Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (7): Türkiye’nin koronavirüsle mücadele stratejisi var mı?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”la karşınızdayız. Kemal Can ile beraber bu haftayı değerlendireceğiz. Ve tabii ki koronavirüs meselesini ve Türkiye’yi konuşacağız. Yayınımızın başlığında da belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin bu konuda bir stratejisinin olup olmadığını tartışacağız. 

Kemal, merhaba. Strateji demişken, önce senin son sosyal medya paylaşımından başlayalım. O paylaşımında yaptığın eleştirin, aslında Türkiye’de salgınla mücadelede bir stratejisinin olup olmadığı konusunda çok önemli bir göstergeydi, ben öyle görüyorum. Koronavirüsle mücadelede başından itibaren kurulmuş bir Bilim Kurulu var. Sağlık Bakanı bu işi onlarla yürütüyor. Bazen Cumhurbaşkanı da onlarla bir araya geliyor. Ondan sonra da birtakım açıklamalar yapılıyor, kararlar alınıyor. Ama senin söylediğin çok önemli bir husus var: Bilim Kurulu’nun önerileri gerçekten hayata geçiriliyor mu? Yoksa Bilim Kurulu birtakım şeylerin geç yapılması, yapılmaması, bazı taleplerin çok fazla önemsenmemesinde bir meşrulaştırma aracı olarak mı kullanılıyor? Bunu biraz açar mısın?

Kemal Can: Evet, bu dikkat çekici bir konu. Zaten biraz da son dönemde belirginleşmeye başladı bu konu. Aslında bu daha önce de bazı konularda yapıldı; heyetler, danışma heyetleri kurularak çözüm sağlanmaya çalışıldı. Hatta çözüm sürecinde kurulan “Âkil Heyet” gibi şeyler de, gerçekten bir fonksiyon icra etmesi yanında, iktidarın politikalarını meşrulaştırma ya da onlara bağımsız bir içerik kazandırmak için kullanıldı. Bu olayda da bunu gördük. Dünyada da örnekleri var; bu tür bağımsız bilim kurulları, genellikle kendi yürütme organı olan, hatta başkanı olan, dolayısıyla onun kendi değerlendirmelerini açıkladığı, duruma göre hem topluma hem yetkililere birtakım uyarılar yaptıkları ve hakikaten bilimsel bağımsız katkıyı sağlamak için kurulmuş organlar. 

Ama burada, zaten başlangıçtan itibaren Bilim Kurulu’nun ne dediğini, uyarılarını, kanallara çıkan bazı Bilim Kurulu üyelerinin fikirleri dışında, bir merkezî sözcüden duymadık. Bilim Kurulu’nda konuşulmuş ve kararlaştırılmış olduğu söylenen bazı tedbirleri genellikle Sağlık Bakanı açıkladı. Bu tedbirlerin çok büyük bir bölümü de tavsiye niteliğindeydi. Bunu, Cumhurbaşkanı’nın hem canlı olarak, hem video-konferans yoluyla açıkladığı mesajlarda da gördük. Hatta bakanlarla yaptığı video-konferansta, Milli Eğitim Bakanı’na “Bilim Kurulu ne diyorsa onu dinleyin” dedi. Ama Bilim Kurulu’nda daha etkili tedbirler alınması yolundaki görüşlerin, yönetime, hükümete kabul ettirilemediği, bu konuda bir direnç oluştuğu, televizyon kanallarına çıkan bazı Bilim Kurulu üyelerinin şu anda ortada görünmediğini –ki bunların bir kısmı daha önce attıkları tweet’leri bile sildiler–, yeni birtakım üyelerin daha çok öne çıktığını görüyoruz. Bu, zaten iyi gitmediği başka göstergelerle ortaya çıkan durumu endişeli ve şüpheli hale getiriyor. İktidar, “Bilim Kurulu” denilen kurulu, dolayısıyla bilimsel gerçekleri ve gerekleri öncelikle iktidara sonra topluma yansıtacak kuruluşu, bir tür kendi önlem paketini ya da kendi stratejisini meşrulaştıran, ona bilimsel bir arka-plan kazandıran bir unsura dönüştürdü. 

Çakır: Konumuz tam da bu zaten. Bu konuda gerçekten bir strateji var mı? Ne yapılıyor? Mesela test konusu var; testi çok yaygınlaştırmama konusunda bir strateji olduğunu anlıyoruz. Bunun niye böyle yapıldığı konusunda çok tatminkâr açıklamalar yok. En son, Sağlık Bakanı da basın toplantısında öyle dedi. Ama özellikle yurtdışında yaşayan Türkiyeli uzmanlar –ki birtakım deneyimler de var; özellikle Kore örneği çok dikkat çekiyor– çok test yapılmasının daha iyi olduğunu savunanlar var. Belki devletin stratejisi doğrudur; ama açıkçası ben, burada birçok konuda olduğu gibi test konusunda da belli, sabit bir stratejinin olduğunu da sanmıyorum. Sanki biraz “Kervan yolda düzülür” durumu var. Nitekim liglerin ertelenmesi, lokantaların, kafelerin kapatılması, ya da 65 yaş üstünün sokağa çıkmasının sınırlandırılması gibi birçok karar geç alındı. En kritik konulardan biri sokağa çıkma yasağı meselesi. Belki yarın öbür gün o da uygulanacak. Ama şu anki uygulamaya baktığımız zaman, devletin stratejisi, “Kesinlikle sokağa çıkma yasağı gereklidir diyemiyoruz” şeklinde. Nitekim sokağa çıkma yasağının getirilmesini dillendirenlere, önce “Bu Fetö’cülerin işidir” diyen Süleyman Soylu, daha sonra “Çok dinamik bir süreç, gerekirse değerlendiririz” noktasına geldi. Bence bu, saptanmış, öngörülerek belirlenmiş, vadeleri konularak belirlenmiş bir stratejiden ziyade, yaşandıkça görülen, çıkan sorunlar üzerine bir anlamda da fevrî bir şekilde cevap vermeye dayalı anlık bir şey. Tabii ki dünyada hiç kimse buna hazırlıklı değildi. Herkes çok zorlanıyor. İtalya, İspanya gibi örnekler zaten bunun hiç de öyle kolay başa çıkılabilecek bir durum olmadığını gösteriyor. Ama Türkiye’nin bu noktada belki bir şansı vardı. Gafil avlanma avlanmama meselesi bir tarafa, ama şu haliyle baktığımız zaman, diğer ülkelere kıyasla sanki biraz daha rahatız gibi duruyor. Bu rahatlık, rehavete değil de tedbirlerin daha hızlı alınmasına ve birtakım sert uygulamaların daha erken alınmasına neden olabilirdi; ama bu yapılmadı bence. Ne düşünüyorsun?

Can: Zaten ilk turda konuştuğumuz, Bilim Kurulu’nun fonksiyonu meselesinde de karşımıza çıkan şey, olmayan bir stratejiye sanki bilimsel bir gereklilikle kurulan bir şey varmış havası vermenin aracı haline getirildi. Test meselesi çok önemli bir test aslında. İktidarın, bu soruna cevap verme kapasitesi ile ilgili çok temel bir mesele. Çünkü söylediğin gibi, sadece birileri çok yoğun testin önemli bir önlem ve önleyici olduğunu söylemiyor. Aksini söyleyen yok zaten. Yani birileri söylüyor da başka bir tez var değil. Dünya üzerinde, daha az testle daha iyi kontrol yapıldığını söyleyen hiçbir uzman, hiçbir merci bulunmuyor. Türkiye’deki Bilim Kurulu böyle özelliklere sahipse… –çünkü bazı Bilim Kurulu üyeleri çıkıp, “Test konusunu çok abartmamak lazım”, “Test az yapılıyor diye bir sorun olmaz”, “Yeterli test yapıldı” gibi açıklamalar yapıyorlar–, Bilim Kurulu adına bu lafları söylüyorlarsa, bu buldukları ama bütün dünyanın bilmediği ve sadece kendilerinin bulduğu gerçeği açıklamaları lâzım. En azından dünyaya da bir faydası olur. Tıpkı borlu dezenfektan gibi, “Test aslında lüzumsuz bir şeymiş”i de buldularsa, bunu dünyaya açıklasınlar, dünya da bundan faydalansın; “Test lüzumsuz bir şeymiş” diye, Almanya, Güney Kore filan uğraşmasın. Bu çok temel bir mesele. Test konusundaki bu tavır, aslında “Bir strateji var mı, yok mu?” bunun testini verdi. Ve herkes çok çarpıcı bir biçimde gördü. Çünkü “Türkiye’nin avantajı” diye tarif edilen şey, Türkiye’ye hastalığın çok geç geldiği, dolayısıyla hazırlıkların daha iyi biçimde yapılabildiği üzerine kurulmuş bir tezdi. Ama bugün artış hızlarına baktığımızda, test oranı ile tespit edilen vaka sayısı ilişkisine baktığımızda, hızlanma trendinin neredeyse bütün ülkelerden daha yüksek olduğunu görüyoruz. Yani İtalya olağanüstü önlemlere geçtiğinde, bu rakamlara gelmemişti. Üstelik de sınırlı sayıda yapılan testle, mevcut vaka sayısının çok düşük tutulduğunu, hatta test sürelerinin uzunluğu dolayısıyla vaka sayılarının, ölüm oranlarının da biraz geriden geldiğiyle ilgili çok sayıda söylenti de var.

Çakır: Biliyorsun o konuda Tabipler Birliği de söyledi; Cumhurbaşkanı başka bir rakam verdi, Sağlık Bakanı başka bir rakam verdi. Türk Tabipler Birliği Merkez Konsey Başkanı Sinan Adıyaman, Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı rakamların, test sonucu saptanan vakalar olmadığını, semptomlar sonucunda ortaya çıkan rakamlar olduğunu söylüyor. Yani adam hastalanıyor, hastaneye gidiyor ve korona olduğu anlaşılıyor, test yapmaya gerek kalmıyor. O yüzden Cumhurbaşkanı’nın açıkladığı rakamlar çok daha yüksek, neredeyse üç katı gibi. Ama sonuçta, açıklanan rakamlar hâlâ belli bir yerde duruyor. Bu da sanki bir rehavet vermiş gibi görünüyor. 

Şunu bir konuşalım istiyorum Kemal. Devlet bir taraftan topluma “Kişisel OHAL’nizi ilan edin, top sizde” diyor. “Kendinize dikkat edin, sokağa çıkmayın, şunu, şunu yapmayın, şundan uzak durun” diyerek topu bireylere atıyor. Ama topu alan insanların her birinin gerçek hayatlarında yaşadıkları bir yığın sorun var. “Evde kal” denildiği zaman, “Aman ne güzel! Ben de zaten çok yorulmuştum, çok çalışıyordum, bir müddet dinlenirim” diyebilecek insan pek yok. Çünkü herkesin bir şekilde işlerini yürütmesi lâzım. Benim gördüğüm kadarıyla, devlet, olayı büyük ölçüde topluma, vatandaşlara atmış görünüyor. Sağlık alanında birtakım hizmetleri yapmaya çalışıyor, tamam, ama tedbir alma konusunda önceliği vatandaşa bırakıyor. 

Öte yandan, olayın içerisinde bir vatandaş örgütlülüğü yok. Zaten alanları alabildiğine daraltılmış olan sivil toplum kuruluşlarının, böyle bir karantina ortamında neyi ne kadar yapabilecekleri şüpheli. Birbirleriyle dayanışmanın ötesinde, karar alma süreçlerine dahil olma gibi bir noktaya gelemiyor. Zaten devletin böyle bir beklentisi de, talebi de yok. Hatta tam tersine önünü kapatıyor. Mesela, şu anda sosyal medyada çok sayıda bireysel çığlık var: Ailesinde hastalanan insanların gördüğü muamele ile ilgili çığlık, yurtdışında kalıp Türkiye’ye gelememe çığlığı gibi.  Devlet, tam da sağcı bir mantıkla, “devlet-millet” diye bir şey söyleyip “Siz devlete bakın, gerisini merak etmeyin, tedbirinizi alın. Eğer başınıza bir şey gelirse, tedbirinizi almamışsınızdır” demek gibi bir şey. Ama burada sivil toplumu katmaya yönelik hiçbir mekanizma işlemiyor. Burada olayın bir yönü, devletin bu otoriter ve toplumu çok da fazla önemsemeyen çoğulculuktan uzak yapısı, ama diğer yanda da, bunu talep etme noktasında özellikle belediyelerin –ki 1 yıl önce belediyeler, büyük ölçüde büyükşehirlerde, ülkenin kalbinde değişti– bu konuda çok fazla etkili olduklarını görmüyorum. Mesela Ekrem İmamoğlu, hükümetten kısıtlı bir sokağa çıkma yasağı getirmesini talep etti dün. Ama bunun ötesinde, herhangi bir belediyenin, herhangi bir sivil toplum kuruluşunun ya da partilerin, insanları seferber edici –bununla sokağa çıkmayı kastetmiyorum tabii–, insanların kendi geleceklerine kendilerinin de dahil olması gerektiğine dair bir çaba içinde olmadıklarını görüyorum. Çünkü olay sadece sağlık meselesi değil; çok ciddi bir ekonomik boyutu ve toplumsal boyutu var. Burada, hem devletin sivil toplumun önünü zaten kapatmış olması var, hem de açıkçası sivil toplum denince akla gelen yapıların da bayağı bir afallamış olduğunu düşünüyorum. Bu konuda sen ne düşünüyorsun? 

Can: Evet doğru. İktidarın bu sorumluluğu bir tür toplumun üzerine bırakma tavrı çok belirginleşmeye başladı. Alınan tedbirlerin sınırlarını Bilim Kurulu’na yüklemek, “Onlar ne dediyse yaptık” denilerek halledilecek galiba. Ortaya çıkacak olumsuz tablo için de –ki zaten şimdi işaretleri de görülüyor– “O kadar söyledik dinletemedik. Vatandaşımız tedbirlere uymadı, sorumluluğu yerine getirmedi” diye açıklanacak. 

Üçüncü bir bahane de –ki zaten çok sayıda iktidar medyasında da bunu görüyoruz– “Bu iş zaten bütün dünyanın başında var. Avrupa çöktü. Avrupa bizden yardım ister hale geldi” algısı yaratarak ve oradaki kötü tablonun çok fazla altı çizilerek, beceriksizlik olarak nitelendiriliyor. Evet, önlemler, devlet uygulamaları ve sonuçlar açısından bunun doğru tarafı var. Bu travmatik sonuçların nedeni olan birtakım beceriksizlikler de var. Ama olayla ilişki kurmak bakımından, Türkiye’de alınan tedbirlerin çok daha ilerisine geçmiş, hatta ikincil sorunlar konusunda bile büyük paketler açıklamış ülkeleri, bizden bile kötü durumda göstererek bir bahane demeti oluşturulmaya çalışılıyor. 

Bir kere çok temel bir şey var. Geçen haftaki programda seninle yine koronavirüsü konusunu konuşurken, bu virüsün sınıfsallığı meselesini sormuştun. Virüs sınıf ayırmıyor diye konuşmuştuk. İşte bugün, İngiltere Kraliyet Sarayı’na da girmiş durumda. Evet, virüs sınıfsal bir tercih yapmıyor; ama etkileri tamamen sınıfsal. “Evde Kal” uyarısına ya da tedbirine dahil olmak tamamen sınıfsal. Bunu bir kişisel tercih gibi, “Biz söyledik, yapmadılar” diye açıklamaya kalkışacak olmak…

Çakır: Bizim arkadaşlar, çalışmak zorunda kalanlarla ilgili haberler yapıyorlar; çok ciddi sıkıntılar var, özellikle inşaat sektöründe çalışan işçilerin durumu var. Mesela geçenlerde de PTT ile ilgili bir olay oldu biliyorsun. Bir çalışanda virüs pozitif çıktı ve onun üzerine insanlar bayağı paniğe kapıldılar, ne yapacaklarını bilemediler. Yeterince destek alamadıklarını söylüyorlar.

Bu arada, çok birebir alâkalı değil ama bunu söylemeden de geçemeyeceğim; CNN Türk‘ün kapısında, sokakta çalışan gazeteciler için barakalar yapılmış, ama içeri girmelerini yasaklıyorlar. Ama sonra ne oldu? Dün Basın-İş Sendikası, CNN Türk ve Kanal D‘nin kantininde koronavirüs bulgusunun çıktığını açıkladı. İşler iyice karışmış. Herkes olmasa bile, bazı yerlerde, çalışana yönelik, çalışmak zorunda olana yönelik, sanki onlar gözden çıkarılmış muamelesi yapılıyor. 

Tabii şöyle de bir durum var. Diyelim İngiltere’de Prens Charles da virüs alıyor, oradaki bir işçi de. Ama Prens Charles’ın tedavisiyle, işçinin tedavisi kesinlikle aynı olmuyor.  

Can: Zaten şu çok saçma bir şey: Hiçbir yönetici, hiçbir Bilim Kurulu üyesi, “Evde kal” cümlesini bir tedbir diye açıklayamaz. Hayır, bu bir tedbir değil. Bu bir uyarı olabilir, bir öneri olabilir. Ama bunun adına “tedbir” denmez. Birtakım vatandaşların, bu uyarılara, bu tavsiyelere uymama durumuna göre önlemler almaya “tedbir” denir. Tedbirin kavram olarak karşılığı değişmiş durumda. İnsanlara, “Başınızın çaresine bakın”, “Canınızı kurtarın” demenin tedbir olduğunu iddia eden yöneticiler var ve bunu söyleyen — ki bugün bir Bilim Kurulu üyesi de bugün sosyal medyada benzer bir paylaşım yapmış: Dün akşamki yüksek vaka oranını kastederek, “Ortaya çıkan tablo, tedbirlere uyulmadığını gösteriyor” diye tweet atmış. Hayır! Ortaya çıkan tablo, insanların tedbirlere uymadığını değil, tedbirlerin yetersiz olduğunu gösteriyor. Çünkü insanların tavsiyelere uymasına tedbir denmez. Buna, “kişisel sorumluluk”, “toplumsal sorumluluk” denebilir. Bütün dünyada da görüyoruz; yönetimler, bu tür gelişmelerde insanların, hem bu tavsiyelere uymasını sağlayacak imkânları yaratmak; yani işe gitmek mecburiyetinde kalmamak… İşe gitmek mecburiyetinde kalanları sadece çalışanlar olarak da düşünmeyelim. Gündelik iş yapan milyonlarca insan var; kâğıt toplayıcısından ev temizlik işçisine, simitçisinden garsonuna kadar, günlük faaliyeti ile, oradan aldığı bahşişle, şununla bununla yaşayan milyonlarca insan var. Kadrolu veya sigortalı olarak bir yerde çalışmayanları kastediyorum. Bütün bunlarla ilgili önlemleri almadan, onları bu tavsiyeye uyacak rahatlığa ya da en azından katlanılabilir bir koşula ve imkâna kavuşturmadan bunu söylemek, tedbir almak değildir. Sorumluluğu üstünden atmaktır. Dolayısı ile çok net bir biçimde, iki mesele var burada; biraz önce konuştuğumuz test meselesi ve ikincisi, önüne arkasına bir şey konmadan uydurulmuş “Evde Kal” meselesi. Tabii ki bunu yapabilecek herkes için bu uyarıyı biz de yapalım, biz de söyleyelim: “Evde kalın. Mümkün olduğunca evde kalın”. Ama bu, bizlerin birbirimize söyleyebileceği bir şey.

Çakır: Bir de şeffaflık meselesi var, onu atlamayalım. Bu başlı başına önemli bir konu. En son yapılan basın toplantısından sonra, rakamlar konusunda şeffaf olunacağı söylendi. Ama dünyadaki örneklere baktığımızda, mesela İsrail’le ilgili birtakım örnekler gördüm. Aslında birçok yerde de var. İnsanlar, yani oradaki otoriteler, birçok detayı açık bir şekilde toplumla paylaşıyorlar ve bu güven veriyor. Şöyle örnek vereyim: Türkiye’de hayatını ilk kaybeden kişi, Galatasaray Lisesi’nin orada, İngiliz Başkonsolosluğu karşısındaki eczanenin yaşlı sahibi. Ardından kalfası da öldü. Burası çok merkezî bir yerde olan bir eczane. İddiaya göre, onlar da virüsü bir yabancı müşteriden almışlar. O eczane müşteri kaynayan bir yer. Tabii bu oraya giden her müşterinin virüs kaptığı anlamına gelmiyor; ama en azından böyle bir ihtimal var. Siz bu ölen kişinin, eczacının adını açıklamıyorsunuz. Mesela biz ailesini bulduk, ailesi “Zatürreeden öldü” dedi. Birtakım medya kuruluşlarında bunları haber yaptırıyorsunuz. Ama bir vatandaş pekâlâ şunu düşünebilir: “Ben geçen gün o eczaneye gidip ilaç almıştım, hatta biraz da fazla kalmıştım. Acaba bende bir şey olmuş mudur?” diyebilmesi için bu bilgiye sahip olması gerekiyor. Aynı şekilde, Kapalıçarşı’daki kuyumcu meselesinde de böyle oldu; tarif edildi ama kim olduğu söylenmedi. Belli ki oradaki insanlar, diğer kuyumcular bundan haberdar oldular. Ama müşteri olarak giden veya herhangi bir şekilde oraya gidip o kişiyle temas etmiş olan insana bir güven duygusu vermiyor bu kapalılık. “Acaba ben de enfekte oldum mu?” diye düşünmesi çok doğal. Mesela virüsün yaşama süresi ile ilgili örnekler, söylenen rakamlar çok korkutucu. “Çok hızlı bulaşıyor, insandan insana bulaşıyor” deniliyor. Ama Kapalıçarşı, Beyoğlu gibi yerlerde yaşanan vakalar bile, şu ya da bu nedenle saklanıyor.

İşin şöyle bir boyutu da var ki bu çok yadırgatıcı bir şey. Gençler çok hatırlamaz; 80’lerde AİDS vakasının ilk çıktığı zamanlarda, AIDS “ayıp bir hastalık” olarak görülüyordu; eroin bağımlılarının ve eşcinsellerin hastalığı olarak, adeta bir tür suç gibi gösteriliyordu. AIDS olanlar veya olma ihtimali olanlar hiçbir şekilde bundan bahsetmezdi. Ta ki, ABD’de, Rock Hudson’ın, o büyük oyuncunun AIDS’e yakalandığını söylemesine kadar. Ama onunla birlikte, insanlar AIDS’in sadece eşcinsellerin yakalandığı bir hastalık olmadığını öğrenmiş oldular. Şimdi aynı şeyi koronavirüse yakalananlar konusunda da görüyoruz. Sanki insanlar “Ben koronalıyım veya benim bir yakınım koronadan öldü” demekten imtina ediyorlar. Bu durum, son günlerde biraz azalıyor; virüsten etkilenen bazı hastalar kendilerini deklare ediyorlar, videolar çekiyorlar, fotoğraflar paylaşıyorlar.

Can: Yaşlı hastalığı şeklinde lanse edildi. Sosyal medyada birtakım şuursuz insanların yaşlılara sanki hastalığı yayan onlarmış gibi muamele yaptıklarını da gördük. 

Çakır: Doğru. Bu şeffaflık meselesine baktığımızda, Türkiye’nin koronavirüsle mücadele konusunda bir stratejisi olup olmadığını bilmiyorum; ama bunu olabildiğince kapalı götürmek gibi bir strateji yürüttüğünü düşünüyorum. 

Can: Evet. Son açıklanan rakamlara göre, Türkiye şu anda vaka sayısı itibariyle galiba ilk 15 ülke arasına doğru yükseliyor. Biz epey geriden geldiğimiz için daha da yukarıda olma olasılığımız var. Vaka hızı bakımından ise, yani gün, test ve vaka oranlarına nispî olarak baktığımız zaman, hızı dikkate aldığımızda, sıralamada daha da üstlerdeyiz. Neredeyse ilk 10’nun içerisinde, yukarılara doğru tırmanıyoruz. Bu çok net olarak görünen bir şey. Ama buna karşılık, test yapma oranında çok gerilerdeyiz. Senin işaret ettiğin gibi, şeffaflık konusunda da, İran, Rusya, Çin blokunun veri paylaşımı sınırlarına kadar gerilemiş bir kapalılık politikası yürütülüyor. Bütün Avrupa ülkeleri baştan itibaren bütün verileri, verilerle ilgili her türlü detayı, günlük olarak ve herkese açık biçimde paylaştılar. Hatta bunu, mücadelenin önemli araçlarından biri olduğunu dikkate alarak özenle yaptılar. Ama Türkiye, sınırlı sayıda test merkeziyle ve verilerin kontrollü biçimde yansıtılmasıyla, tam tersi, diğer ülkelerin blokunda yer aldı. Türkiye, mücadele stratejisinde bu ülkelerin safında olmadığı gibi, iletişim stratejisinde de bu ülkeler safında değil; İran, Rusya, Çin safında yer alıyor. Mesela Sağlık Bakanı başta, ilk bir iki hasta ortaya çıktığında “mahremiyet” filan dedi. Tamam, senin dediğin gibi, insanlar tedirgin olmasın, aileler etiketlenmesin diye bunu kabul ettik diyelim. Ama bu doğru değildi, bunu bu şekilde yapmak zorunda değildi. E, şimdi binlerle ifade edilen sayılardan bahsediyoruz. Hangi mahremiyet gerekçesiyle, vaka dökümünün, bölgeler haritasının gösterilmediğini, paylaşılmadığını anlamak mümkün değil. Bu verilerin paylaşılmaması, diğer verilerin de sorunlu olduğunu düşünmemize neden oluyor. Senin de işaret ettiğin gibi, iletişim stratejisi ve şeffaflık açısından, tıpkı test konusunda olduğu gibi, Türkiye gerilerde yer alıyor.

Çakır: İletişim stratejisi demişken, Cumhurbaşkanı’nın iletişim stratejisine de değinmek gerekiyor. Biliyorsun ilk önce grup toplantısında, “Milletimiz bu saldırıyı da bertaraf edecektir” dedikten sonra, 1 hafta boyunca ortada görünmedi. Ondan 1 hafta sonra Bilim Kurulu ile bir araya geldi. Toplantı öncesinde ve sonrasında konuştu. Ardından sosyal medyada bir ses kaydı, sonrasında da garip bir görüntülü kayıt paylaşıldı. Derken, sonrasında “Ulusa Sesleniş” konuşmasıyla daha görünür oldu. En son, uzaktan yaptığı Bakanlar Kurulu toplantısının görüntülerini gördük. İnsan, o toplantının görüntülerini izledikten sonra kendini güvende hisseder mi çok emin değilim. Çok ilginç bir durum var; insanlar kendini güvende hissetsin diye sunulan materyellerin önemli bir kısmı beni rahatsız etti açıkçası. Yani işler böyle mi yürüyor? Mesela Cumhurbaşkanı’nın ses kaydı. Niye ses kaydı yayınlanıyor? Kendisi niye çıkmıyor? Ardından yayınlanan o garip görüntülü şey. Sonra, Bakanlar Kurulu’nda yapılan muhabbetler…

Dünyanın bütün liderlerinin bir stratejisi var. Mesela, Trump ilk başta önemsizleştirmeye çalışmıştı. Daha sonra, “Bu salgınla en iyi ben mücadele ediyorum” deyip sürekli basın toplantısı yaparak görünür olmaya çalışıyor. Ama bir yandan da olağanüstü tedbirler almaktan imtina ediyor. Ciddi bir para pompalamaya onay verdi, ama sürekli ortada ve sürekli bir meydan okuma çabası içerisinde. Sadece virüse meydan okumuyor, aslında kendisini eleştiren herkese meydan okuyarak eski çizgisini sürdürüyor. Macron ve Merkel, sürekli, hazırlıklı ve kapsayıcı konuşmalar yapıyorlar. Ama bizde, ülkeyi yönetenlerin stratejisi bence çok zayıf. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önce ortadan kaybolması –neden ortada gözükmediğinin cevabını bilmiyorum, ama en azından şimdilerde gözüküyor– ve sonra ortaya çıkması… Ortada göründüğü andan itibaren söyledikleri de: “Sokağa çıkmayın. Evde kalın. Sokağa çıkmayın.” Bu söylediklerinin dışında da fazla bir şey yok. Virüsle mücadele kampanyasının stratejisinin dışında, devleti yönetenlerin stratejisinde de çok ciddi bir sorun var. Belki de en önemli mesele şudur: Erdoğan son dönemde bütün konuşmalarını birileriyle kavga ederek yaptı. Burada karşısında kavga edecek kimse olmadığı için belki de bu yüzden zorlanıyor. 

Can: Olabilir tabii. Daha önceki meselelerde olduğu gibi, burada da şöyle temel bir mesele görüyoruz. Toplumu rahatlatma açısından gösterilen resim, toplumu rahatlatıcı bir resim değil. Biz hep yöneticilerin kendilerinin rahat olduğu bir resmi görüyoruz. 

Çakır: Bu söylediğin önemli tabii. Ama ilk baştaki o ses kaydı ve nerede çekildiği belli olmayan o tuhaf kısa videoda, yöneticinin de rahat olduğunu görmedik. Adeta, 15 Temmuz darbe girişimi sırasındaki videoları andırır havasındaydı.  

Can: Hayır, ben özellikle İletişim Başkanlığı tarafından servis edilen paylaşımları ya da açık toplantıları kastediyorum. Bunu daha önce Suriye Krizi’nde de gördük. Hatırla; Hatay Valisi, şehit sayısını parça parça açıkladıktan sonra, Erdoğan, ilk basının karşısına çıkıp bir toplantıda konuştuğunda, kriz en sert dönemindeyken, liderlerle yaptığı telefon görüşmelerini bir şakalaşma havasında aktarmıştı. O durumda kendisinin ne kadar rahat olduğunu göstererek insanları rahatlatabileceğini düşündüğü bir strateji olsa gerek. Ama bu sadece, krizler karşısında nasıl bir refleksle yönetildiğini düşünerek insanları daha da tedirgin eden bir durum. Söylediğin örnekler, yani Bakanlar Kurulu toplantısında, borlu dezenfektan konusuna pek çok meseleden daha fazla zaman ayrılması, kabine toplantısı diye bunun servis edilmesi… Yine, Dışişleri Bakanı’yla yeni Dışişleri binasının servis edilmesi… Eğer “Endişe edilecek bir şey yok. Bakın, yöneticilerimiz ne kadar rahat” diye bir strateji yürütülüyorsa, bu, toplumu rahatlatma stratejisi değil, kendi pozisyonundan emin olan ya da emin görüntüsü vermek isteyen yöneticilerin tavrıdır. Bu doğru bir strateji değildir. Bu tür şeyler genellikle, kumpas, komplo meselesinin konusu olur; birilerinin iktidarı yıpratmak için gizlice bu tür çekimleri yapıp, “Bakın, böyle şeyler yapılıyor. Meseleye ciddi yaklaşılmıyor” diye sızdıracağı görüntüleri, “Bakın, biz böyle yapıyoruz” diye kendilerinin servis ediyor olması, akıl alır bir strateji değil. Ama defalarca, daha önceki sorunlarda da bunun işlediğini düşünüyorlar anladığım kadarıyla. Problemleri açıkça paylaşan ve buna cevap verme kapasitesiyle ilgili güven veren yöneticiler yerine, yöneticileri meselenin ciddiyetinden uzak göstermenin, hâlâ bunun bir fırsat olduğunu söylemenin, meseleden etkilenmemiş yöneticiler görüntüsünün, asla güven yaratıcı bir durum olmadığını algılayamıyorlar. Açıkçası, bu defalarca uygulandığı için, bunun yine işe yarayacağı düşünülen bir iletişim taktiği olarak devrede olduğunu, ama bu krizin sarsıcılığı karşısında bekledikleri sonuçları vermeyeceğini düşünüyorum. Çünkü bu görüntülerin hiçbiri, muhalefette olan ya da medyanın kendi eliyle elde ettiği görüntüler değil, bizzat yönetimin “Biz böyle yapıyoruz” diye servis ettiği görüntüler. Bunu anlamakta hakikaten zorluk çekiyorum.

Çakır: Evet, burada noktayı koyarak “Haftaya Bakış”ı sonlandıralım. Kemal Can, çok teşekkürler. Bugünkü “Haftaya Bakış”ta, Türkiye’nin koronavirüsle mücadele stratejisinin olup olmadığını Kemal Can’la birlikte değerlendirdik. Bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz. Söyleyeceklerimiz bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus