Razmig Keucheyan: “Kanaatkârlık ancak kolektif olarak örgütlenebilir”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Sosyolog Razmig Keucheyan sağlık krizinin açtığı yollardan giderek ihtiyaçlarımız üzerine yeniden düşünüyor. Baş etmemiz gereken iki durum var: Bu ihtiyaçları eşitlikçi biçimde karşılamak, ama sürdürülemez olanları da sınırlamak.

Fabien Escalona’nın Keucheyan’la yaptığı, 28 Mart’ta Mediapart’ta yayınlanan röportajın Haldun Bayrı tarafından yapılan çevirisini sizlerle paylaşıyoruz:

“Ulus için vazgeçilmez” olan faaliyet nedir? Sağlık krizi ve olağan toplumsal yaşamın askıya alınmasıyla açılan bu tartışma, öncelikle karşılanması gereken bireysel ve kolektif ihtiyaçları çıkarıyor önümüze. Bizim kuşakların yaşadığı aldatıcı bolluk çağının unutturmuş olduğu ve pandeminin doruk yapmasından sonra daha epey sürecek bir sorun bu.

Canlıların ve gezegen kaynaklarının tahrip edilmesinin ayrım gözetmeyen koşullarda türümüzün varkalmasını bariz biçimde tehlikeye attığı bir zamanda, “her ne pahasına” karşılanması gereken sınırsız ihtiyaçlar fikrinin artık savunulacak tarafı kalmadı. Bordeaux’da sosyoloji dalında öğretim üyesi olan Razmig Keucheyan, tam da insan ihtiyaçlarının kuramlaştırılması ve bunlara hükmetmenin siyasi araçları üzerine bir kitap yazdı. 

Günümüzdeki durumun ilginç yollar açıp açmadığını sorduk ona. Ve bütünüyle üstlendiği Marksist kuramsal külliyatın, insanın ihtiyaçlarını kendi başına sınırlamasını düşünmek için hâlâ elverişli bir donanım olarak kalıp kalmadığını… 

Çalışma Bakanı Muriel Pénicaud, etkinliğini nasıl sürdüreceğini sorgulayan inşaat ve bayındırlık işleri sektörünün tekrar işe koyulması için bir anlaşmaya varılmasından duyduğu memnuniyeti belirtti. “Ulus için vazgeçilmez” faaliyet mefhumu üzerine hükümette bir bulanıklık yok mu?

Razmig Keucheyan: Sağlık mücadelesi ya da halkın hayatî ihtiyaçlarının karşılanması alanına girmeyen olağan bir ekonomik etkinliği muhafaza etme iradesi olduğu bariz. Yönetici seçkinlerde “eski (neo-liberal) dünya”nın tipik bir direnci olarak yorumluyorum bunu. İçinden geçtiğimiz dönemin paradoksu, aynı seçkinlerin buna paralel olarak farklı bir toplumsal düzenin kapısını aralayan olağanüstü önlemler almaları.

Sizin sağlık krizi vesilesiyle su yüzüne çıktığını sezdiğiniz o “diğer mantık” nedir?

Yönetenlerin kullandığı savaşçı dilden pek hazzetmiyorum, ama olağanüstü önlemlere mahal veren müstesna bir konjonktür yaşadığımız fikrini ciddiye alıyorum. Piyasa ekonomisinin hegemonyası varlığını sürdürüyor, fakat farklı bir sisteme, bir planlama sistemine kapı aralanıyor. 

Böyle bir sistemde, karşılanacak ihtiyaçlardan yola çıkılıyor ve üretim aygıtı bu hedefle harekete geçiriliyor. Şematikleştirildiğinde, kapitalizmin ise tersine, önce üretip, sonra da üretilmiş metaları satmak maksadıyla suni ihtiyaçlara yol açtığı söylenebilir. 

Savaş zamanları kapitalist mantıktan uzaklaşıp bir planlama mantığının benimsenmesine elverişlidir. Belirgin bir biçimde, hayatî gıda maddelerinin fiyatları denetlenir, şirketlere el konur ve fiyattan ziyade cins başlığı altında düşünmeye başlanır. Mesela 1914-1918 savaşında, eşit bir dağıtıma gitmek maksadıyla, Paris’te ortalama büyüklükte bir daireyi ısıtmak için kaç kilo kömür gerektiği gibi… 

Şu anda yaşadığımız sağlık krizinde öncelik kapitalist boyutta olmayı sürdürse bile, koruyucu sağlık malzemelerinden söz edilirken fiyattan ziyade miktar belirtildiğini ve yurttaşların gelirleriyle gerçek üretim faaliyetlerinin kısmen birbirinden ayrı tutulduğunu gözlemliyorum. Bu cins önlemler insanların ödeme gücünden ziyade ihtiyaçlarına öncelik verir. Bu bana, devamı için, iklim değişimi karşısında çok yararlı görünüyor. Bütün mesele, kaynakların sürdürülebilir olması gereken tüketimini eşitlikçi bir biçimde paylaştırmaktır gerçekte. 

Buradaki risk, kitlelerin yabancılaşmış olduğu bahanesiyle meşru ihtiyaçların tepeden tanımlanması. Bu ihtiyaçların hangilerinin sürdürülebilir hangilerinin sürdürülemez olduğu nasıl ayırt edilecek? 

Az sayıda vazgeçilmez mutlak ihtiyaç (uyumak, beslenmek, soğuktan korunmak) haricinde, ihtiyaçlar tarihsel olarak evrim geçirir ve siyasal olarak tartışılır. Kolektif müzakereye bel bağlamaktan başka hiçbir tercih ayakta duramaz. 

Bunun ne anlama gelebildiğini anlamak için, somut durumlardan yola çıkmak gerekir. Siyasetbilimci Mathilde Szuba’nın geliştirdiği yolculuk örneğini alalım. Derinlemesine eşitsiz bir faaliyet söz konusudur (ne kadar geliriniz varsa o kadar yolculuk yaparsınız) ; aynı zamanda, kalkınma tarzımızın sürdürülebilir olmayan karakterini gösterir. Bunu oy hakkı gibi bir siyasal hak haline getirdiğimizi tahayyül edelim: Kişinin geliriyle bağ kurmaksızın yılda ya da on yılda izin verilen bir kilometre sınırlamasıyla… Ekolojik zorunluluklar uyarınca demokratik biçimde kısıtlamalar ve sınırlar belirleme olanağı verir bu; ama yükü ahalinin alt kategorilerine taşıtmadan. 

Aslında, kotayla aynı mantıktır bu; yolculuk yapma haklarının alışverişe sokulabildiği, böylelikle de eşitsizlikçi mantıkların onaylandığı, “karbon piyasası” tipinde mekanizmaların da tersidir.

“Suni ihtiyaçlar” üzerine kitabınızda (Les Besoins artificiels, La Découverte, 2019), ekolojik zorunluluk altında karşılanacak ihtiyaçlar üzerine eşit bir konumda müzakere yürütebilir noktaya varmak için bir siyasal strateji öneriyorsunuz. Özellikle de, hem üretim çemberinde hem tüketim çemberinde eşzamanlı bir seferberlik gerekliliğini vurguluyorsunuz. 

Şu aşamada halen müphem olan, üretici-tüketici derneklerinin kurulmasına dayalı bir varsayım ileri sürüyorum. 20. yüzyıl başındaki tüketici dernekleri üzerine çalışırken, bugün geçerli olan durumun aksine, çalışma dünyasındaki sendikalara çok yakın olduklarının farkına vardım. Birlikte grevler ve boykotlar başlatabiliyorlardı. O dernekler tüketicilerin üreticiler nazarında bir siyasal sorumluluğu olduğunu düşünüyordu.

20. yüzyılın kopardığı parçayı tekrar yerine yapıştırmak gerektiğini düşünüyorum. Çalışma mekânlarında ve mahallelerde bu tip dernekler kurulabilir. En canlı haliyle konseyleri anımsatacaklardır ve varolan temsilî demokrasiye, onu ortadan kaldırmadan kök saldıracaklardır.

İhtiyaçları yeniden düşünmek için ölçek sorunu da hayatî. Çabuklukla ve kitlesel olarak harekete geçme gereği var, ama bahsettiğiniz dernekler ister istemez yerel olacak. Öte yandan da, aşırı merkezîleşmenin ne felaket bir şey olduğunu biliyoruz. 

Her ne pahasına iki seçenek karikatüründen –kamusal eylemin toplu düzeyine ilgisiz kalan bir belediyecilik ile dikey ve otoriter şekilde hareket eden bir devlet– birini seçmemek gerek. 20. yüzyıldaki planlamanın berbat bürokratik biçimlere büründüğünü ben de biliyorum. Bu yüzden bunun yeni biçimleri yerel ve toplu basamakları gerilime sokmalıdır. Pratik bir zorluktur bu; ama mantıksal bir olanaksızlık değil. 

Devletin yekpare bir bütün değil stratejik bir savaş alanı olduğunu düşünen Antonio Gramsci veya Nicos Poulantzas gibi kuramcıların cisimleştirdiği bir zihinsel geleneğe bağlıyım; bunun sera etkisi yaratan gazların salınımının sınırlanması gibi hayatî eylemler için yararlı olduğunu düşünüyorum. Gramsci “Krizler determinizmleri zayıflatır” diyordu: Bugün bize üretimci/prodüktivist ve tüketimci mantık yüzünden zorlayıcı ve kangrenleşmiş görünen kurumlara yeniden yön verme olanaklarını açmaktadır bu.  

İhtiyaçları demokratik biçimde yeniden düşünmek için doğru kurumsal mimariyi bulmadan önce, büyük bir engelin aşılması gerekiyor: Meta evreninin insanları cezbetme gücü. Günümüzdeki sağlık krizi sizce bunun yeniden hesaba çekilmesi için elverişli bir ortam yaratıyor mu? 

Sağlık krizi çok sayıda etkinliğin yeniden ülkelerine dönmesi için ısrar etme fırsatını sunuyor. Ama bu sorun ortaya tek başına konmamalı; aynı zamanda başka şey üretmek ve başka şekilde üretmek için de mücadele edilmeli. Bu noktada, üretilen malların garanti sürelerinin uzatılma zorunluluğu geliyor aklıma; daha sağlam mallar üretmeye teşvik edecektir bu; ayrıca da bir malın yerine hemen bir diğerini koymak yerine onu onarmayı… 

Daha genel olarak, bireysel bir suçluluk duygusunun tuzağına düşmemek gerektiğine inanıyorum. Kanaatkârlık ancak kolektif olarak örgütlenebilir. Reklamların sınırlanması da yaşam tarzımızın sorumluluğunu tek tek insanların sırtına yüklemekten kaçınmanın bir yoludur. Ticaret muhayyilesinin işgal ettiği yeri geriletmek için kolektif bir önlemdir bu; ürünlerin atılabilir ve çabucak yedeğiyle değiştirilebilir olduğu uygarlıktan uzaklaştıracaktır bizi. 

Kısa vadede bu konuları etkili biçimde ele alabilecek siyasal aktörler olduğunu düşünüyor musunuz? 

Üretim aygıtımıza yeniden bir yön verme konusunda ortak bir programı yeniden inşa etmek gerek. Zihinsel koşullar yeniden bir araya geliyor ve sağlık krizi belki de bunun gerekliliğini daha da açık biçimde gösterecek. Bu tartışma zemini, hem işçi hareketi kökenli soldan hem siyasal ekolojiden geniş bir tabanı bir araya getirebilir. Daha sonra toplumsal hareketlerle bağlantıyı sağlamak kalmaktadır — ki asla otomatik olacak bir şey değildir bu.

Tamamen yenilenmekte olan Amerikan solundan çıkan Green New Deal önerisi gibi başka bir mantığa yönelik adımlar var. Bu yaklaşımdaki, teknolojiye iyimser bakan (“tekno-optimist”) yön eleştirilebilir; ama rota doğrudur — yani başka unsurlarla birlikte finansın demokratik bir denetimini çabucak zorunlu kılacak bir çevre adaletinin sağlanması.

Kitabınızın başına, Marx’ın bir cümlesini koydunuz: “Köklü bir devrim ancak köklü ihtiyaçlardaki devrim olabilir.” Aynı filozof, “Herkese ihtiyacına göre” ilkesine dayalı bir toplum da düşlemişti. Marksizmden etkilenildiğinde, kendini sınırlayabilme ve üretimcilikten kopabilme işinin altından kalkmak için daha donanımlı mı olunuyor? 

Kitabın başına koyduğum söz daha önce hatırlattığımı vurguluyor; yani ihtiyaçlar tarihseldir. Dolayısıyla siyasetin işleyebileceği bir alan vardır ve ihtiyaçların demokratikleşmesi mümkündür. Özetle, “evrenselleştirilebilir” ihtiyaçlar için, insan refahı ve Yeryüzü-sisteminin korunmasıyla bağdaşabilir bir yapıyı dünyaya getirmek için müzakere etme imkânı ve gereği vardır. 

Bunun ötesinde, zeki bir Marksizm başka geleneklerle diyaloğa açık olmalı ve onların fikirlerini de benimseyebilmelidir. “Herkese ihtiyacına göre” sözü, maddi ihtiyaçların bir sorun olmaktan çıktığı ve kapitalist toplumsal ilişkilerin aşıldığı farklı bir toplum bağlamında anlaşılmalı. Ama Marx’ın en aydınlatıcı formülünün bu olmadığını kolaylıkla kabul ederim — her konuda son sözü söylememiş olduğunu ve her şeye cevabı olmadığını da. Şimdiki zamanın sorunlarının karşısına, ondan beri bütün öğrendiklerimizle çıkmalıyız. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus