erdoğan’a soru sorulduğu için bu var. Sorunun bir hikâyesi var. Aslında bu darbe tartışmalarının başlangıç noktası, Amerika’da Rand Corporation denen, Amerikan ordusuna, daha çok da hava kuvvetlerine iş yapan bir araştırma kuruluşunun Türkiye ile ilgili raporunda böyle bir cümlenin geçmiş olması. Orta kademedeki subaylara atfen böyle bir ihtimal söylüyor. Ama Türkiye’de “Her şey Amerika’dan belirlenir, ABD’den belirlenir” mantığı olduğu için de bu olay alabildiğine köpürtülüyor. 

Erdoğan, Pakistan dönüşünde uçakta kendisine bir gazeteci –gazeteci diyorum ama soruyu aktardığım zaman bunun nasıl bir gazetecilik olduğu ayrı bir soru işareti–, bir soru soruyor kendisine. Sorunun referansı Enver Altaylı davasının iddianamesi. Enver Altaylı, başlı başına çok ilginç bir kişilik. Türkiye’de milliyetçi hareketin, Türkçü hareketin çok iyi bildiği bir kişilik. Orta Asya’da Özbekistan’da faaliyet yürüten birisi. Millî İstihbarat Teşkilâtı ile bağı var. MHP ile geçmişte bağı vardı. Değişik dönemlerde değişik şekillerde gündeme gelen esrarengiz bir şahıs kendisi. En son olarak da Fethullahçılık ile alâkası nedeniyle tutuklandı ve nihayet iddianamesi çıktı. Bu iddianamede, Enver Altaylı’nın Fethullah Gülen ile çok yoğun bir ilişkisi olduğu görülüyor. Bu iddianamede bir de ilginç bir husus var: Enver Altaylı’nın çok irtibatta olduğu ülkücü bir kişi, aynı zamanda Kemal Kılıçdaroğlu’nun danışmanı. Onunla yaptığı görüşmeler, sayısız telefon görüşmesi ve mesajlaşmalar var. Ve buradan hareketle, Enver Altaylı iddianamesinden hareketle, anladığım kadarıyla, FETÖ’nün siyasî ayağı tartışması bir şekilde CHP ve Kılıçdaroğlu’na irtibatlandırılmak istendi. Hükümete yakın medyada, ama aynı zamanda Cumhuriyet gazetesinde de, Enver Altaylı iddianamesi bir kampanya olarak haberleştirildi.

İşte o gazeteci, uçakta Erdoğan’a şöyle bir soru soruyor. Enver Altaylı iddianamesinden hareketle, “Türkiye’de küllenmiş ya da eski vesayetçileri biraz panikletmiş gibi görünüyor bu iddianame. Hem Başbuğ’un açıklamaları hem de sayın Kılıçdaroğlu’nun…” –sayın demeyi de ihmal etmemiş– “…Kılıçdaroğlu’nun açıklaması. Bu iddianame neticesinde FETÖ’nün asıl ayağı, FETÖ’nün asıl üst hattına ulaşılma gibi bir durum söz konusu” –burada kastedilen, herhalde bir danışman üzerinden CHP kastediliyor; neyse– “…dolayısıyla onları paniklemiş görüyor musunuz?” Soru bu. “Dolayısıyla onları paniklemiş görüyor musunuz?” diye bir soru soruluyor. “Türkiye’de bu saatten sonra darbeye niyetlenecek kimseler var mıdır?”. Ve ardından darbeye bağlıyor. Erdoğan, darbe olup olmayacağı ihtimali üzerine bir cevap vermiyor. Onun yerine, darbe olursa nasıl bir cevap verileceği üzerine konuşuyor. Diyor ki, “Bunlar özellikle 15 Temmuz’da gerekli cevabı aldılar ve milletimiz bu konularda çok ciddi bir deneyime sahip, deneyim kazanmış durumda. Herkes meydanlara dökülür. Bundan sonra da benim, milletimin aynı şekilde karşılık vereceğine imanım tamdır”. Bu sabah Kemal Can burada yaptığı yayında, Medyascope’ta yaptığı yayında, çok önemli bir hususun altını çizdi. Artık iktidar, iktidar sözcüleri, başta Erdoğan, olanı değil de olana verilen cevabı konuşmayı tercih ediyorlar. İşte Erdoğan’ın burada yaptığı da tam o. “Darbe yapılır mı, olur mu?” sorusuna, “Darbe yapılırsa ne olur” cevabı veriyor. Ama ilginçtir, 15 Temmuz’a kadarki süreçte, “Türkiye’de artık darbeler devri bitti” iddiası seslendirilirdi siyasî iktidar zamanında. Çünkü, bütün bu Balyoz, Ergenekon ve benzeri davaların Türkiye’de bir daha darbe yapılmasının önüne geçmek için olduğu iddiası vardı. Çok güçlü bir iddiaydı bu. Ama işin acayip tarafı, o süreci beraber kotardıkları Fethullahçılar, daha sonra kendileriyle iktidar savaşına girdiği için pekâlâ bir darbe tezgâhlayabildiler. Demek ki aldatıcıymış. Ve şu anda, 15 Temmuz yaşanmış olduğu için, hiç kimse darbe olur mu olmaz mı tartışmasına kesinlikle olmaz demiyor, olursa ne olur diyor. Evet, olursa Erdoğan’ın söylediği gibi 15 Temmuz’da insanlar sokaklara çıktı, meydanlara çıktı. Özellikle Boğaziçi Köprüsü’nde yaşananları biliyoruz. Hayatını kaybedenler oldu, yaralananlar oldu. Ama bu darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının en önemli nedenlerinden birisi, darbeye karşı gösterilen sivil direniş ve de darbeye karşı gösterilmeyen sivil destekti. Yani direnişi gördük, tabii ki bu önemliydi. Ama bir diğer yandan darbe ile yine sokaklara dökülen kimselerin olmamasının da bir önemi olduğunu ayrıca vurgulamak lâzım.

Burada şimdi bu darbe meselesi niye ortaya atılıyor?  Şu haliyle baktığımız zaman, Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı artık sonuna gelmiş durumda. En son 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde de bunu gördük, kaybediyor. Kendi içerisinden bir parti çıktı. İkinci bir parti çıkma ihtimali çok yüksek. İhtimali çok yüksek diyorum. Kesin kuracağız diyorlar, ama hâlâ kurmadıkları için ihtimali yüksek demek durumundayım. Bütün bunlar, sürekli bir düşüşte olan bir Adalet ve Kalkınma Partisi, söyleyecek sözü kalmayan bir Erdoğan, dolayısıyla Erdoğan’a karşı bir darbeyi kim niye neden yapsın? Normal şartlarda, böyle bir şeyin söz konusu olmaması lâzım. Normal şartlarda, sandıkla gitme ihtimali her geçen gün artan bir iktidar söz konusu. Ben darbe falan olacağını açıkçası sanmıyorum, onu konuşmanın da çok anlamlı olacağını sanmıyorum; ama darbe ihtimalini masada tutmanın, gündemde tutmanın iktidarın pekâlâ işine yaradığını ve yarayacağını düşünüyorum. Şimdiden başladı. Sorular, bu tartışma daha çok iktidar cenahından geliyor. Şimdiden yazanlar var, işte, “Darbeyi Kemalistler yapacaktır, yapmak isteyecektir” vs.. Sanki Türkiye’de artık bir odak olarak Kemalizm kalmış gibi orduda ya da bürokraside ve başka yerlerde. Bunun iler tutar bir tarafı yok. Rand Corporation’ın söylediği hususun da çok fazla bir anlamı olduğu kanısında değilim; ama şöyle bir şey var: Darbe olsun olmasın, darbe ihtimalinin gündemde olmasıyla siyasî iktidarın belli bir ölçüde kendine politik bir sığınak, ideolojik bir sığınak bulacağı iddiasındayım; o da eskiden çok kullanılan ve ne zamandır kullanılmaz olan vesayetçiliğe karşı mücadele iddiası. Şu anda baktığımız zaman Türkiye’de, Erdoğan belli bir süredir özellikle dünün vesayetçi diye suçladığı ne kadar kişisi ve kurumu varsa bunlardan geriye kalanlarla zaten ittifak halinde. Dolayısıyla, Erdoğan’ın şu anda vesayetçilikle mücadele etme gibi bir iddiayı dile getirmesinin hiçbir maddi temeli yok.

Ama, pekâlâ böyle bir âfâkî, olmamış, muhayyel ve meçhul bir darbe söylentisi etrafında kendini sivil siyasetin temsilcisi olarak sunma imkânı pekâlâ olabilir. Erdoğan, sivilliği uzun bir süredir terk etti, bunu biliyoruz. Güvenlikçi politikalar ile beraber, bekayı her şeyin önüne koyan, MHP ile ittifak halinde olan bir siyasetçi olarak, Erdoğan’ın bir zamanlar ki sivil siyaset, demokratikleşme, askerî vesayetle mücadele gibi iddialarını tekrarlamasının hiçbir maddi zemini kalmış değil. Ama şimdi olmayan, olacağı da meçhul –ve olacağını açıkçası sanmıyorum ama, yine de bir yanılma payı bırakalım– ama şu haliyle Türkiye’nin gündeminde hiçbir karşılığı olmayan bir tartışmayla kendine belli bir mağduriyet pekâlâ katabilir, katmaya çalışıyor. Burada, işte bu tartışmaya dahil olununca, “Darbe ihtimali var mı yok mu?” tartışmasına dahil olununca, burada giderek tükenmekte olan, giderek daha da dibe doğru giden bir siyasî iktidara küçük de olsa bir hayat öpücüğü verilmiş oluyor. “Kim darbeci, kim değil?” Bu bir zamanlar çok yaygın bir şeydi, Fethullahçılarla ittifak halindeki AKP’lilerin geçmişte kendileri gibi düşünmeyen, soru soran herkese yapıştırdıkları bir yaftadır darbeci. Hiç unutmuyorum; 12 Eylül referandumu öncesinde, Erdoğan evet-hayır ikileminde hayır diyenleri darbecilik ile itham etmişti. Şöyleydi oradaki husus: Referandumun ekinde, 12 Eylül döneminin yargılanamazlığı Anayasa’dan kaldırılıyordu ve şöyle bir iddiası vardı: “İşte, biz 12 Eylül’le hesaplaşacağız bu referandumla”. Ama, referandumun esas hesabı başka bir şeydi, yargıyı düzenlemekti vs..  Ve hatta, o referanduma, biliyorsunuz Fethullah Gülen çok açık bir destek vermişti. Mezarlardaki insanları bile kaldırıp, oy verdirtme çağrısı yapacak kadar aleni bir şekilde angaje olmuştu.

NTV yayınıydı, iki gün sonra referandum olacaktı. Erdoğan’a bir grup gazeteci NTV’de soru soruyordu. Bunlardan birisi de bendim. Ve ben Erdoğan’a burada, “Referandumda hayır vereceklere darbeci mi diyorsunuz?” dedim. “Evet, darbeci diyorum” diye cevap vermişti. Yani, kendisi gibi oy vermeyen herkesi darbeci görme anlayışı ta o zamanlardan beri vardı. Peki, şu anda bakıyoruz, işte darbeyi çok kullananların, kendilerini açık bir şekilde darbecilik karşıtı olarak tanımladıklarını görüyoruz. Ve dolayısıyla, kendileri darbenin mağduru olacakları varsayımından hareketle, yanlarında durmayan herkesi de otomatik olarak darbeci olarak tanımlamayı tercih ediyorlar. Hiçbir gerçekçilik payı yok. Bu yayına hazırlanırken, yurtdışında yaşayan bir okurum ya da izleyicim, bana eski bir kupür yolladı. Allah’ın işi diyelim, gerçekten böyle oldu. Hüseyin Gülerce’nin 29 Şubat 2000 tarihinde yazdığı bir Zaman gazetesi yazısı. Tabii ki yazı 28 Şubat üzerine. Aynen okuyorum: “28 Şubat hem içte ve dışta rahatlama sağlayacak olumlu değişimi hızlandırdı. Hem de samimi, mazbut büyük İslamî çoğunluk ile İslam adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı. Hem siyasal İslam diyenlerin gözü açıldı, hem de milletimizin gözü açıldı. 28 Şubat’ın bir faydası daha oldu: İslamî kesimin mantalitesi ve ufukları değişti”. Şimdi, bu satırları yazmış olan kişi şu anda Türkiye’de AKP’ye destek vermeyen, AKP iktidarına destek vermeyen kişileri darbecilikle suçluyor. Bunun örneklerini bol miktarda bulmamız mümkün. Bu darbe meseleleri, bu tür tartışmalar, retorik üzerinden büyük belâgatle, hamasetle yapılabilecek tartışmalar değil. Darbeye karşı olduğunu iddia eden kişilerin –ki tabii ki herkesin karşı olması gerekir–, Türkiye’de demokrasinin, temel hak ve özgürlüklerin, hukuk devletinin korunması ve geliştirilmesi için ne yaptıklarına bakmak lâzım. Darbe karşıtlığı söylemini Türkiye’de hukukun, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin ve demokrasinin geriletilmesinin bahanesi olarak kullananlara özel olarak dikkat çekmek lâzım. 15 Temmuz sonrasında, Türkiye çok büyük bir fırsat kaçırdı. 15 Temmuz Fethullahçıların darbe girişiminin karşısında eğer tüm Türkiye toplumunu, çoğulcu bir şekilde kucaklayan bir darbe karşıtı platform oluşturulabilseydi, burada daha özgürlükçü, daha demokratik, daha hukuka saygılı bir ülke olması sağlanabilirdi. Ama bunun tam tersine, iktidar 15 Temmuz’u bir fırsat olarak kullanıp, OHAL düzeni ile beraber Türkiye’de demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin geriletilmesine vesile yaptı. Dolayısıyla, bugünkü darbe tartışmalarına da böyle bakmakta yarar var. Darbe karşıtlığı üzerinden pozisyon alma iddiasındaki kişilere demokrasi konusunda nerede durduklarını, çoğulcu demokrasi konusunda neler yaptıklarını sormak elzem. Aksi takdirde, âfâkî, meçhul ve muhayyel bir darbenin tartışması üzerinden, Türkiye’nin demokratik açıdan alabildiğine geriye itilmesinin bir anlamda meşrulaştırıcısı, normalleştiricisi olabiliriz. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus