Siyasi ezberler bozuluyor, tetikçiler açığa düşüyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşiyle birlikte cuma gecesi saat 21’de sağlık emekçilerini alkışlaması, bu sivil dayanışma gösterisini iktidara karşı bir tür komplo gibi göstermeye çalışan tetikçileri zor durumda bıraktı.

Yayına hazırlayan: Gamze Elvan

Merhaba, iyi günler. Zor dönemlerden geçiyoruz — sadece biz değil, tüm dünya. Ama bunlar da geçecek ve dünya ve Türkiye bu dönemin ardından yeniden şekillenecek. İyi mi olacak, kötü mü olacak? Çok değişik senaryolar var, ama onları şimdilik bir kenara bırakıp şu anda Türkiye’de yaşananların siyasî bir boyutuna değinmek istiyorum — tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de mecburen siyasî aktörlerin belki de hiç istemedikleri bir şekilde teker teker devre dışı kalmasına, ezberlerin yok olmasına. Ezberler yok olunca da, tabii hayatlarını bu ezberler üzerine inşa etmiş hatırı sayılır bir kesim var; bu kesim de neyi nasıl yapacağını tam anlamıyla şaşırmış durumda. Yayının başlığında da söylediğim gibi, çok ciddi bir şekilde açığa düşüyorlar — iyi de oluyor. Daha da düşeceğe benziyorlar ve ne yapacaklarını çok fazla bilmiyorlar. Onların bu kötü durumu çok rahatsız verici bir hal değil; ama yine de onların bu kötü durumundan hareketle Türkiye üzerine bazı şeyleri konuşmak mümkün olabilir. Bugünden konuştuğumuz şeyler ilerisi için de –yani koronavirüs sonrası Türkiye için de– birtakım ipuçlarını barındırabilir. 

Şimdi şöyle bir hatırlayalım: Çin’de virüs ortaya çıktığı andan itibaren, Çin çok sert tedbirler almaya başladıktan sonra, bir süre Türkiye bu olaya genel olarak kayıtsız bir şekilde yaklaştı. Ama işin içerisine İran girince, işler biraz değişir gibi oldu. Yine de tam bir ciddi bir teyakkuz olduğu söylenemez. Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda birtakım çalışmalarının olduğunu, birtakım tedbirleri erkenden aldığını ya da devlete aldırmak istediğini biliyoruz, görüyoruz. Ama çok daha önceden olabilecek birtakım şeyleri yapılamadı. Bir önceki çarşamba günü en son Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin Meclis grubu toplantısında bunu Türkiye’ye yönelik bir saldırı olarak tanımladı ve daha önceki tüm saldırılarda olduğu gibi bunun da bertaraf edikeceğini söyledi. Ondan sonra bir müddet ortalıkta gözükmedi… İşte bu ortalıkta gözükmediği süre içerisinde, başından itibaren bu sürecin devlet adına yüzü olan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yalnız kaldı. Bazen yanına başka bakanları da alarak, ama genellikle tek başına basın toplantıları yaptı ya da sosyal medya üzerinden bilgilendirme yoluna gitti. Bütün bunları yaparken de son dönemde Türkiye’de pek alışık olmadığımız şekilde yumuşak bir üslûpla herkese seslenerek, sakin sakin, tamamen herkesi birlikte tutmaya yönelik, her türlü ayrımı, kutuplaşmayı bertaraf edici bir söylem kullandı. Bu da kısa zamanda toplumun farklı kesimleri tarafından benimsendi, sempatik bulundu, sahip çıkıldı. Bu süre içerisinde toplumun neyin ne olduğunu tam anlamadığı, anlar gibi olduğu ilk vakaların ilan edilmesiyle panikle karışık bir teyakkuz hali, tedbir alma haliyle beraber ilk sivil birtakım inisiyatifler de küçük küçük başladı. 

Bunun en son geldiği noktada, akşam saat 21:00’de sağlık personelini alkış kampanyası başladı. İnsanlar evlerinden, bulundukları yerlerden, virüsü yenmek için bütün bu süreçte fedakârca çalışan sağlık personeliylee, enfekte olmuş hastaları kurtarabilmek için çalışan ve bu arada çok da ciddi riskler alan sağlık personeliyle dayanışma için bir alkış başlattılar. Türkiye’nin her yerine bunun hızlı bir şekilde yayıldığını gördük. Bu, son dönemlerde pek rastlanmadık şekilde bir sivil hareketti. Zira bu olayın bir yerinde devlet de yer aldı; devlet derken de Fahrettin Koca’yı kastediyorum. Fahrettin Koca’nın kendisi de doktor olduğu için –doktor olmanın ötesinde, hastaneleri de olan biri–, bu olayı olabildiğince serinkanlı yürütmeye çalışan biri olarak, bu sivil harekete kendisi de destek verdi. Bu arada bir baktık: İktidarın tetikçileri bu olayın altında bir çapanoğlu aramaya başladılar ve yazıp çizdiler, söylediler, bayağı da ilgi uyandırdı. O klasikleşmiş, sivil olan her şeyin ardında –uyduruk bir terim aslında, çünkü her yerde kullanılan bir kelime oldu– “darbe mekaniği” aranırdı. Yani burada, “Siviller bir şey yapıyorsa bu illaki hükümete karşıdır, hükümete zarar vermek için yapılıyordur” perspektifiyle, boylarından büyük lâflar ettiler, havalara girdiler. Kısa dönemde de “Acaba?” diye –özellikle iktidar yanlılarından– bir kesimin kafalarını karıştırdılar. Bu arada tabii bunu yaparken Fahrettin Koca’yı da bir anlamda töhmet altında bıraktılar. Çünkü o bu süreçte siyasî iktidarın görünen yüzü olarak bir şeyler yapıyordu, Türkiye’yi bir şekilde uyanık tutmaya çalışıyordu ve burada da birlikte çapanoğlu aradılar. Sonra ne oldu? Önce, Cumhurbaşkanı Erdoğan bir hafta sonra çıktı, basın açıklaması yaptı. Daha doğrusu toplantı öncesi ve sonrasında bir konuşma yaptı. Çok tatminkâr olmamakla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan olayın vahametini bir şekilde kabul etti. Ama onun ötesinde –en önemli olay– dün Cumhurbaşkanı Erdoğan eşi Emine Erdoğan’la birlikte balkondan alkışlara katıldı, neden alkışladığını söyledi, birlikte sağlık emekçilerine destek verdiler. 

Bu bize birçok şeyi gösteriyor: Her şeyden önce Erdoğan’ın son yıllarda tamamen tek başına öne çıkardığı kutuplaştırıcı dilden artık uzaklaşmak zorunda kaldığını gösteriyor. Bu bir mecburiyet. Normal şartlarda –bütün krizlerde olduğu gibi– içeride ve dışarıda birtakım düşmanlar bulup, bunları hedef gösterip, ülkeyi zor duruma sokan –örneğin ekonomik kriz ya da Suriye’de askerlerin şehit olması gibi– olaylarda, birtakım komplolar, yerli işbirlikçiler vs., hatta –sık sık yaptığı gibi– “Bay Kemal” ya da “CeHaPe zihniyeti” ile sorunun gerçek yüzlerinin tartışılmasını engellemeye çalıştı ve bunda kısmen başarılı olduğu da söylenebilir. Yani kutuplaştırma politikası artık korona günlerinde kolay kolay olabilecek bir şey değil; en azından an itibariyle böyle. Yani siz kalkıp ilk başta yapar gibi olunan, bunu tüm dünyada ayrım gözetmeyen, neredeyse dünyanın tüm ülkelerine giden, üst düzey yöneticileri, iş insanlarını, sporcuları vs. herkesi bir şekilde kapsayan bir olayı ve dünya liderlerinin her birinin neredeyse olayın vahametini anlatmak için yarışa girdiği bir dönemde, olayı artık eski ezberle sürdürebilme imkânınız kalmıyor. Dolayısıyla doğru olana doğru geliyorsunuz ve gerçekten koronavirüs salgınıyla hep birlikte mücadele edilebileceği ve bu anlamda özellikle sivil toplumdan gelen her türlü katkının bir değeri olduğu devlet tarafından alenen kabul edilmiş oldu. Böyle olunca da bizim tetikçiler, ezberden konuşan, her sivil şeyin arkasında bir çapanoğlu arayan kişiler, çok havalı kişiler –bazılarını çok yakından tanıyorum, geçmişte uzun bir süre gazeteciliğe birlikte başladıklarımız da var, nereden nereye geldiklerini de çok iyi bildiğimiz–, artık sadece sosyal medya hesaplarının arkasına Türk bayrağı koyarak halledemeyecekleri bir açmazın içerisindeler; çünkü ezberler bozulmak üzere. Şu âna kadar yaşanan onca ekonomik, siyasî ve askerî olayın yapamadığını bir biyolojik olay, çok vahim bir sağlık olayı Türkiye’de yapıyor. Ne yapıyor? Artık onu bunu suçlayarak, oradan buradan bir komplo arayarak çözülecek bir şey değil bu olay. 

Bakın, bir tarafta görüyoruz; hâlâ olayı Siyonist komplosuyla anlatmaya çalışanlar ya da olayın tedavisinin İslam dininin şu veya bu zamanında edilmiş hadislerinde ya da rivayetlerde olduğunu iddia eden birtakım kişiler var. Kimileri tarikat üyesi, tarikat yöneticisi; kimileri düz siyasetçi — hayatları boyunca komplo teorileriyle siyaset yapmaya alışmış insanlar… Bütün bunlar bir yanda; bir yanda da bakıyorsunuz, başından itibaren bu olayı bir bilim insanı hassasiyetiyle götürmeye çalışan ve bunu gayet sakin bir şekilde yapmaya çalışan Fahrettin Koca var. Bilenler bilir; Fahrettin Koca da bir tarikat ehlidir, benim bildiğim, yıllardır Nakşibendiliğin İskenderpaşa koluna bağlı birisidir. Dolayısıyla Türkiye’de bunun aslında tarikatla vs. anlaşılacak bir olay olmadığının da iyi bir örneğidir. Bir başka yayında başlı başına Fahrettin Koca olayını ele almayı düşünüyorum; o konuda onun son dönemde Türkiye’de alışılmadık bir şekilde devlet adına konuşan kişi olarak sivrilmesinin yarattığı ve yaratabileceği etkileri ayrıca değerlendirmek istiyorum. Ama özellikle bu yayında kendisinden bahsetmemek mümkün değildi, çünkü ezberlerim bozulduğunun en açık örneği oydu. Ezberbozan birisi olarak, dolayısıyla tetikçiler tarafından bir tür kötülerin işbirlikçisi olarak algılandı, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak gösterilmek istendi. Ama sonuçta Erdoğan tercihini bu noktada Koca’dan yana yaptı. Sivil toplumun bu sembolik ama değerli hareketinden yana yaptı, bunu karşısına almak yerine bunu sahiplenmeyi tercih etti. Bence akıllıca bir şey yaptı, doğru olanı yaptı. Bunu sürdürebilir mi? Göreceğiz, bu süreç uzun süreceğe benziyor; sürecin belli aşamalarında tekrar birtakım kutuplaştırıcı noktalar bulup şu anda Türkiye’de yaşanan ortak ruh halini sekteye uğratmaz diye temenni ediyorum. 

Evet, o tetikçiler de ne yapacaklarını şaşırmış bir durumdalar. Umarım seslerini en azından bir müddet keserler. Çünkü onlar konuştuğu zaman –şu âna kadar gördük– Türkiye’nin, bu ülkenin insanlarının hayrına konuşmadılar, bir şekilde binmiş oldukları iktidar treninden inmemek ve o trende yol alırken de en keyifli şekilde vakit geçirmekten başka kaygıları olmayan insanlar bunlar. Ama zaten o tren bir süredir durmuştu, yol alamıyordu. Onun da verdiği öfkeyle nereye sataşacaklarını bilmeyen insanlar var. Umarım bu koronavirüs salgınının Türkiye’ye böyle bir hayrı olur. En kısa zamanda bu tür insanların bir şekilde devre dışı kalması, artık utançlarından ağızlarını açamaz duruma gelmelerine belki vesile olur. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus