Türkiye tekerrürden ibarettir

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Odatv Haber Müdürü Barış Terkoğlu 9 yıl sonra yine gözaltına alındı. Üstelik son bir haftada gözaltına alınan tek gazeteci o değil. Zira Türkiye’de ne değişirse değişsin siyasi iktidarların basın özgürlüğünden rahatsızlığı değişmiyor.

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akçakaya

Merhaba, iyi günler. İdlib krizi sürüyor, çatışmalar devam ediyor, şehit haberleri gelmeye devam ediyor. Ve ülkenin batı sınırında özellikle Yunanistan’a yönelik olarak bir mülteci akını da ilk günler kadar olmasa bile sürüyor. En son gelen haberde, Yunanistan askerlerinin sığınmacılara ateş açtığı ve birisinin öldüğü, ona yakın bir başka sığınmacının da yaralandığı haberi geldi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan grup toplantısında özellikle Batı’ya mülteciler konusunda çok sert eleştiriler yöneltti ve bir tıkanıklık hali burada henüz aşılabilmiş değil. Nasıl aşılacağı da açıkçası belli değil. 

Erdoğan’ın konuşmasında tabii ki bana göre en dikkat çekici yön, yine anamuhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na ciddi bir şekilde yüklenip saldırmasıydı. “Bay Kemal’in yeri ne vatandır ne millettir, onun yeri Esed’in yanıdır” lâfı, en yumuşaklarından birisi olarak not edilebilir. Bu da gösteriyor ki Türkiye’de aslında çok fazla bir şey değişmiyor. 

Dışarıda yaşanan bir olay var, Suriye ile ilgili bir olay var, Avrupa ile ilgili bir olay var ve bütün bunların sonucunda bir yandan yapılan birlik ve beraberlik çağrıları var, ama diğer yandan kutuplaşmanın alabildiğine tırmandırılması var. Bu da bizi tekrar, aslında dışarıda yaşananların içeriyle çok ciddi bir bağı olduğuna ve siyasî iktidarın Türkiye’de yaşanan krizi aşmada dışarıyı, savaş demesek bile savaşı andırır birtakım hamleleri, içerideki sorunları aşmada bir araç olarak kullanmak istediğini gösteriyor.

Burada tekrar karşımıza başka bir olay çıkıyor. Yayının başlığını onun için “Türkiye tekerrürden ibarettir” olarak seçtim. Malûm lâf, “Tarih tekerrürden ibarettir”dir. Ben bunu Türkiye’ye uyarlamak istiyorum. Burada en çarpıcı olay tabii ki Oda TV Haber Müdürü Barış Terkoğlu’nun gözaltına alınması. Zira Barış Terkoğlu, arkadaşlarıyla beraber dokuz yıl önce yine gözaltına alınmıştı ve uzun bir süre hapis yatmıştı Oda TV Davası’nda. Ve şimdi, 9 yıl sonra, yine iktidarda Recep Tayyip Erdoğan var, ama Erdoğan’ın o tarihteki, dokuz yıl önceki müttefikleri değişti ve bugün yine Barış Terkoğlu gözaltına alınıyor.

Bu, bir kere daha bize aslında siyasî iktidarların, özellikle Türkiye’de, dönüp dolaşıp hınçlarını esas olarak gazetecilerden, basından almaya çalıştığını gösteriyor. Bir de biliyoruz ki Türkiye’de medyanın ezici bir çoğunluğu iktidar tarafından kontrol ediliyor. Onun dışında kalan medya, bağımsız bir şekilde var olmaya çalışan medya bir yığın ekonomik sorunla mücadele ediyor. Haber kaynaklarına ulaşma sorunuyla mücadele ediyor. Ama bir diğer husus da tabii ki yargıyla mücadele ediyor. Daha doğrusu, yargı onlarla mücadele ediyor. Yargı dün olduğu gibi bugün de siyasî iktidarın denetiminde. Ve bir bakıyorsunuz karşınıza birdenbire savcılar polisler çıkıyor, gözaltına alınıyorsunuz. 

Bir haber söz konusu: Libya’da öldürülen bir MİT mensubuyla ilgili bir haber. Ve bu haberi kaleme alan Ankara’daki muhabir, yine Oda TV‘den Hülya Kılınç’ın da gözaltına alındığını öğrendik. Barış Terkoğlu da haber müdürü olarak gözaltına alındı. Ama olay sadece bundan ibaret değil. Şu son günlere tekrar baktığımızda, peş peşe gazetecilere yönelik birtakım gözaltılar, tutuklamalar olduğunu görüyoruz. Örneğin Yakındoğu Haber genel yayın yönetmeni Alptekin Dursunoğlu,, sosyal medya paylaşımı nedeniyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Kendisi hakkında çok fazla gürültü de çıkarılmadı. Çünkü Türkiye’de siyasî olarak Alptekin Dursunoğlu’nun durduğu yerle siyasî olarak fazla geniş bir kitleye hitap eden birisi değil. Şunu biliyoruz ki başından itibaren Ankara’nın Suriye politikasına muhalefet etmiş bir gazeteci. Ve ilk defa başına böyle bir şey geliyor bildiğim kadarıyla. Daha önce hakkında soruşturmalar açılmış olabilir, benim gözümden kaçmış olabilir. Ama tutuklandı ve tutuklandıktan sonra ilk gün haber oldu. Ondan sonra çok da fazla üzerinde durulmadı. 

Bir başka olay Sputnik‘in başına geldi. Sputnik, biliyorsunuz, Rusya’nın resmî yayın organı, haber ajansı ve internet sitesi. Dünyada birçok dilde yayın yapan Sputnik‘in en fazla takipçisinin Türkiye’de olduğu söylendi. Onun da önce üç çalışanı Ankara’da saldırıya uğradı diyelim: Evlerinin önüne gruplar geldiler, bağırdılar, slogan attılar. Daha sonra bu kişiler mağdur olmalarına rağmen gözaltına alındı. Ardından Sputnik‘in genel yayın yönetmeni Mahir Boztepe gözaltına alındı. Bu ajansın İstanbul bürosu polis tarafından arandı ve daha sonra gözaltılar tahliyeyle sonuçlandı. Oradaki gerekçe neydi? Sputnik‘in İngilizce versiyonunda Hatay ile ilgili, Hatay’ın Suriye’den alındığı, aslında Suriye’nin hakkı olduğu yolunda bir haber ya da analiz –her neyse– vardı; arama onunla ilgili. Ama Türkiye ile, Türkçe Sputnik ve Türkiyeli gazetecilerle, yani Türkiye’de Sputnik‘e çalışan gazetecilerle hiç alâkası olmayan bir şeydi. Ama buna rağmen gözaltına alındılar ve ajansın İstanbul’daki bürosu basıldı. Bir diğer olay da, özellikle Edirne’de göçmenlerin, sığınmacıların Yunanistan’a geçme çabalarını haberleştirmek isteyen gazetecilere yönelik olarak, yerli-yabancı gazetecilere yönelik olarak sürekli gözaltılar oldu. Bunlardan Mezopotamya Haber Ajansı muhabiri İdris Sayılgan bir müddet tutuklu da kaldı; ama daha sonra tahliye edildi.

Şimdi bir bütün olarak baktığımızda, aslında ilginç bir durum, Türkiye’de medyayı az buçuk bilen birisi için, bu kişilerin aynı iktidar tarafından peş peşe gözaltına alınmaları aslında çok yadırgatıcı. Çünkü bu kişiler ve bunların çalıştığı kurumlar birbirleriyle çok alâkası olan yerler değil. Sputnik, Yakın Doğu Haber, Mezopotamya Haber Ajansı ya da Oda TV, ayrı ayrı birbirlerine mesafeli, hatta bazı durumlarda birbirlerine karşıt da oldukları söylenebilir. Siyaseten baktığımız zaman bunların içerisinde çok da fazla iktidar karşıtı olarak tanımlanabilecek pek bir şey de yok. Oda TV, geçmişte Fethullahçılarla ittifak yaptığı zaman AKP’ye karşı çok sert bir duruş sergiliyordu; ama son dönemde çok da fazla Erdoğan eleştirisine yöneldiğini açıkçası görmüyorum. Öyle iktidar yanlısı olarak tanımlanamaz, ama sert bir muhalefet olarak tanımlanabilecek bir yayın organı da değil. Yakın Doğu ve Sputnik de aslında Suriye’de Erdoğan’ın, yani Türkiye’nin birlikte hareket ettiği güçlere yakın — Rusya’ya yakın da değil. Birisi Rusya’nın uzantısı, diğeri İran’a yakın olduğu söylenebilecek yayın organları. Dolayısıyla bunların hükümetle çok da fazla bir meseleleri olduğu söylenemez. Ama bütün bunlara baktığımız zaman ne görüyoruz? İktidar her zaman olduğu gibi Türkiye’de dönüp dolaşıp önce faturayı gazetecilere kesiyor. Ve Barış Terkoğlu olayında olduğu gibi yıllar sonra tekrar aynı kişiler başka bir gerekçeyle tekrar iktidarın hışmına uğruyor. Ve yine burada tekerrürü en çok bize gösteren hususlardan birisi de bu; özellikle dokuz yıl önceki Oda TV Davası hatırlanacak olursa, Ergenekon, Oda TV, Balyoz… ama Oda TV‘de esas olarak büyük çoğunlukla gazeteciler yargılanmıştı. Oraya baktığımız zaman, bu gazetecileri iktidara doğru sürükleyen, daha doğrusu cezaevine doğru sürükleyenlerin de yine gazetecilik iddialı kişiler olduğunu görüyoruz, yani “birtakım gazeteciler” diyelim. Onları sosyal medyada hedef gösterdiler; ama esas olarak kendi çalıştıkları kurumlarda, gazetelerde, televizyonlarda doğrudan hedef gösterdiler bu kişileri. Ve bu hedef göstermeler sonuçta ihbar olarak kabul edilip harekete geçildi. Şu anda da benzer bir olayı görüyoruz. 

Özellikle Oda TV hususunda çok ilginç bir durum var. Birbirinden farklı, iktidara yakın çok sayıda yerden, Oda TV olayını MİT Kanunu’na aykırı yayın yapması gerekçesiyle meşrulaştırmaya çalışan ve meşrulaştırmanın ötesinde, “Oh oldu! Oh olsun!” şeklinde tavırlar alan çok sayıda kişinin olduğunu görüyoruz. En ılımlıları, yani biraz daha dikkatli, basın özgürlüğünü gözetmeye çalışanlar şunu söylüyorlar: “Polis baskını ile almanın ne gereği var? Çağırılsaydı Barış Terkoğlu giderdi, niye böyle yapıldı?” türünde ufak çaplı eleştiriler olduğunu da görüyoruz. Ama sonuç olarak bu tür müdahalelerin aslında devletin meşru hakkı olduğu yolunda bir görüş birliği var medyanın bir kanadında. Ama şunu hatırlatmakta yarar var. Geçmişte bunu söyleyenlerin, bu tür gazetecilerin içeri alınmasını, aydınların takibata uğramasını vs. şu ya da bu şekilde meşrulaştıran çok sayıda kişi, daha sonra o özgürlüklere ne kadar ihtiyaç olduğunu bizzat yaşayarak gördüler. Kimisi cezaevine girdi, kimisi ülkeyi terk etti, kimisi artık hiçbir yerde yazıp çizemez oldu. 

Türkiye’de iktidarlar değişiyor, ya da iktidar değişmese bile iktidarın ortakları değişiyor. 2002 sonundan bu yana ülkeye AKP iktidarı ve Erdoğan iktidarı damga bastı. Bütün bu süreç içerisinde Erdoğan’ın müttefikleri değişti. Her Erdoğan’la ittifak yapan, dışarıda kalana karşı otoriter, dayatmacı bir tavırla karşıda olanların özgürlük alanlarını çizmeye kalktı. Ve bütün bunları da kendince birtakım meşruiyetlerle, “İleri demokrasi”, “Derin devleti tasfiye etmek” vs. gibi gerekçelerle bu alanı alabildiğine daralttı. Hatta kendileri gibi olmayanlara hiçbir alan tanımadı. Ve sonra, yarın öbür gün bir şekilde ittifak bileşenleri değişti ve bir baktılar ki kendilerine hiçbir alan kalmamış. Ama yine karşılarında ittifakın, iktidarın yeni müttefikleri ve bu müttefiklerin yeni birtakım kalemşörleri vs. onları hedef gösteriyor. 

Böyle bir kısırdöngü halinde Türkiye’de acı bir tarihi, Türkiye’nin demokrasisizliği –biraz zor bir kelime oldu–, demokrasi yoksunluğu ya da demokrasiden uzaklaşma, hukuk devletinden uzaklaşma tarihi sürekli değişiyor. 2002’den bu yana diyelim, değişmeyen sadece Erdoğan’ın iktidarı, iktidarda Erdoğan’ın olması. Ama Erdoğan’ın yanındakiler değişiyor, buna bağlı olarak da Erdoğan’ın karşısındakiler değişiyor. Değişmeyen bir başka husus ise, Erdoğan’ın yanındakiler karşısındakilere ya da ondan uzak olanlara karşı kraldan çok kralcılık ile bir linç faaliyetine girişiyorlar. Ondan sonra buradan kısa vadeli kendilerince birtakım çıkarlar elde ediyorlar, ama sonra bir şeyler değişiyor. Erdoğan dışında bir şeyler değişiyor. Yeni ortaklar geliyor, eski ortaklar karşıya geçiyor. Yeni ortaklar eskileri linç etmeye başlıyor. Böyle bir kötü, sıkıcı ve ülkenin kaynaklarından yiyen, ülkeyi iyice bir karamsarlığa iten bir döngü içerisinde gidiyoruz.

Bir normalleşme Türkiye’ye nasip olmuyor nedense. Tam bir kendimize geldik derken, normal bir hayat yaşayacağız derken, tekrar temel hak ve özgürlükler üzerine kısıtlama bahaneleri ortadan kalkmış derken, hep bir şeyler patlak veriyor. En son 15 Temmuz böyle oldu: Türkiye’nin yıllarına mal oldu, olağanüstü hal ile beraber gittik. Birazcık 15 Temmuz’un etkileri silindikten sonra ülke bir normalleşmeye doğru gidiyor derken, biraz nefes almaya başlarken, şimdi tekrar Türkiye yine bir savaş atmosferine, adı konmamış bir olağanüstü hale gidiyor. Ve aynı şeyler, filmler, aynı senaryolar farklı oyuncularla, kimi zaman oyuncuların yerleri değişerek devam ediyor. 

Burada önemli olan, her koşul altında, iktidarın ortakları kim olursa olsun, iktidarın karşısındakiler kim olursa olsun, birtakım temel ilkeleri ve değerleri hiç saptırmadan savunabilmek. Bunu yapabilmek hepimizin boynunun borcu olsun. Ben şahsen elimden geldiğince, hatalarımla beraber bunu yaptığımı düşünüyorum, yapmaya çalıştığımı biliyorum. Bu yayın da bunun bir örneğidir. Çünkü burada sözünü ettiğim yayın organları ve gazetecilerin hiçbirisiyle çok bir yakınlığım yok. Hatta özellikle Oda TV‘nin bana karşı yıllardır nasıl bir tutum almış olduğunu bilenler bilir. Ama her halükârda, kim olursa olsun, herkesin, her gazetecinin özgürlüğünü sonuna kadar savunmak, ne gerekçeyle olursa olsun bu özgürlüklerin gasp edilemeyeceğini, sınırlandırılamayacağını sonuna kadar savunmak boynumuzun borcu olsun. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus