Çok partili “tek parti düzeni”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Batu Bozkürk

Merhaba, iyi günler. Gazeteciliğe başladıktan kısa bir süre sonra Türkiye’deki İslamî hareketler üzerine çalışmaya başladım ve bayağı bir okuma yaptım, çok sayıda kitabı, dergiyi okudum, takip ettim, insanlarla konuştum ve o tarihlerde çok berrak ve açık bir şekilde Türkiye’deki İslamcılık iddiasındaki kişilerin –değişik cemaatler, gruplar, partiler hiç fark etmez– hepsinin temel meselesinin Türkiye’deki tek parti yönetimi, Atatürk ve özellikle de daha sonra İsmet İnönü yönetimi olduğunu gördüm. Ve o tarihlerde çok sayıda –hâlâ vardır, belki de satıyordur– Türkiye’nin gerçek tarihini yazma iddiasında, ciltlerle kitaplar vardı. Bayağı da iyi satardı ve orada resmî tarih anlatısının dışında bir tarih resmedilirdi. Ve bu yayınların çoğu, hepsi değilse bile çoğu, aslında Türkiye’nin Cumhuriyet’le beraber, saltanattan ve hilafetten uzaklaşmasının eleştirisiydi. Yani buradaki tek parti, tek adam, parti devleti anlayışı eleştirilirken, aslında karşısına bir çoğulculuk konulmuyordu, yerine bir önceki dönemin daha iyi olduğu iddiası vardı ve bir anlamda şu söylenmeye çalışılıyordu: “Siz saltanatı, hilafeti kaldırttınız, ama yaptığınız çok da farklı bir şey değil, hatta kimi yerlerde saltanat toplumla, insanlarla çok daha barışıktı” iddiası vardı. Ve bu barışıklığı da büyük ölçüde, hatta tamamıyla din üzerinden kurguluyorlardı. Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının tercihinin laiklikten yana olmasına yönelik bir eleştiriydi.

Ama ilerleyen yıllarda bu saltanatçı Osmanlıcı eleştiri yerini daha demokrasiye yönelen bir İslamcı dile bırakmaya başladı. Tek parti döneminin parti devleti uygulamalarının yaşanmasına ve onun hâlâ çokpartili hayata rağmen bir şekilde “derin devlet” diye kavramsallaştırılan yapı üzerinden etkisini sürdürüyor olması tespitinden hareketle, daha çoğulcu, adem-i merkeziyetçi bir yönetim fikri Türkiye’deki İslamcıların içerisinde de, genel olarak muhafazakârların içerisinde de güçlenmeye başladı. Ve bu özellikle 90’lı yıllarla beraber çok daha bâriz bir şekilde kendini göstermeye başladı. Aslında bu sadece Türkiye’de yaşanan bir olay değildi, dünyadaki İslamî hareketlerin sosyolojik yapısının değişmesiyle beraber, buralara, orta sınıftan, iyi eğitimli yeni kuşakların katılmasıyla beraber yaşanan bir değişimdi bu. İçine kapanan ve tektipleştirici bir İslamcılık anlayışının yerine, yavaş yavaş dünyada daha çoğulcu bir İslamcılık arayışının işaretleri çıkıyordu — zor oluyordu, ama bir şekilde çıkıyordu.

Ve Türkiye’de Refah Partisi yıllarıyla beraber işin rengi bayağı bir değişti; çünkü Refah Partisi ilk olarak kendini belediyelerle gösterdi. 1994’te İstanbul, Ankara başta olmak üzere belediyelerin kazanılmasıyla beraber Refah Partisi yerel yönetimlerin önemini daha fazla telaffuz etmeye başladı. Ve bir anlamda yerel yönetimleri gerçek demokrasinin yaşandığı yerler olarak sunmaya başladı. Oralardaki ilk yıllarında özellikle Refah Partili belediye başkanlarının halk meclisleri topladıklarını biliyoruz. Bazılarını izlemiştim. Orada gerçekten alternatif yönetim modeli üzerine çok uzun sürmeyen bir pratik de yaşanmıştı. Refah Partisi’nin kapatılması, yasakların getirilmesiyle beraber, içeride derin devlete karşı, sisteme karşı mücadele etmekte yaşanan zorlukları aşmak için, Fazilet Partisi’yle beraber bu hareketin dili büyük ölçüde değişti. Daha dışa açılmacı, Avrupa Birliği’ni desteklemek, gerektiğinde Amerika Birleşik Devletleri’yle iyi ilişkiler kurmak gibi perspektifler benimsendi. Tabii bu taktikti. Şöyle: İçeride sistemin saldırılarına karşı mücadele edemediği için, ulusal sisteme karşı ayakta durabilmek için, uluslararası küresel sistemden bir nevi destek istendi. Fazilet Partisi bunu yaparken epey zorlandı, çünkü hâlâ partinin içerisinde Erbakan’ın ve Erbakan’ın yaşlılar-gelenekçiler ekibinin ağırlığı çok fazlaydı. Yenilikçiler buna karşı Fazilet Partisi’nde çok etkili olamadılar, daha doğrusu etkili olacakları anda Erbakan müdahale ederek yenilikçilerin önünü kapattı ve parti de kapandıktan sonra yenilikçiler AK Parti’yle beraber yeni bir yola girdiler ve bu yeni yolda daha sonra adını “Muhafazakâr Demokrasi” olarak kavramsallaştıracakları bir perspektife yöneldiler. Bu perspektifin iddiası çoğulculuktu, demokrasiydi. 

İlk kez iktidara geldikten sonra, Ömer Dinçer, Başbakanlık müsteşarıyken kamu yönetimi reformu tasarısı hazırladı ve bu tasarı büyük ölçüde adem-i merkeziyetçi perspektife sahip, Ankara’nın gücünün ülkenin değişik yerlerine bir şekilde aktarılması perspektifiydi. Tabii ki de o arada –AKP iktidarının ilk yıllarında olan bir şey bu–, devlet, devletin geleneksel sahipleri buna asla izin vermediler ve Ömer Dinçer üzerinden kişisel bir karalama kampanyasının ardından bu tasarı rafa kalktı. Ama Türkiye’de bu tartışma hep sürdü ve bu tartışmada ilginç bir şekilde, iktidara gelen İslamcılar da, onlara destek verenler de genellikle, iktidarın paylaşılması ve Ankara’nın gücünün azaltılması perspektifini savundular. Ve bunu yaparken de Türkiye’nin kötü örneği olarak geçmişi, tek parti dönemini, Atatürk dönemini ve Milli Şef dönemini gösterdiler.

Şimdi nereye geldik? Bugün bakıyoruz: Cumhurbaşkanı Erdoğan 81 ilin valisiyle video-konferans yapıyor. Tamam, Cumhurbaşkanı, çok önemli olağanüstü bir durum var ve yan yana gelmek iyi bir fikir olmadığı için video-konferans yoluyla salgına karşı mücadeleyi valilerle koordine ediyor, eyvallah. Ondan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan, 81 ilin Adalet ve Kalkınma Partisi il başkanlarıyla toplanıyor, aynı yerde yapıyor video-konferansını ve etrafındaki kişiler de hemen hemen aynı kişiler, danışmanları vs.. Ve bu sefer Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir gün önce diyelim ki devletin başı olarak valileri toplayan Erdoğan, bir gün sonra AK Parti’nin başı olarak il başkanlarını topluyor. Daha sonra AK Parti MYK’sını topluyor. Masadaki insanlar, yanındaki insanlar yine üç aşağı beş yukarı aynı insanlar. AK Parti MYK’sı da farklı farklı isimler olarak karşısında duruyor, orada da parti yönetimini yapıyor. Ve nihayet belediye başkanlarıyla toplantı yapıyor Cumhurbaşkanı Erdoğan, ama buraya sadece AK Partili belediye başkanları katılıyor. Türkiye’nin değişik yerlerinden, Türkiye’nin en büyük illerinin CHP’li belediye başkanları katılmıyor. CHP’li belediye başkanları o toplantıya katılmadığı gibi, aynı şekilde devlet tarafından çok ciddi bir şekilde önleri kapatılmaya çalışılıyor. Bugün Aydın Selcen’in Gazete Duvar’daki yazısında söylediği gibi, CHP’li belediye başkanlarının üzerine valileri ya da İçişleri Bakanı’nı yolluyor, onları bir şekilde muhatap kabul etmiyor.

Türkiye partili cumhurbaşkanlığı sistemini kabul ettiği andan itibaren bunun böyle olacağı belliydi ve örneklerini çok gördük. Ama böyle hayatî bir olay yaşadığımız zaman, koronavirüs salgını gibi her şeyi değiştiren ve değiştirecek olan –ki bunu ilk anda Cumhurbaşkanı Erdoğan da söyledi, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye–, Erdoğan’ın şu âna kadarki uygulamaları büyük ölçüde her şeyin eskisi gibi olduğunu bize gösteriyor ve partili cumhurbaşkanlığı ve onun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi dediği tek adam yönetim sisteminin nasıl Türkiye’nin hayrına olmadığını çok açık bir şekilde görmemize imkân sağlıyor. Yıllarca bu ülkede bir kesim, parti il başkanlarıyla il valileri arasındaki özdeşlikten bahsetti; daha doğrusu şöyle söyleyelim: CHP döneminde parti il başkanlarının valilerden daha güçlü olduğunu söylediler, belki de doğruydu, olabilir. Ama şimdi bakıyoruz, bazı durumlarda hangi ilde kim vali kim AK Parti il başkanı ayırt etmek bile zorlaşıyor. Burada çok tartışmasız bir şekilde, herhalde kendileri de itiraz etmeyeceklerdir, hep söylenegelen parti devlet olayının ta kendisini görüyoruz. Parti var, partililer var, partili belediye başkanları var, partinin il başkanları var, bir de devletin yöneticileri var. Bundan ibaret bir şey, onun dışında kalanlar da kaderlerine terk ediliyor; hatta kaderlerine terk etmenin de ötesinde, onlara devlet eliyle, devlet parti işbirliği eliyle, bir kader biçilmeye çalışılıyor.

Bu yayının başlığını “Çok partili ‘tek parti düzeni’” olarak verdim. Şu anda Türkiye’deki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, ya da çok açık söylemek gerekirse tek adam yönetiminin en büyük sorunu, Türkiye’de hâlâ çok sayıda partinin olması ve bunların bazılarının hâlâ belli bir güce sahip olması — HDP’nin mesela, ya da CHP’nin büyükşehirleri bir yıl önce almış olması. İşte bu, oyunu bozuyor. Oyunu bozduğu için de, burada bozulan oyunu telafi etmenin yolu Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin gözden geçirilmesi, yenilenmesi ve hatta iptal edilmesiyken, tekrar bir şekilde parlamenter sisteme gidilmesiyken, bunlar kabul edilmediği için, kabul edilmek istenmediği için, Türkiye’deki bütün melanetlerin, sorunların, sıkıntıların vs.’nin sorumlusu olarak iktidar partilerinin dışındaki partiler gösterilmek isteniyor. Böyle bir olay yaşıyoruz. İktidarda aslında tek parti yok. MHP de var. Hatta bir şekilde –hâlâ ne derece etkili olduğu ayrı bir tartışma konusu ama– Büyük Birlik Partisi de var iktidarda. Yani bir koalisyon var. Onun dışındakilerin bir etkisi var, ama ülkeyi yönetenler nezdinde hiçbir değeri yok. Bu, sürdürülebilir bir şey değil. Sürdürülemez olduğunu şu salgında çok açık bir şekilde görüyoruz. Salgının esas üsleri olan İstanbul, İzmir gibi büyükşehirler, bir ölçüde Ankara, Adana, Mersin, buralarda son seçimde bir yıl önce çok ciddi bir halk desteğiyle seçilmiş olan muhalefet partisinin, anamuhalefet partisinin belediye başkanları var. Ama bu belediye başkanlarıyla koordineli bir şekilde salgına karşı mücadele etme yolunda hiç ama hiçbir adım görmüyoruz; tam tersine bu belediye başkanlarının salgının yaralarını sarma konusunda atmaya çalıştığı adımlar bir şekilde devlet eliyle, devletin yetmediği yerde, devleti desteklediği iddiasındaki, bu yönetimi desteklediği iddiasındaki kişi ve çevreler tarafından engellenmeye çalışılıyor. 

Yani şu, büyükşehir belediyelerinin yapmaya çalıştığı, başlattığı ve kısa sürede başarılı olan yardım kampanyasından “devlet içinde devlet” çıkarabilmek gerçekten büyük bir başarı. Takdire şayan bir başarı. Hatta bunun üzerinden, burada yürüyüp, bunlar özerkliklerini ilan edecekler vs. falan gibi komplo teorileri üretmek ise akıllara ziyan bir şey. Ama bunlar üzerinden yürüyen bir dil var şimdi. Ne diyor Cumhurbaşkanı? “Devletimiz, cumhurbaşkanlığı makamı” diyor. Bundan ibaret bir devlet ve onun beğendikleri ve beğenmedikleri olarak görünen bir Türkiye var ve bu Türkiye şu anda tüm dünyanın yaşadığı gibi çok kritik bir yerden geçiyor. 

15 Temmuz sonrasında kısmen bu yapılmıştı –HDP dışlanarak–, ama diğer partilerle birlikte bu kritik anda hep birlikte olmak lazım perspektifiyle Erdoğan bir şey yapmıştı. Çok sürdürmedi, sürdüremezdi de zaten; ama en azından yaptı. Bu dönemde bunu, 19 Mayıs’ta mesela HDP hariç bütün partileri Samsun’a çağırdı. Meral Akşener gitmedi bir şekilde, ama diğerleri gittiler, beraber fotoğraf verdiler. Fotoğraf ne derece gerçekçiydi ayrı bir şey, ama en azından bir şey yapıldı. Ve bugüne kadar tüm dünya ve Türkiye salgınla yatıp salgınla kalkıyor, ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, değişik partilere oy vermiş vatandaşlar, bu dönemlerin en iyi atlatılma yolunun dayanışma olduğunu bir şekilde bilen, sezen vatandaşlar, bu farklı farklı partileri, kendilerinden olan ve olmayan, sevdikleri ve sevmedikleri partileri bir şekilde birlikte ya da video-konferans yoluyla da olsa karşılarında görmüyorlar, böyle bir şey yok. Nafile. Anladığım kadarıyla pek olacağa da benzemiyor. Neden? Çünkü şu anda ülkede bir parti devleti yönetimi var ve ülkede çok parti olmasının, muhalefet olmasının, muhalefetin varlığının Türkiye’nin zararına olduğu yönünde bir anlayış var. Bu da tabii ki tek parti anlayışı. Ama bu sürdürülebilir bir şey değil. Türkiye bunun sürebileceği bir yer değil. Bir yıl önceki yerel seçimler zaten Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ve sürekli kutuplaşmayla ancak yol alabilen bu sistemin artık Türkiye’de yürümediğinin ilanıydı. Ama şu anda Türkiye’yi yönetenler, aslında çoğul kullanmak belki çok da gerekmeyebilir, Cumhurbaşkanı Erdoğan hâlâ, yürümeyen bir aracı, gitmeyen bir treni sürdürmeye çalışıyor ve bunu yaparken de Türkiye’nin çok kritik, gerçekten, kendi deyimiyle “Hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı” bir yerde, bir dönemde bunu yapmaya çalışıyor. Bu hiçbir şey değişmemiş gibi hareket ediyor olmak, ki bu sadece iktidara atfedilecek bir şey olmayabilir, iktidar dışındaki çevrelerde de, muhalefette de yer yer buna benzer refleksler, tutumlar, davranışlar olduğunu görebiliyoruz. Ama bu kadar kritik bir dönemde çok fazla bir şey değişmemiş gibi hareket edenlerin her birinin, bu önünde sonunda geçecek dönemin ardından, birden topluma söyleyecek hiçbir şeylerinin kalmadığını görecekleri kanısındayım.

Evet, çok ilginç –ilginç derken olumlu olduğunu kastetmiyorum–, garip bir sistemde yaşıyoruz. Sistem tamamen tek parti, tek adam üzerine kurulu, ama onların gözüyle maalesef. Bir vatandaş olarak benim gözümde ne mutlu ki Türkiye sadece iktidardan ve iktidar destekçilerinden ibaret değil. Başkaları da var. Bu başkalarının performansları doğru olabilir, yanlış olabilir. Bunların hepsi tartışmaya açık hususlar, ama varlıkları kaçınılmaz. Evet, bu tek adam yönetiminin, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin, muhalefetin ya da kendilerine destek vermeyen insanların da bu ülkenin vatandaşları, eşit hak ve söz sahibi olduklarını kabullenmesini bekleyerek bir ömür tüketmekteyiz. Ama bu pek olacağa benzemiyor. Nitekim bir yıl önce de seçmen bunun böyle olmaması gerektiğini yerel seçimde göstermişti. Şu virüs belasını atlattıktan sonra, bugünlerin çok daha iyi, çok daha realist ve ileriye dönük bir şekilde değerlendirileceğini düşünüyor ve umuyorum. Ve bugün atılması gereken adımları atmayanların yarın diyecek çok fazla bir şeylerinin kalmayacağını belirterek sözlerimi bitiriyorum.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus