“Türk geni”nden kelle paçaya: Şarlatanların ifade özgürlüğü

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Koronavirüs salgını Çin’de başladığı andan itibaren medyaya çıkan azımsanmayacak sayıda uzman iddialı kişi kısa sürede hepsi tekzip edilen önermeler, tespitler dile getirmişti. Bu tür şarlatanca çıkışlar ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir mi?

Yayına hazırlayan: Deniz Dursun 

Merhaba, iyi günler. “Korona günlerinde gazetecilik” diye bir yayın yapmıştım, salgının ilk günlerinde. Orada özellikle böyle dönemlerde sorumlu yayıncılığın ne kadar önemli olduğunu, sorumlu ama aynı zamanda da eleştirel yayıncılığın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştım. Şimdi, medyanın olayı nasıl ele aldığına bugünden bakıldığı zaman –çok hayatî günlerden geçiyoruz, çok zor günlerden geçiyoruz, sadece biz değil tüm dünya geçiyor– medyanın, biz gazetecilerin bu dönemdeki sorumluluklarını tekrar ele almak istediğim zaman karşımıza bir olgu çıkıyor. Hep olan bir olgu aslında bu. Bu olgu da nedir? Reyting yapmak, prim yapmak, gazeteyseniz çok satmak, televizyonsanız çok izlenmek, internet sitesiyseniz çok tıklanmak, radyoysanız çok dinlenmek. Bunun için de gerektiğinde içeriğin ne olduğunun çok da fazla önemi olmayabiliyor. Dikkat çekici, merak uyandırıcı, kışkırtıcı şeyler genellikle daha serinkanlı, sakin içeriklerden daha fazla tercih ediliyor. 

Bu öteden beri bildiğimiz bir husus. Ama böyle dönemlerde, içinden geçtiğimiz şu günlerde bu husus tehlikeli oluyor. Gerçekten tehlikeli olabiliyor; çünkü bu dönemde, ilgi çeksin, dikkat çeksin, daha fazla kişi okusun, dinlesin, baksın, tıklasın diye yapılan bazı şeyler insanların, tek tek insanların ama burada bir salgın söz konusu olduğu için de sadece o insanın değil, o insanın çevresinin, o insanın temasta bulunduğu herkesin ve bütün bir toplumun riske atılması anlamına geliyor ve burada o klasik sorunsalla –yabancı deyimiyle: problematikle– karşı karşıya kalıyoruz: “Basın özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün sınırları var mıdır? Varsa bu sınırları kim, nasıl belirler?” 

Bu nokta gerçekten çok hassas bir konu. Bu yayını yapıp yapmamakta tereddüt ettim, ama bir şeyleri denemeye çalışacağım. Bunu bana telkin eden olayı da şöyle söyleyeyim –adlarını vermek istemiyorum, zaten herkes biliyor– koronavirüsün ilk Çin’de ortaya çıktığı dönemlerde Türkiye’de medyada, büyük medyada, ama sadece büyük medya değil başka birtakım platformlarda da, çok anaakım olmayan yerlerde de bazı insanlar çıktılar, çok dikkat çekici açıklamalar yaptılar ve bunun mesela Çin’e özgü bir şey olduğunu söylediler. Korkacak bir şey olmadığını söylediler; “Türklere bir şey yapmaz” dediler, “Beyazlara bir şey yapmaz” dediler. Bunun ilaç tekelleri tarafından uydurulmuş bir balon olduğunu söylediler, ya da bunun işte kelle paça içerek ya da turşu yiyerek atlatılacağını söylediler. 

Bunlar o tarihlerde çok ilgi çekti, dilden dile konuşuldu, ama sonuçta zararsız şeyler olarak görüldü; doğru olmasa bile ne olacaktı ki? Çünkü eğlenceli hususlardı, çok iddialar vardı. Birisi çıkıyor ve size diyor ki: “Arkadaşlar, korkacak bir şey yok, ilaç tekelleri sizi kandırıyor, rahat olun, sakin olun” diyor. Siz de “Aaa ne güzel!” diyorsunuz ve tabii bir de büyük bir komployu çözmüş olmanın ya da komplo çözümünün parçası olmuş olmanın mutluluğunu yaşıyor, büyük resmi görüyorsunuz ve kendinizden emin bir şekilde, kahvede, okulda, şurada burada tedirgin olan insanlara diyorsunuz ki: “Abartacak bir şey yok, geçen bir profesör –ya da doçent, ya da doktor– çıktı, böyle böyle dedi”. Şimdi buradaki esas husus zaten bu. 

Bunun, sıradan insanların böyle şeyler söylemesinin çok da fazla bir etkisi olmayabilir, herkes gülüp geçebilir ya da isteyen ciddiye alır, isteyen almaz; ama sıradan insanın o büyük medya kuruluşlarında yer bulma diye bir imkânı yoktur. İşte bu yayını yapmamın nedeni; yaşanan o skandallardan sonra, Türkiye’nin daha koronavirüsle muhatap olmadığı sanıldığı dönemlerde yapılan yayınlardan bazılarını yayınlayan bir platforma, bu yapılan yanlış yayınların kaldırılması yolunda izleyicilerinden talep geliyor ve o platformun cevabı şu: “Bu tür taleplere karşı duruşumuzu açıklamak isteriz. Sansürün her türüne karşıyız. Yasalara aykırı değilse, tehlikeli değilse, videoları kaldırmamız söz konusu olamaz”. 

Şimdi çok özgürlükçü bir durum, duruş var: “Sansürün her türüne karşıyız. Yasalara aykırı değilse, tehlikeli değilse, videoları kaldırmamız söz konusu olamaz”. Burada yapılan şey, yapılması istenen şey sansür mü? Bence değil. Birisi kalkmış, kendine bir titr koymuş ve bu kişi kalkmış sizin ortamınızda, platformunuzda konuşuyor — diyelim ki biz Medyascope’ta birisini çıkarttık ve o birisi kalktı dedi ki: “Ya, ne abartıyorsunuz kardeşim? Yok böyle bir şey” vs., şudur budur, dedi ve ondan sonra, Türkiye ve dünya her gün olağanüstü bir hal içinde rakamlarla uğraşıyor: Ölenler, hayatını kaybedenler, pozitif çıkanlar, yoğun bakım ünitelerinde kalanlar —bunların bir kısmı da yanımızda yöremizdeki insanlar olabiliyor, çok bildik insanlar olabiliyor ve bakıyorsunuz ki, bu kendini uzman olarak tanıtan kişinin bu söyledikleri yalanmış, hiçbir şey bilmiyormuş, uydurmuş. 

Ama o kadar emin bir şekilde anlatıyorlar ki, o kadar emin ve bunu yaparken de “Zaten herkesin bildiği gibi” diyerek yapıyorlar ve bunu size, kamuoyuna sunuyorlar. Buradaki olay artık bir farklı görüş olmanın ötesinde bir yere doğru seyrediyor. Bu tür yayınlarda aslında normal olarak yayıncı kuruluşlar, gazeteler, televizyonlar, platformlar, bir kere uzman olarak lanse ettikleri kişileri seçerken alabildiğine dikkatli olmaları gerekiyor. Buradaki meseleyi bir reyting, dikkat çekmek, daha çok izleyici çekmek olarak değil; gerçekten hayatî konularda bir kamu hizmeti yapma bilinciyle kamuoyunu bilgilendirmek, yanlış bilgiden uzak tutmak ve doğru bilgiyi vermek ve burada hayatî bir olay söz konusu olduğu için de insanların sağlığı konusunda gerçekten bir önlem anlamalarını sağlamak olmalı. 

Dolayısıyla biz diyelim ki Medyascope’ta böyle bir şey yaptık; birisi çıktı, bir şeyler söyledi ve bu yanlış çıktı. Bu bir düşünce özgürlüğü falan değil; birisinin uzmanlığına sığınarak, uzmanlığını kullanarak kitleleri bilmediği, emin olmadığı konularda –ki zaten anlaşılıyor sonradan, bu sözünü ettiğim olayların hepsi hızlı bir şekilde yalanlandı–, hususlarda yaptıkları, söyledikleri yanlış çıkıyor. Burada yapılacak olan şey o kişiyi tekrar belki de çıkartıp özür diletmek, yanlışını vurgulatmak, yanlışından geri adım atmasını ve artık doğruları savunmasına yardımcı olmak ve bunu büyük ölçüde de yapmayacaklardır. O zaman o kurumun yapması gereken bence, kendisi çıkıp o kurum olarak bunun özrünü dilemesi gerekir. 

Bakın bu, farklı konularda, herhangi bir siyasî konuda, herhangi bir ekonomik konuda nasıl mücadele edileceği konusundaki farklı farklı önermeler değil. Mesela bugün Türkiye’de salgınla mücadelenin nasıl yapılması gerektiği konusunda bir tartışma var. Bu tartışma biteceğe de benzemiyor. Örneğin testler konusunda; kimileri diyor ki: “Ne kadar çok test, o kadar iyi mücadele”. Kimileri de diyor ki: “Test konusunu o kadar abartmamak lâzım”. Burada siz bu tartışmaları pekâlâ yapabilirsiniz ya da birtakım onun dışındaki –sokağa çıkma yasağı mesela, benim iki ayrı yayında ele aldığım konu; ben sokağa çıkma yasağının doğru olacağını düşünüyorum, birçok kişi de doğru olmadığını düşünüyor–; biz bunu pekâlâ tartışabiliriz ve sonuçta benim söylediklerim ya da bir başkasının söylediklerinin doğru ya da yanlış çıkması zamanla belli olur. 

Dolayısıyla sokağa çıkma yasağı gibi bir önermedeki düşünce ifadesi bir düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilir; ama kalkıp insanların tedirgin olduğu bir dönemde çıkıp herkesin gözü önünde çıkarak “Korkacak hiçbir şey yok, bu bize hiçbir şekilde uğramaz, hiç alâkası yok, bir şey yapmanız gerekmez” dediğiniz zaman, sizi izleyen insan da, mesela diyelim umreden gelen akrabasına gönül rahatlığıyla sarılabilir; “Çünkü bize uğramayacakmış, çünkü bu zaten Çin hastalığıymış, umreden gelen ya da yurtdışından gelen ya da başka bir şekilde temasla şununla bununla bu bize uğramayacakmış” diyebilir. Bu “bilgi”yi kesin doğruymuş gibi sunuyor olmak ve elinde hiçbir delil olmadan, hiçbir kanıtlanmış veri olmadan bunu doğru olarak sunmak bir tür şarlatanlık, adı üstünde. Ama burada önemli olan –şarlatanlar hep vardır dünyanın değişik zamanlarında, değişik mesleklerde, değişik uzmanlık alanlarında vardır ve bu şarlatanların sorunu bunu geniş kitlelere, olabildiğince geniş kitlelere anlatabilmektir– medya işte burada karşınıza çıkıyor: Şarlatanlar olabilir; medyanın, gazetecinin, iyi gazetecinin, iyi editörün, iyi medya yöneticisinin en önemli özelliği burada gerçek uzmanla uzmanlık kisvesi altında şu ya da bu nedenle –neden olursa olsun; egosunu tatmin etmek olabilir, ünlü olmak olabilir– bunu yapma ihtimali olan insanları ayırt edebilmeyi bilmesi gerekir. Yanlış yaptığı zaman da yanlışını kabul etmesi ve o kişilere artık bir daha hiçbir şekilde kapısını açmaması gerekir. 

Bu sansür falan değil; tamamen bu tür konularda sorumlu yayıncılık, dikkatli olmak meselesi bu. Salgınla mücadele konusu, farklı konularda ahkâm kesilen, önüne gelenin ahkâm kestiği bir arena olamaz. İsteyen istediği yerde, ortamda kendi arasında istediğini tartışsın, buna kimsenin diyecek bir şeyi yok; birisi şunu önerir, birisi bunu önerir, ama bunu siz bir gazetecilik olarak yapıyorsanız, bir yayıncılık olarak yapıyorsanız, sizin bir sorumluluğunuz var. Biz şu âna kadar Allah’a çok şükür baştan itibaren Medyascope’ta konuya hâkim olan, bilimsel bir zemin üzerinden konuşan, neyi neden söylediğini anlatan, bunu çok net bir şekilde anlatan, farklı farklı görüşlere sahip olan ama hepsinin derdi esas olarak Türkiye’nin ve dünyanın bu salgınla gerçekten etkili bir şekilde mücadele etmesi olan, yani kendi kişisel birtakım hesaplarını değil de toplumun, kamunun yararını gözeten insanlarla, uzmanlarla çok verimli yayınlar yaptık; röportajlar yaptık; çok önemli yazılar çevirdik ve bu konuda da zaten izleyicilerden, okuyuculardan gelen ilgi de yaptığımızın büyük ölçüde doğru olduğunu gösteriyor. 

Ama dediğim gibi pekâlâ yanlış da yapabiliriz. Yanlış yapma durumunda hiçbir şekilde bir kibre kapılmadan, hiçbir şekilde “Adımız kötüye çıkar” vs. demeyip, yani kirimizi örtmeye çalışmadan bunu da yapmamız gerekir, üstlenmemiz gerekir, sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir. Böyle dönemler gerçekten sorumlu gazeteciliğin, sorumlu yayıncılığın, kamu yararına gazeteciliğin kendini gösterdiği bir alan. Burada bizim sorumlu olduğumuz kişiler devlet değil. 

Mesela o yaptığım açıklamada, okuduğum açıklamada şöyle bir şey var: Hukuka aykırı vs.. Yani şimdi bir savcı gelip ya da bir yerden kâğıt gelip “Bu videoyu kaldırın” dendiği zaman hiç itiraz etmeden kaldırabilen insanlar, izleyiciden gelen, toplumdan gelen, sivil toplumdan gelen “Ya, bu videoları görmüyor musunuz? Yararlı değil, tam tersine yanlış şeyler anlatıyor” dediği zaman, bunu bir düşünce özgürlüğü kavramı etrafında savunmaya kalkıyorlar. 

Burada esas olarak gazetecinin, yayıncının diyelim, medya çalışanının esas hesap vermesi gereken kişiler devlet değil toplumdur, vatandaştır ve şu anda tüm toplumun, tüm Türkiye’nin geleceği için çok kritik bir yerden geçiyoruz ve burada –yaptığımız yayıncılıkta, yaptığımız habercilikte– insanların sağlığını, güvenliğini her şeyin önüne koymamız gerekiyor. Asla sansüre başvurmadan, asla gerçekleri gizlemeden, göz göre göre birtakım gerçekleri görmezden gelmeden; ama sırf dikkat çekmek için de, daha fazla tıklanmak vs. için, yanlış olduğunu bildiğimiz, çok da güvenilmez olduğunu bildiğimiz insanlara alan da açmadan bu işi yapmak gibi bir yükümlülüğümüz var. “Türk geni var, hiçbir şey olmaz” diye yayınlar yapıldığı zaman, sosyal medyada karşıma çıktı, yani ne diyeceğimi şaşırdım.  Önce “deli zırvası” diyorsunuz geçiyorsunuz; ama bir bakıyorsunuz ki bu kişi bayağı ciddi ciddi anlatıyor, az sonra “Ben böyle bir şey demedim” demiş; ama videolar ortada. 

Şimdi diyelim ki Türk geni var ve dokunulmuyor, ama Türkiye’de sadece Türkler yaşamıyor kardeşim. Türkiye’de Türk olmayan insanlar da var, Türk geni olmayan insanlar da var yani bunun içerisinde –ki bunun aslında bir tür hani genetik üzerinden konuşuyormuş gibi yapmak çok kolay ırkçılığa, ayrımcılığa da gidebilir; zaten o videoları izlediğiniz zaman böyle bir üslup da var–; söyleseniz herhalde itiraz edeceklerdir, ama şöyle bir hava da var: “Ya onlar Çin’de, onlara olur. Bize olmaz. Biz kimiz? Beyazlara olmaz” dendi, işte İtalya’nın, İspanya’nın hali ortada. Böyle şeylere itibar etmemek lâzım. Böyle şeyleri de –düşünce özgürlüğü gibi kutsal bir şeyi– şarlatanların at koşturma özgürlüğü olarak göstererek karartmamakta yarar olduğu kanısındayım. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus