CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile söyleşi: Türkiye’nin koronavirüsle mücadelesi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Merhaba, iyi günler. CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile yayındayız. Kendisiyle, salgını ve salgın sürecini konuşacağız. Kemal Bey, merhaba. 

Merhabalar.

Öncelikle şunu sormak istiyorum: Siz bu süreç başladığında, bir müddet, yaptığınız açıklamaları sadece video ile duyurdunuz. Yanlış bilmiyorsam iki kez yaptınız.

Üç kez yaptım.

Özür dilerim, üç kez. Ama dünden itibaren medyanın karşısına çıkmaya başladınız ve soruları doğrudan cevaplandırıyorsunuz. Görüşlerinizi, eleştirilerinizi, yaklaşımlarınızı anlatıyorsunuz. Anladığım kadarıyla bu stratejik bir tercihti. Neden ilk günden yapmak yerine böyle bir stratejiyi tercih ettiniz? Sanki temkinli bir strateji gibi geldi bana. 

Ruşen Bey, olay Çin’de ortaya çıkınca, bütün dünyanın gözü oradaki salgındaydı zaten. Doğal olarak “Ne olacak, ne bitecek? Dünyaya etkileri ne olacak? Türkiye’ye yansımaları nasıl olacak?” diye bizim gözümüz de oradaki salgındaydı. Arkadaşlarımız olayı izlemek için süratli bir şekilde üç ayrı komisyon oluşturdular. Biz de “Nedir, ne değildir?” diye bu olaya baktık tabii. Kovid-19 dediğimiz bu salgın hastalık Türkiye’ye yansıyıp can almaya başladıktan sonra, ben de ilk kez 13 Mart’ta bir açıklama yaptım; bu açıklamada da nelerin yapılması, hangi önlemlerin alınması gerektiği konusunda, hiçbir siyasî eleştiri getirmeden sadece düşüncelerimi ifade ettim. Daha sonra düzenlediğim basın toplantısında da düşüncelerimi bütün ayrıntıları ile 13 madde halinde ifade ettim. Çünkü işyerleri kapatılmaya başlandı. O işyeri kiralıksa, kişi kirayı ödeyemeyecek, orada çalışan işçiler gelir elde edemeyecekler. Dolayısıyla, sokağa çıkmak serbest, ama sadece “Evde kal” deniliyordu. “Tamam, evde kalacağız da, gelir nereden olacak? Nasıl olacak?” diye üzerinde düşündük. Bir taraftan da, diğer komisyonda çalışan arkadaşlarımız diğer ülkelerin aldığı önlemleri masaya yatırdı; Amerika’da, Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, İtalya’da, Çin’de, hatta Japonya’da hangi önlemler alındı, onlar da masaya yatırıldı. Onlara da bakma imkânımız oldu. Daha sonra, hükümet “Ekonomik İstikrar Kalkanı” adıyla tedbir paketini açıklamaya başladı. Sayın Erdoğan, yanlış hatırlamıyorsam 18 Mart’ta ilk açıklamasını yaptı. Yaptığı o açıklama, emin olun, sadece beni değil, kimseyi tatmin etmedi; insanlar evde işsiz oturuyor ama Erdoğan, uçak seyahatlerinde yüzde 18 olan KDV oranını yüzde 1’e indirdiğini ya da konut alımlarında kredilendirme miktarını yüzde 80’den yüzde 90 çıkarttığı gibi garip açıklamalar yaptı. Buradaki düşüncem şuydu Ruşen Bey, bunu çok samimi olarak ifade ediyorum: Sağlık Bakanlığı süratli bir şekilde bir Bilim Kurulu oluşturmuştu. Zaten oluşturmak zorundaydı. Daha önce, 2019’da, böyle bir yaygın hastalıkla karşı karşıya kalındığında, Sağlık Bakanlığı ve diğer bakanlıklar ne yapmalıdır diye stratejik bir plan, bir pandemi raporu hazırlamışlardı. O çerçevede bir komisyon oluşturuldu. Biz o komisyon dolayısıyla alınan kararların kamuoyuna sağlıklı bir şekilde yansıtılmasını istedik. Sağlık Bakanı o komisyon raporlarını kamuoyuyla paylaşmaya başladı. Hatta ilk açıklamaları topluma güven de veriyordu; “Şeffaf bir süreç yürütülecek, 1 kişi hayatını kaybetti” diye ilk açıklamasını yapmıştı.  Dolayısıyla bizler de büyük bir dikkatle Sayın Bakan’ı dinliyorduk. Şu açıdan bir güven duyuyorduk: Çünkü olayı masaya yatıran, olay üzerinde inceleme yapan, en azından  sağlık açısından çözüm üreten grup, hekimlerden, akademi dünyasından, bilim insanlarından oluşuyordu. Yani aklın ve mantığın yol göstericiliğinde bir çözüm üretmeye çalışıyorlardı. Fakat Sağlık Bakanlığı’nda oluşturulan Bilim Kurulu’nun bir şekilde devre-dışı bırakıldığı, alınan bazı kararlara uyulmadığı şeklinde, bizim de değişik kanallardan aldığımız bu bilgi, daha sonra kamuoyuna da yansıdı. Bu bizi rahatsız etmeye başladı. Daha sonra bazı önlemler, malûm, Sayın Erdoğan tarafından dillendirildi.  

Bakın şunu da söyleyeyim: Sayın Ekrem İmamoğlu haftalardır “Kovid-19’un yuvalandığı yer İstanbul’dur. İstanbul’a da mutlaka sokağa çıkma yasağı getirin, bu yaygınlaşır” diye açıklama yapmaktan, neredeyse dilinde tüy bitti. Her seferinde defalarca anlatıyor. Bu, şunu gösteriyor: İstanbul’un sorunlarını, siyasal iktidardan çok daha güçlü bir şekilde bilen kişinin Ekrem İmamoğlu olduğu ortaya çıkıyor. Aynı şekilde Mansur Yavaş hemen bir yardım kampanyası başlattı. İşsiz kalanlara, belediyenin kiraya verdiği yerlerden kira almamaya veya su borçları nedeniyle suyu kesilen vatandaşların sularının açılması için çalışmalar yapılmaya başlandı. Ankara’da Mansur Bey, İzmir’de Tunç Bey, Adana’da Zeydan Karalar, Antalya’da Muhittin Böcek çalışmaya başladılar. Yani 11 Büyükşehir Belediye Başkanı birlikte çalışmaya başladılar. Bu çalışmalarda şunu yaptık, onu da ifade edeyim: Üç ayrı komisyon kurduğumuzu başta da söyledim. Bu komisyonlardan birisi de, olay başladığı andan itibaren, yani henüz salgın Türkiye’ye gelmeden, ya da geldi de henüz kamuoyuna duyurulmadan önce, 65 yaş ve üstündekilerin hangi adreslerde oturduklarını bir şifreli mesajla bütün belediye başkanlıklarımıza duyurduk. “Belediyelere bir yardım geldiğinde, 65 yaş üstünde olup evlerinde oturan bu kişilere, bu insanlara ulaştırın” diye süratli bir şekilde koordine olduk. Yani biz bu kadar hazırlıklıyız. Bunları yaparken de “Biz bunları yapıyoruz” diye kamuoyunun önüne çıkmadık; çünkü bu bir milli meseleydi.

Kemal Bey, “Devletin ve milletin birlik ve beraberliğe ihtiyacı olduğu bir dönem” diye yıllardır söylenen, devletin söylediği klişe bir söylem vardır. Galiba onun en çok söz konusu olduğu anlardan birisini yaşıyoruz. Ekrem İmamoğlu ile bir yayın yaptım sizden önce. Ben yayını yapana kadar –ve tahmin ediyorum bugüne kadar da– Cumhurbaşkanı ile herhangi bir teması olmadığını söylemişti. Anamuhalefet lideri olarak, mesela 15 Temmuz sonrasında birlikte hareket ettiniz, miting yaptınız. Birçok kritik olayda da böyle oldu. Anamuhalefet partisi ve lideri olarak, şu âna kadar sizin devleti yönetenlerle ilişkiniz ne durumda? Bir temas, bir koordinasyon var mı?

Bu salgın hastalık dolayısıyla belediyelerimiz aynî veya nakdî bağış kabul etmeye başladılar. Tabii bu Erdoğan’ı rahatsız etti. Onlar, malûm, “CHP gelirse bütün bu sosyal yardımları kesecek” diye kampanyalar açıyorlardı. Oysa tam tersine, daha önce verilenlerden çok daha fazlasını vermeye başladılar ve çok daha fazla geniş kitlelere ulaşmaya başladılar. Ve bunu yaparken de hiçbir parti ayrımı yapmadılar. Yani bir insan yoksulsa, ihtiyaç sahibi ise, ihtiyaç sahibinin ihtiyaçlarını karşılamaktır amaç. Zaten çalışmalarımızın özü de şuydu: Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek. Herkesin karnı doyacak. Herkes huzur içinde olacak. Bir belediye başkanı ne ister? Kendi beldesinde yaşayan bütün insanların huzurlu olmasını ister. Bir belediye başkanının en büyük arzusu budur. Biz bu çerçevede yola çıktık. 

Belediyelerimizin bağış kampanyaları durdurulunca, ben arkadaşlarımın İçişleri Bakanı ile gidip konuşmalarını istedim. Gelirler Belediye Kanunu’nda gayet açık yazılı; belediyenin gelirleri arasında bağışlar da var. Yani bir vatandaş belediyeye gelip “Ben belediyeye bağış yapmak istiyorum” diyorsa hiçbir sorun yok. Kanun onu da ikiye ayırmış: “Belediye bağışı hiçbir şart olmazsa, o bağışı belediye başkanı kabul eder” diyor. Şartlı olursa, bağışı yapan kişi herhangi bir şart öne sürerse; örneğin bir okul yaptırmak istiyorum, o okula da babamın ismini vereceksiniz” diye bir şart öne sürüyorsa şartlı bağışları da belediye meclisi kabul ediyor. Burada herhangi bir şart yok. Kişi geliyor ve belediyeye bağış yapmak istiyor. Bu bağış kampanyasını yapınca, “Belediyeler bağış kabul edemez” diye bir genelge çıkarttılar. Bunun için İçişleri Bakanlığı’ndan izin gerekiyormuş. Böyle bir şey yok. Siz “Belediye Kanunu’nu uygulamayın” diyorsunuz. Belediye Kanunu nasıl uygulanmaz? Bu kanunu çıkaran Parlamento’dur. Gerçekten şaşırıyorum. Belediye Gelirleri Kanunu 15. maddesinde, “Belde sâkinlerinin mahalli müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla her türlü faaliyet ve girişimde bulunmak…” Bu 15. maddenin “İ” bendinde de “bağış kabul etmek” diye gayet açık yazıyor. Aynı kanunun 59 maddesinde, “Belediyelerin gelirleri şunlardır” diyor ve “G” bendinde de “bağışlar” diye tanımlanıyor. Nedir bu bağışlar? Bağışı belediye alır ve belediye gelirleri içerisine dahil eder, o çerçevede de harcar. İçişleri Bakanlığı ya da Sayıştay veya Valilik, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu mu her kimse, bu bağışlar nereye harcandı diye gelip denetler. Bunun da hesabını Belediye Başkanı verir. Ama siz yasak getiriyorsunuz. Komik olan şu Ruşen Bey: Herhangi bir sivil toplum kuruluşu, mesela İHH, İçişleri Bakanlığı’ndan ya da devletin hiçbir kurumundan izin almadan bağış kampanyası açabiliyor. Ama belediyeye gelince “Hayır! Sen bu kampanyayı yapamazsın!” deniyor. Böyle saçma bir şey olabilir mi? Bunu söyleyin, İçişleri Bakanı’na aktarın, bu yanlıştır. Biz bir kavga alanı yaratmak istemiyoruz. İnsanlar can derdinde. Biz, merkezî hükümet, yerel yönetimler hep beraber bununla birlikte mücadele edelim. Sorun, bir parti sorunu değil. Gelen salgın hastalık sadece CHP’lileri, sadece AK Partilileri, sadece HDP’lileri veya İYİ Partilileri etkilemiyor ki. Bütün insanları öldürüyor. Dolayısıyla birlikte mücadele etmemiz lâzım. Bizim inancımızda da “İyilikte yarışın” diyor. Sen iyilikle yarışacakken, “Sen iyilik yapma!” diyorsun. Niye ben iyilik yapmayayım? Adam ihtiyaç sahibi; evinde ekmeği yok, kimden isteyecek? En rahat ulaşacağı kişi belediye başkanı. Açacak telefonu 153’e, “Evimde yiyeceğim yok. Çocuğum aç, tencere kaynamıyor. Bana bir yardım yapın” diyecek. Belediye başkanı da ona gönderecek. “Hayır, gönderme! Yardım yapmayacaksın!” diyor. Niçin? “Sen CHP’li belediyesin.” 

Peki, bu yardımlar fiilen durdu mu şimdi?

Bütün bunlara rağmen, Türkiye genelindeki bütün belediye başkanlarımız her türlü yardımı yapıyorlar. Ben size bir liste okuyayım Ruşen Bey. Belediye başkanlarımızdan aldık. Bizim CHP’li belediyeler geçen haftaya kadar 487 bin 117 aileye aynî yardımı yaptılar. 176 bin 942 ailenin suları kesikti, o sular yeniden açtırıldı. 287 bin 371 aileye nakdî yardım yapıldı. Belediyelerimize ait 12 bin 24 işyerinin kiraları ertelendi. 37 bin 514 aileye evde bakım hizmeti veriliyor. Tek başına yaşayan veya bakım hizmeti gereken 65 yaş veya üstü 37 bin 500 aileye bakım hizmeti veriliyor. 206 bin 605 farklı alanda, yani ibadet yerleri, huzurevleri, taksi durakları, sağlık tesisleri, kaymakamlığın, valilerin istediği yerlerin tamamı dezenfekte edildi. 2287 sağlık çalışanına konaklama imkânı sağlandı. Biz bunu zaten sürekli olarak takip ediyoruz. Belediye başkanlarımız da, sağolsunlar, ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyorlar.

Peki, bu arada, İçişleri Bakanlığı’nın müdahalesinin ardından halktan bağış toplama faaliyetlerini sürdürebiliyorlar mı?

Bankalardaki hesapları bloke etmişler. Toplanan paraları da CHP’li belediyelere vermiyorlar. Ne yaparlarsa yapsınlar, gerekirse bazı yatırımları kesecekler. Bizim belediyelerimiz, AK Parti’liymiş, CHP’liymiş, MHP’liymiş, Saadet Partili’ymiş, HDP’liymiş, hiçbir ayırım yapmadan hangi evde sorun varsa, o soruna kilitleniyorlar.

Ülke çapındaki kampanyayı engellediğiniz yolunda Cumhurbaşkanı’nın sözleri ortada duruyor. Özellikle konuşmasının sonuna saklamış bunu. 

Nasıl engellemişiz Ruşen Bey? 

Ben de size soruyorum.

Benim “Cumhurbaşkanı’nın açtığı kampanyaya destek vermeyin” diye çıkardığım bir genelge yok. Böyle bir ifadem de yok. Kampanya açıyor. Tamam, kampanya açabilir. Ben “Cumhurbaşkanı kampanya açmasın” diye bir şey söylemedim ki hiç. Açabilir. Ama niçin açıyor? Hazine’de para yok, tamtakır. Bir yerden para bulacaklar. Peki, nereden alacaklar parayı? Vatandaşa gidiyorlar. Vatandaş bağış yapsın mı? Evet, yapsın. Sayın Erdoğan “Bu günler en çok fedakârlık yapmamız gereken günlerdir” dedi. Doğru mu? Evet, doğru. Bakın, “Doğruya doğru” diyorum. Ama sorun şu: Fedakârlığı kim yapacak? Ben mi yapacağım? Siz mi yapacaksınız? Kahveci mi, simitçi mi yapacak? Kim yapacak bu fedakârlığı? Ben diyorum ki: “Bu fedakârlığı önce, devletten en büyük ihaleyi alanlar yapsın. Büyük gelir sahipleri yapsın.” Şimdi devlet memurlarına zorla, “Bağış yapacaksın!” diyorlar. Mesela polisleri çağırıp, “Buraya bağış ver. Bağış vermezsen, ‘Ben şu tarihte geldim, bağış yapmıyorum’ diye yazı ver” diyorlar. Böyle saçma bir şey olabilir mi? “Bağış yapacaksınız” diye genelge çıkartıyorlar. Benim bu eleştirilerim üzerine, dün Sayın Erdoğan da “Bunlar doğru değildir” dedi. Bağış gönüllü yapılır. İnsanlar gönüllü giderler, kararlarını verirler, dolayısıyla da bağışının yerine ulaşıp ulaşmadığına da bir şekilde bakarlar. Biz belediye başkanlarımıza şunları söyledik: “Kim size bağış yapıyorsa ve kimlere ödenmesini istiyorsa, siz bu bağışı bir yoksul aileye ödüyorsanız, yoksul aileye öderken de, ‘şu kişi size bağış yaptı, biz de bu bağışı size verdik’ diye açıklayacaksınız. Ve eğer bağış yapan kişi veya kurum istiyorsa, bağış yapılan ailelerin isimlerini de götürüp bağış yapana söyleyeceksiniz: ‘Sizin yaptığınız şu kadar bağışı şu mahallelerde, şu şu kişilere dağıttık’ diye açıklayacaksınız” dedik. Dolayısıyla, sadece alanla verenin birbirini bildiği, onun dışında kimsenin bilmediği, saydam, şeffaf bir uygulama getirmek istedik. Bunu yapıyoruz. Zaten şu anda da yapıyoruz bunu.

Peki, siz önünüzü görebiliyor musunuz? Bu daha ne kadar sürecek? Türkiye bunu nasıl kaldırabilecek? Dünya nasıl kaldırabilecek? Bütün bildiğimiz kuralların, yolların yöntemlerin altüst olduğu çok acayip bir dönemden geçiyor dünya ve Türkiye. Sizin bu konudaki değerlendirmeleriniz, öngörüleriniz, beklentileriniz, kaygı ve umutlarınız nedir?

Aklın ve bilimin ışığında bu sorun aşılacaktır. Doğru, bir anlamda bütün dünya bu salgın hastalıkla karşı karşıya. Ülkeler, ellerinden gelen çabaları harcıyorlar. Bilim insanları aşı üretmeye çalışıyor. Pek çok kişi, bilim insanı, uzman, sadece Türkiye açısından değil, dünya açısından da yeni bir sürecin başladığını ifade ediyor. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Siyasetin, aynı zamanda liyâkate, bilgiye ve bilim insanlarına değer verilmesi gereken bir alan olduğunu, siyasetçinin kavraması lâzım artık. “Her şeyi ben bilirim” mantığı ile yola çıkan bir siyaset anlayışının, sadece Türkiye’yi değil, dünyayı da felakete sürükleyeceğini artık bilmemiz gerekiyor. Devlette liyâkatin zaten bu açıdan büyük önemi vardır. Bakın, Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu’nu kurdu, hepimiz mutlu olduk. Çünkü Bilim Kurulu’nda, akademisyenler, hocalar, bu işe yıllarını veren insanlar var; hastalıkla mücadele ediyorlar. Hatta mücadele ederken, kendi hayatlarını bile tehlikeye attılar ve bazıları hayatlarını kaybetti. Buradan da onlara ve bütün hayatını kaybeden vatandaşlara rahmet dileyelim.

Artık siyaset kurumunun, bilgiyi, bilimi, aklı reddetmesi mümkün değil. Bilgiden yola çıkması lâzım. Uzmanlıklardan yola çıkması, uzmanları çalıştırması lâzım. Bilginin önemini kavraması lâzım ve bu çerçevede yola çıkması lâzım. Eğer Türkiye bunu yaparsa kazanır. Bunu yapan ülkeler kazandı. Almanya, bunlardan biri; bilim insanlarını öne çıkarttı. Biz ise kalktık, Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapattık. Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan, aşı üreten, dünyaya aşı ihraç eden bir bilim kurumunu kapattık. Ve şimdi yeni aşı üretmeye çalışıyoruz. O zaman niye kapattın? Ben bunu söyleyince, “Kılıçdaroğlu gene eleştirdi” diye bağırıp çağıracaklar. E ne söyleyeyim? “İyi ki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nü kapattınız” mı diyeyim? “Yanlış yaptınız, yanlıştan dönün” diyorum. Bugün hâlâ yine söylüyorum: “Yanlış yapıyorsunuz, bu yanlıştan dönün.” 

Adamın işyerini kapattınız, güzel. Ben “Niye kapattınız?” demiyorum. Önlem alıyorsunuz, kapatıyorsunuz, “Evde kal” diyorsunuz. Gayet güzel, çünkü evde kalması lâzım. Peki, işyerini kapattığınız, “Evde kal” dediğiniz kişi nasıl geçinecek? Gündelikçi birisini düşünün: Kahvede çalışıyor veya sinema salonunda yer gösterici. Onlar bahşişle geçiniyor. Bahşiş olmazsa gelirleri de yok. Tamam, sinema salonlarını kapattınız. Güzel. Kapatılması lâzım, buna itiraz etmiyorum. Peki, orada yer gösterip bahşiş alan ve ailesini bununla geçindirmek zorunda olan adamın geliri ne olacak? Sosyal devlet bu. 

Siz işini kaybedenlerle ilgili rakamlar verdiniz. Bu rakamları size sorabilir miyim? Ve bu rakamların kaynakları nedir?  

Ruşen Bey, kapatılan işyeri sayısı 144 bin 690. Biz her bir meslek kuruluşunun odalarıyla özel iletişime geçtik. Normalde bunu kimin yapması lâzım? Erdoğan’ın ekibinin yapması lâzım. Ama hiç kimsenin haberi bile yok. Çünkü onların gözünde insan unsuru son sıralarda yer alıyor. Berberler, kuaförler, güzellik salonları kapandıktan sonra 504 bin kişi işsiz kaldı. Motorlu kurye çalışanları 982 bin kişi, ama bir kısmı çalışıyor. İşsiz kalanların sayısı 500 bin. AVM’lerin büyük bir kısmı kapandı, bazıları işyerlerini kapattılar; işsiz sayısı 523 bin kişi. Kahvehanelerde 259 bin kişi işsiz kaldı. Okul kantinleri, yurt kantinleri, üniversite kantinlerinde çalışan yaklaşık 150 bin kişi işsiz kaldı. En yoğun istihdam alanı yaratan lokanta, restoran, kafelerde 1 milyon 900 bin kişi işsiz kaldı. “Türkiye’de kaç okul servis aracı var?” diye sorduk. Türkiye genelinde 360 bin servis aracı varmış. Buralarda çalışan biri şoför var, servis aracı sahibi diye düşündük; 360 bin kişi diye koyduk. Ama yanında 50 kişi çalıştırıyorsa, işsiz kalan sayısı daha da fazla olacak. 

Sokak satıcıları var, simitçiler var, seyyar satıcılar var. Bunlar Türkiye genelinde yaklaşık 900 bin kişi. Daha çok Urfa, Diyarbakır, İstanbul gibi yerlerde bu sokak satıcıları. Ve evlere temizliğe giden gündelikçi kadınlar var. Bunların sayısı da 1 milyon. Dolayısıyla baktığınız zaman, yaklaşık 3,5-4 milyon kişi bu süreçte — ki burada kapatılan işyerlerinin sayısı daha fazla. Dediğim gibi, bu 149 bin rakamı değişik alanlardaki işyerleri. Biz ancak bunları saptayabildik. Peki, bu insanlara ne verildi? Hiçbir şey. Bu insanların banka kredi kartları borcu ne oldu? Hiçbir şey. Tüketici kredileri ne oldu? Hiçbir şey. Bu kişiler nasıl geçinecek? Hiç belli değil. Bunların birikimleri var mı yok mu? Belli değil. Peki, sigortalı mı bunlar? Sigortalı ise gidip belli bir süre işsizlik sigortasından para alacak. Sonra? Sonra aç kalacaklar. 

Peki, bu yaralar nasıl sarılacak Kemal Bey? Diyelim ki dünya ve Türkiye en erken zamanda, bu olaydan sonra biraz normalleşmeye başladı. Ama anladığım kadarıyla, bundan sonra yaşayacağımız normallik, bu sürece girmeden önceki normalimiz gibi olmayacak. Çok yıkıcı ve tahrip edici bir süreç yaşıyoruz. 

Ruşen Bey, bu salgın hastalığın yarattığı tahribatın, travmanın nasıl giderileceği konusunda bir strateji oluşturulması lâzımdı. İktidarın, yani Türkiye’yi yönetenlerin akıllarına getiremedikleri şey strateji. Bu nasıl olacaktı? Bir: Sağlık konusunda çok daha sağlıklı, tutarlı ve saydam bir politika izlenecekti. Bilim Kurulu ne diyorsa onu yapacaklardı. Saray değil, Bilim Kurulu ne diyorsa… “Sokağa çıkmayı yasaklayın, insanları evde tutun” dendi, ama yapılmadı. “65 yaşın üstündekiler sokağa çıkmasın” dendi. 65 yaşın üstündeki kişinin oğlu, 20 yaşında, gitti, akşam eve geldi. E, ne oldu? Sokağa çıksaydı ne olurdu, çıkmasaydı ne olurdu? Yani bu kadar akıldan, mantıktan yoksun kararlar da alındı. 

Bütün bu eleştirileri bir tarafa bırakıyorum, diyelim ki sağlık konusunda Bilim Kurulu kararları bir şekilde yerine getirildi. Peki, ekonomi konusunda ne kararlar alındı? Orada ciddi eksikliklerimiz var. İlk günden itibaren, yani 13 Mart’tan itibaren, “Ekonomik Sosyal Konsey’i toplayın” dedik. “Sorunu yaşayanlarla sorunu çözecekleri bir araya getirin; bu adamlar ne diyor, ne istiyor, oturun bir dinleyin” dedik. “Hayır, toplamayacağım” diyor. Niçin toplamıyorsun? Çünkü topladığı kişiler, kendisine asla itiraz etmeyecek ve yeni şeyler getirmeyecek insanlar. Dolayısıyla kendisinin her söylediğinin muteber ve çok doğru olduğunu söyleyecek, “Evet efendim, hikmet buyurdunuz”, “Evet efendim, çok doğru dediniz”, “Evet efendim, böyle harika bir fikir sizden nasıl çıktı biz bile şaşırdık”’ diyecek adamlarla yola çıkıyor. Bu yanlıştır. Devlet böyle yönetilmez. Devleti böyle yönetmeye kalkarsanız sonu felaket olur. Sonu büyük açmazlar olur. Buradan çıkmak lâzım. 

Bakın, çiftçilerle ilgili hiçbir şey yok. Bunun arkasından gelecek olan şeylerden birisi gıda meselesi. Gıdada çok büyük sorunlar yaşayacağız. Buğday ithal edeceğimiz ülke bile olmayacak. Rusya kapattı. Bununla ilgili hangi önlemler alındı? Çiftçilere hakkı olan para bile verilmedi. Bizim bazı belediye başkanlarımız, yoğun bakımda ciddi sorunlar olur, hastanelerde ciddi sorunlar olur diye Sahra Hastaneleri kurdular. Bakın bunu biz yapıyoruz. “Askerî hastaneleri açın” dedik. Niye açmıyorsunuz? Yazık günah değil mi? Asker bizim askerimiz, bizim evladımız onlar. Kılıçdaroğlu söyledi diye açmıyorlar. Yahu aç kardeşim! Vallahi söylemeyeceğim bir daha. Benim şahsî bir olayım değil ki bu. Amaç Türkiye. Amaç bizim insanımız. Bu insanları kurtarmamız lâzım. Bu insanları bu travmanın dışına çıkarmamız lâzım. Türkiye’nin bu süreci ne kadar az hasarla geçirirse o kadar başarılı olacağına inanıyorum. Ama maalesef, bu konuda alınan kararlar oldukça yetersiz, onu da ifade edeyim.

Peki, şöyle bir toparlamak istesek: Yapılanlar, geç yapılanlar, yapılmayanlar, beklentiler… Sorunlar var, tahribat var, hayatlarını kaybeden insanlar var. Vaka sayısı artıyor. Endişeler, kaygılar var. Toplumun büyük kısmı da evine kapanmış, tedirgin bir şekilde, dayanışma duygularını güçlendirecek mekanizmalar, çıkışlar arıyor. Ama şu haliyle bakıldığı zaman, şu ya da bu nedenle, ülkede siyaset denilince akla gelen aktörler, o insanların karşısına yan yana bile çıkmıyorlar. Böyle bir fotoğrafla bu iş ne kadar sürer? Şunu söylemek istemiyorum: Yani zorla bir şey olması anlamında söylemiyorum. Siz de tanık olmuşsunuzdur; bu süreç içerisinde siyaseti, şunu bunu tamamen bir kenara bırakıp, geçim ve hayat derdine düşmüş durumda olan milyonlarca insan var. Bu insanların, bakıp, görüp, en azından umutlanacağı birtakım mekanizmalar olması gerekiyor. Muhtemelen de evde televizyonları karşısında ya da internet başında bu mesajları alması gerekiyor. Bu mesajların esas üreyeceği yerin de Ankara olması varsayılıyor. Ama şu âna kadar Ankara’dan böyle bir şey gelmedi. Bundan sonra gelebilir mi? 

Gelirse memnun oluruz. Sonuçta hükümet –hükümet değil tabii, iktidar; çünkü rejim değiştiği için hükümet yok– iktidar, merkezî yönetim, “Biz Türkiye’yi rahatlatacak kararlar alıyoruz” diyorlarsa, biz destek veririz. Hatta kutlarız da. Eksiklikler varsa dile getiririz. Bizim dile getirdiğimiz şeyleri dikkate alırlar veya almazlar, bu da onların bileceği iş. Ama gönül şunu ister: Düşüncelerimizde haklı olduğumuz daha sonra ortaya çıkarsa, sonuçta bir maliyet de ortaya çıkarmış oluruz. Ve bu maliyet insan hayatı. Ortaya bu kadar ağır bir maliyet çıkar. Bizim üzerinde durduğumuz temel nokta budur. Yoksa iktidar önemli kararlar alıp; Bilim Kurulu’nun dediklerini yaparsa, Ekonomik Sosyal Konsey toplanırsa, İşsizlik Sigortası Fonu’nda toplanan 181 milyar lira, işini kaybeden ya da Cumhurbaşkanı kararlarıyla işyeri kapatılanlardan işsiz kalanlara, “İşsizlik Sigortası Fonu’ndan 3 ay asgari ücret üzerinden size para ödemeye devam edeceğim. Siz evinizde kalın, hastalığı bulaştırmayın. Ben size gelir garantisini veriyorum” derse, biz buna şapka çıkartırız ve teşekkür ederiz. “Evet, Türkiye’nin böyle yönetilmesi lâzım” deriz. Ama böyle yönetilmiyor. Dolayısıyla sorun burada. Biz bu sorunun çözümü konusunda ya da sorunun derinleşmeden, bir şekilde ağır maliyetler getirmeden atlatılması konusunda, elimizden ne geliyorsa yaparız.

Son olarak şunu sorayım: Kurultayınızı ertelediniz. Ne zaman yapılabileceği belli mi?  Şu haliyle baktığımız zaman Türkiye’de insanlar birçok şeyi ertelemiş, iptal etmiş durumda. Neyin, ne zaman yeniden başlayacağı konusunda bir belirsizlik var.  Öyle bir zaman öngörebiliyor musunuz? 

Hayır, Ruşen Bey. Samimi söylemek gerekirse, biz de doğal olarak Bilim Kurulu’nun belirleyeceği tarihi bekliyoruz. Bilim Kurulu bize “Tamam, artık işyerleri açılabilir, insanlar sokağa çıkabilir, toplantılar yapılabilir” derse, biz de o çerçevede kendi kurultayımızı yapmış oluruz. Topluma her zaman olumlu şeylerle bakmak, olumlu şeyleri söylemek isteriz. Bu çerçevede, insanların, evet, fedakârlık yapması gerekiyor, bu da çok önemli. Ama ben şu düşünceyi yine tekrarlamak istiyorum: Kim yardım yapmalı? Kim bağışta bulunmalı? Kim Türkiye’nin sorunlarını çözme konusunda, en azından maddi olarak destekte bulunmalı? 

Geçen gün de ifade ettim: Sadece bir projenin Hazine’ye bedeli, rakam olarak bakıldığı zaman çok ağır. Yap-işlet-devret veya Kamu-Özel işbirliğinin Türkiye’ye getirdiği bir fatura bu: Osmangazi Köprüsü dolayısıyla, 2020 yılında Hazine’den çıkacak olan para 2 milyar 300 milyon lira. Yavuz Sultan Selim Köprüsü dolayısıyla Hazine’den çıkacak para, minimum 790 milyon lira. Avrasya Tüneli dolayısıyla Hazine’den çıkacak para 300 milyon lira. Üçünün toplamının 2020 yılında Hazine’ye getirdiği ek yük, 3 milyar 400 milyon lira. Otoyol bağlantılarını dahil ettiğimizde, 2020 yılında Hazine’nin bu kişilere ödemesi gereken garanti parası, 6 milyar liranın üzerinde. Ben de şunu söyledim: Bağış kampanyası açtılar, çoğu kamu kurumları buna katılıyor; Merkez Bankası, Ziraat Bankası, Halk Bankası. Bunlar, 2020 yılı için 6 milyar lira alacaklarından vazgeçseler ne olur? Ben kendilerine teşekkür ederim. Siz bu paraları daha uzun yıllar alacaksınız. Türkiye zor bir süreçten geçiyor, siz kalkmış Tekalif-i Milliye emirlerinden söz ediyorsunuz. Daha Cumhuriyet kurulmadan önce, Mustafa Kemal’in, Sakarya Savaşı’nda başarılı olmak için, ayakkabıydı, yiyecekti, nohuttu, gömlekti, atletti, külottu bunlar için yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri var. Siz kalkmışsınız, bugün aynı şartlardan söz ediyorsunuz; “Tekalif-i Milliye Emirleri” diyorsunuz. Bağışlasınlar o 6 milyar lirayı 2020 yılı içinde. 

Kaldı ki bir şey daha var: Tekalif-i Milliye Emirleri dolayısıyla, her bölgede Tekalif-i Milliye Komisyonları kuruldu. Kimden hangi yardım alındıysa, tamamının listeleri çıkarıldı. 6 milyon 3 bin 633 lira, 12 Nisan 1923 tarihi itibarıyla ödendi. Alınan paralar daha sonra bu bağışı yapan kişilere tek tek ödendi. Cumhuriyet budur. Halka borcu olmayan bir devlet anlayışı. Bakın, bu çok önemli. Yeri geldiğinde vatandaşına, Milli Kurtuluş Savaşı’nda “Gel yardım et” diyen, ama bağımsızlığı oluşturduktan sonra da “Bana yaptığın yardımı sana veriyorum” diyen bir devlet. Devlet budur. Sosyal devlet de budur. Milli devlet de budur. Bu bakış açısıyla bakıyorlarsa başımın üzerinde yerleri var. Başka hiçbir isteğim yok.

Burada noktayı koyalım. İyi bir final oldu bu. Çok teşekkür ediyorum Sayın Kemal Kılıçdaroğlu.

Sağolun.

Evet, CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile biz evden, kendisi de partisinden yayın yaptık.  Galiba bir süre gazetecilik de, siyaset de, her şey böyle uzaktan devam edecek. Kemal Bey’e çok teşekkür ediyoruz. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler. 

Sağolun efendim. Teşekkür ederim, saygılar.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus