Filozof Claire Marin ile koronavirüs üzerine söyleşi: “Hayır, bir savaş söz konusu değil, çünkü düşman yok”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Le Monde gazetesinde yayınlanan söyleşisinde filozof Claire Marin, zarar verme diye bir niyet olmadığında düşmanın da olmadığını açıklıyor. Pandemi, bizi tehdit eden ve yaşamlarımızı içeriden sınayan bir biyolojik hâdise.

Nicolas Truong — 24 Mart 2020

Yann Legendre

Filozof Claire Marin Paris banliyösünde yüksek okullara hazırlık sınıflarında ders veriyor. Yüksek Öğretmen Okulu’nda Tedavi Araştırmaları Uluslararası Semineri’ni (SIES) yönetiyor. Yaşamdaki ve hastalıktaki sınavlar üzerine çok sayıda kitabın yazarı: “Hastalığın Şiddeti, Yaşamın Şiddeti” (Violences de la maladie, violence de la vie, Armand Colin, 2008), “Çileden Çıktığımda” (Hors de moi, Allia, 2008), “İçsel Felaket: Hastalık” (La Maladie, catastrophe intime, PUF, 2014). Banliyö gençlerinin güzergâhları üzerine bir metinden (“Nöbet Değişimi”, La Relève, Cerf, 2018) sonra, dikkatleri çeken çalışması “Kopuş(lar)” (Rupture(s),L’Observatoire, 2019) yayımlandı. Medyascope’ta daha önce kitabı “Kopuş(lar)” üzerine bir söyleşisini yayınlamıştık. 

Bu söyleşide ise, kendisi de bir bağışıklık sistemi hastalığından muztarip olan Claire Marin, normallikten kopuşu ve bu pandeminin yaşamlarımızı nasıl sarsıp kırılganlaştırdığını tahlil ediyor.

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kullandığı, “Bir savaştayız!” deyişi, yaşadığımız duruma uyuyor mu sizce?

Bence bir savaş söz konusu değil, çünkü düşman yok. Canlı olmanın yasasında bulunup, hem yaratıcı hem yok edici süreçler üzerinden kendini gösteren bir hâdiseyle karşı karşıyayız. Hastalık da biyolojik anlamda yaşamın parçasıdır; tıpkı bozulma ve ölüm gibi. İnsan zekâsı ya da zarar verme niyeti olmadığında, düşman da olmaz. Bizi tehdit eden ve sınayan bir biyolojik hâdise söz konusu, ama bir savaş değil bu.

Hastalıkları savaş modeli üzerinden düşünmek –ki yaygındır–, canlının özü hakkında yanılmaktır. Hastalığı tasavvur etmeye de, onun işleyişini anlamaya da yardım ettiğinden emin değilim bunun. Kaldı ki burada söz konusu olan, onun üzerine gitmek değil, karşılık vermeyen çevik bir boksör gibi eğilerek onu savuşturmaktır. Şu an için, onu yok etmek elimizde değil; ne bir tedavi ne bir aşı var elimizde; çılgınca yayılışını elimizden geldiğince frenlemeyi deniyoruz sadece. Çok farklı bir şey bu.

Ama yine de, özellikle sağlık alanında savaşı hatırlatan bir durum yok mu?

Savaşı andıran, sağlık personelinin yaşadıklarıdır; çünkü hastaneler bir savaş alanına dönüşüyor. Ve bu artık bir metafor değil maalesef. Yani kaydadeğer, bazen de devasa bir hasta izdihamının altından kalkmak zorundalar ve onları düzgün bir şekilde tedavi etme olanakları yok, hatta düpedüz bakamıyorlar bile. Artık bir felaket hekimliğinin, ya da savaş hekimliğinin kendini dayatıyor olduğu doğru; hastalar arasında seçim yapmak, “kırılganlık puanı” uyarınca seçim yapmak ve bugün çoğu sağlık personelinin dehşet ve keder duyarak keşfettikleri, insanî açıdan son derece acı verici feda etme mantığına başvurmak zorunda kalıyorlar.

Savaşı hatırlatabilecek bir diğer yön de, aynı zamanda tehdidi ve evlere kapanmayı hep beraber yaşıyor olmamız. Ama bu hususta da, savaş zamanında evine kapanmanın nasıl bir şey olabildiğini aklımızda tutmamız gerek; kendimiz ve ötekiler adına endişeleniyoruz elbette, ama sığınağımızın üzerine bir bomba düşmesinden çekinmiyoruz. Paris’teki Théâtre de la Colline’in yöneticisi, oyun yazarı Wajdi Mouawad, yakın zamanda duyduğum en güçlü ve heyecan verici tanıklıklardan biri olan “Journal de confinement”ında (“Ev Hapsi Güncesi”), çocukken yaşadığı Lübnan İç Savaşı’nı anlatıyor (bkz.: https://www.colline.fr/spectacles/les-poissons-pilotes-de-la-colline ). Savaş zamanında evine hapsolmanın ne anlama geldiğini hatırlatıyor bize. Günümüzde yaşadığımız durumun onda depreştirdiği derin kaygıları da anlatıyor.

Sözlerime nüans katmak için, bunun bir savaş olmadığını, ama bu deneyimin kimilerimiz için, özellikle de geçmişte açılmış yaraların kırılganlaştırdığı kimseler için, manevi ve ruhsal bakımdan savaşla karşılaştırılabilir yıkıcı bir potansiyeli olduğunu söyleyebilirim.

Fransızların bazı “gayri medeni” tepkileri neyin göstergesi?

Onlarca yıldır yaşadıklarımıza bu kadar yabancı bir gerçekliği kabullenmekte çektiğimiz zorluğun göstergesi kuşkusuz. Durumun vahametini anlamak zaman aldı, alıyor; zira bu salgın hâdiseleri toplumun ortak hafızasında miadı dolmuş bir geçmişin öykülerini depreştiriyor; bu kitlesel hâdiseler karşısında tıbbın bütünüyle yetersiz kaldığı dönemlerle bağlantılı öyküleri depreştiriyor. Kısa süre önceye kadar, virüsün tehlikeliliğini azımsayan söylemler de işitiyorduk; oysa o sırada İtalya’daki yakınlarımızla konuşmak bile felaketin ne boyutta olduğunu anlamak için yeterliydi. Burada da bir tür inkâr mekanizmasının tezahürü var; iklim değişimine bağlı tehditler karşısındaki tavrımızı da hatırlatıyor bu.

Mevcut durumda evden çıkmama çağrısına uymamak, ne özgür olduğumuzu ne de cesur olduğumuzu gösterir. Aksine, bunun ille de bilincinde olmasak bile, bencilliğimizi ve ödlekliğimizi gösterir: Hafife aldığımız ya da ona meydan okuduğumuz için hastalığı bulaştırmış olacağımız bütün insanları tedavi etmek gibi imkânsız bir görevi sağlık personelinin üzerine yıkmış oluyoruz. Bu bize aynı zamanda, canlının, hatta doğanın yasalarının bize ne kadar yabancılaştığını ve onlardan ne kadar uzaklaştığımızı da iyi gösteriyor; bilimin ve Batı tıbbının güçlerine ölçüsüz bir güven beslemekle, muayyen bir sağduyuyu ve hastalıklara karşı pratik bir bilgiyi de ne kadar yitirdiğimizi gösteriyor.

Bu davranışlar neden sizce canlının yasalarından habersiz olmaya bağlı?

Canlı varlıklar olarak birbirimize bağımlı olduğumuzu adeta tekrar keşfediyoruz. Kendimizi özerk, birbirinden belirgin biçimde ayrık bireyler olarak göre göre, ne derece içinde birlikte yaşanan akışlara kapılıp gittiğimizi unuttuk sonunda: Birbirimize bağlıyız. Birbirimize sevincimizi, kaygılarımızı aktarıyoruz; ama virüsler de aktarıyoruz. “Bulaşma” terimi artık sadece metafor olarak kullanılıyordu; aniden ilk anlamının gerçekliği kafamıza sokuluyor.

Her insanı bir düşman, bir tehlike, potansiyel bir risk olarak görmüyor muyuz?

Bir düşman gibi demesek de, bir tehdit gibi belki. Ama aynı zamanda, bu badireyle, onun da bizim gibi kendi savunmasızlığını ve potansiyel tehlikeliliğini keşfettiğini görüyoruz. Kendini hem kurban hem sorumlu olarak düşünmek çok sarsıcı bir şey. Neredeyse uzlaşmaz şeyler bunlar.

Gün ışığına çıkan yeni dayanışmalar da yok mu?

Elbette var, iyi ki de var; tecrit durumundaki kişiler birbirleriyle yardımlaşma işaretleri veriyor, balkonlardan ya da pencerelerden doğaçlama sohbetler ediliyor, en kırılgan komşularının eksiklerini tedarik edenler var. Evlere kapanmanın uzaması durumunda bu atılımın ayakta kalacağını, her gün işaretlerini gördüğümüz kendi içine kapanma ve bencillik eğilimine direneceğimizi umut etmek gerek.

Aynı zamanda kuvvetlenen ve kendini vurgulayan bağlar da görüyoruz. Evine kapanmayla serbestleşen bu zamanda, nihayet yakınlarımızla, dostlarımızla, ortak bir kaygı zemininde paylaşıldığı için, sabırsız ve çoğu zaman dikkatsiz olan normal yaşamlarımızdakinden daha içi dolu ve daha esaslı bağlantılar kurabiliyoruz.

Michel Foucault ve Giorgio Agamben’in tahlillerinin tersine, bugün filozof Slavoj Zizek’in söylediği gibi, bu zorunlu ev hapsine ve küresel olağanüstü hale direnmek bir yana, dışarı çıkanları “gözetlemek ve cezalandırmak” gerektiği fikrine katılıyor musunuz?

Bizi korumayı hedefleyen buyruklara direnmenin nasıl bir anlamı olabilir ki? Bunun talebi bizzat sağlık personelinden geliyor. Asıl onları şu anda üzerlerine yıkılan bu çılgın ve devasa görev esnasında elden geldiğince esirgemek gerekir; üstelik bu iş haftalar, belki de aylar sürecek. Gerçekten de bir olağanüstü hal bu; kime itaat ettiğimizi, hangi sebeple itaat ettiğimizi ve bu şekilde kimleri koruduğumuzu iyi anlamak gerek. Her birimizi ötekilerin sağlığı karşısında kendi sorumluluğumuzla baş başa bırakıyor bu durum.

Eve kapanılan bir yaşam nedir?

Bazıları ev yaşamını keşfeder gibiler: yemekleri hazırlamak, ortalığı toparlamak, çocukların ödevlerini yapmalarına yardım etmek. Bu kapanmanın bunaltıcı olması, bizi bir yerin, ya da daha doğrusu asgariye indirmiş veya tamamen üzerimizden atıp başkalarına devretmiş olduğumuz için daha da ağır gelen işlerin altında bırakmasındandır. Ötekileri dert etmenin –gündelik olarak ihtiyaçlarını karşılamanın, evi çekip çevirmenin, çocukların dersleriyle ilgilenmenin (ergenlerden ise hiç söz etmiyoruz bile)– aynı zamanda yetkinlikler gerektirdiğini ve bu yetkinliklerin ne düşük düzeyde olduğunu, ne de doğuştan geldiğini keşfediyoruz. Artık uzaktan, ya da akşam eve geç döndüğümüzde görmekle yetinemediğimiz bu görünmez yaşamdır ailelerin yaşamını çekip çeviren.

Bu kapanmışlık yaşamını uzun müddet nasıl sürdüreceğiz?

Bazen daracık olan bu mekânda her ne olursa olsun dayanmak gerekiyor şimdi. Ve bu noktada, alışkanlığın gücünden ve çerçeveler koyan ritüellerden destek alabiliriz. Yaşamımız birdenbire anormalleşmiş de olsa, ona yeni kaideler koyabiliriz — filozof ve hekim Georges Canguilhem’in bize öğrettiği gibi, her canlı varlığın gücü buradadır. Madem ki hayatın seyri değişti, her zamanki varoluşumuzun bize dayattığı seyrin ritminden belki de daha az baskıcı bir başka ritim icat edebiliriz. Kendimizi güçsüz ve yoksun hissedince farklı faaliyet biçimleri tahayyül etmek gerek.

Evlere kapanıp iş hayatının âciliyetinden çıkmış olanlarımız için, kapalı varoluşlarımız, kendini el işlerine, doğaçlamaya ve cambazlığa hasretmeyi andırıyor: Tek bir alanda bütün kişiliklerimizi (ebeveyn, eş, meslek sahibi, arkadaş), bunları çarpıştırmadan nasıl bir arada yaşatabiliriz? Kendi kıstaslarımızı bulmalı, doğru mesafeleri koyabilmeliyiz. Bu da zaman alacaktır.

Bu kriz hastalıkla bir başka bağlantı kurmaya yöneltmiyor mu?

Sadece kıyının öte tarafında olan hastaların derinlemesine bildikleri bir gerçekliğe daha duyarlı kılıyor. Gelecek belirsizliği, yok olma korkusu, şarta bağlı yaşam. Ama aynı zamanda, daralmış mekân, kısıtlanmış sosyal ilişkiler, sınırlı meslekî etkileşimler de. Hastaların, engellilerin, bazı yaşlıların ya da toplumun kıyısındaki kimselerin haddinden fazla yaşadıkları durumu keşfediyoruz. Gelecekte yeni dayanışmalara vesile olacak mı bu? İnanmak isterdim buna.

Bu yaşadığımız ne bakımdan bir kopuş?

Yaşamlarımızın akışının aniden kesilmesi, kimilerimiz için eve kapanma yüzünden sevdiklerinden ayrılma ve onları tekrar ne zaman göreceğimizi bilmeme, hatta görüp göremeyeceğimizi bilmeme anlamında. Aslını söylemek gerekirse bir kopuştan da fazlası bu; felaketin sezilmesi bu, korkunç bir tehdidin tecrübesi. Nicelleştirip programlayarak her şeyi denetlediğini düşünen bir dünyada, olumsallık, varoluşun saçmalığı ortaya çıkıveriyor aniden. Daha önceden –çift hayatında, mesleğimizde, manevi ya da ideolojik bağlamlarda– yaşamış olduğumuz kopuşlara, bizzat yaşamlarımızın kırılgan olduğunun daha keskin bilinci ekleniyor artık.

Bundan sonraki dünyayı nasıl tahayyül ediyorsunuz?

Onu tahayyül etmekte çok zorlanıyorum; çünkü, Descartes’ın (1596-1650) bir deyişini tekrarlarsam, bin bir yüzü var. İşin içinde o kadar çok parametre var ki; bundan çıkabilecek dünyayı tasavvur etmek neredeyse imkânsız. Buna karşılık, neyi umduğumu biliyorum: Sosyal dünyayı okuyuşumuzu, mesleklerin değerini, ortaklaşa bir yaşamın anlamını ve doğayla ilişkimizi yeniden düşünme gerekliliğinin kolektif ölçekte bilincine varılması. Hayatlarımızı zıvanadan çıkaran telaş ve yer değiştirmelerimizle tüketimimizdeki ölçüsüzlük üzerine bir kafa yorma çabası. Bireysel ölçekte ise, kendi kendimizle yaptığımız şikeye açık ufak sözleşmelere daha basiretli bir yaklaşım.

Ama hem bu bilinçlenmelerin, hem de kişisel ve siyasi değişimlerin gerçekleşmesi hususunda çok iyimser değilim. Felaketle karşı karşıyayken, bunu bir uyarıdan ziyade parantez gibi görmek tercih edilir daima.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus