Pierre Zaoui: “Felâketten bahsetmek, sorumluluğunu örtbas etmenin kullanışlı bir yoludur”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Joseph Confavreux’nun Mediapart’ta Filozof Pierre Zaoui ile yaptığı söyleşiyi Haldun Bayrı çevirdi:

Felâket sözcüğüne ne anlam vermeli? Terör saldırıları ya da tütün kullanımının yol açtığı ölümler Covid-19’dan daha mı korkunç? Laikleşmiş ya da sekülerleşmiş dünyamız nasıl bir cevap getirebiliyor? Filozof Pierre Zaoui, mevcut ânı düşünmeye ve yaşamaya yardımcı olacak bir düşünce çabası içinde.

Filozof Pierre Zaoui Paris-Diderot Üniversitesi’nde ders veriyor. “Felâketlerden Geçiş” (“La Traversée des catastrophes, Le Seuil, 2010) ve “Ketumluk, ya da Gözden Kaybolma Sanatı” (La Discrétion, ou l’art de disparaître, Autrement, 2013) kitaplarını yayımladı. Mediapart için, salgının “biyopolitika” uyarınca yapılan bir tahlilinin sınırlarını, eski bilgeliklerin zikredilmesinin yetersizliğini ve yaklaşık on beş yıldır kamu sağlığının araçlarını baltalamış olan yönetimlere oy vermiş kadın ve erkeklerin, felâketten bahsederek kendilerini sorumluluktan muaf tutma çabalarını ele alıyor.

Pierre Zaoui

Şu yaşadığımız an kadar benzersiz bir durumu düşünmemize yardımcı olabilecek filozoflar ve felsefeler hangileri?

Pierre Zaoui : İlk anda, “Tamam işte, gırtlağımıza kadar biyopolitika biçimlerine gömülüyoruz, artık sadece gündemler ve topraklar üzerinde değil bireysel yaşamlar üzerinde de iktidar ve denetim kuruluyor” demek geliyor içimizden. Dolayısıyla bu benzersiz salgın ve onun harekete geçirdiği benzersiz salgın idaresi yöntemlerini anlamak için modern filozoflara doğru dönsek iyi olacağını düşünüyoruz: Tam da büyük salgınların (cüzzam, veba, kolera) ele alınma şekilleri arasındaki farklılıkların tahlilinden yola çıkarak bu biyopolitika kavramını icat etmiş olan Foucault, ya da Deleuze (denetim toplumları üzerine), sonra da Agamben, Negri, Nancy, Emmanuel Renault, vb..

Bu cins okumaların bizi aydınlatıcılığının yine de çok fazla sürmeme riski var, zira çabucak muğlak ve çelişik oldukları ortaya çıkıyor. Bence özellikle bu konuda, hem sağlık yanlısı hem sağlık karşıtı tutumları savunan; hem yeni disiplin ve yönetimsellik biçimlerini eleştiren, hem iktidarın olumlu bir telakkisinden yana olan; en azından yeni yönetim teknikleri, bilgisi ve tertibatı anlamında, ama yeni öznelleştirme biçimleri anlamında da icada açık olan Foucault’nun, her şeyden önce bizatihi kuşkucu olması gibi.

Bir yandan, gerçekten de bu cins felsefeler bizi, eleştiriyi derhal çakıştırıp bugün yöneticilerimizin ahaliler üzerinde yeni bir iktidar yerleştirmek için kullandığı bu krizin idare edilme şekline saldırmaya itebilir; Foucault’nun Kliniğin Doğuşu’ndan (çev.: Şule Ünsaldı, Epos Yay., 2018) itibaren Devrim’deki ilk sağlıkçıların düşüncesini yorumlarken kullandığı sözcüklerin aynısını kullanabiliriz: “Hekimin ilk vazifesi siyasîdir: Hastalığa karşı mücadele, kötü yönetimlere karşı bir savaşla başlamalıdır.”

Ama diğer yandan, aksine bizi biraz daha temkinli olmaya itmelidir; zira, eninde sonunda biyopolitika da, eski hükümranlık biçimlerine özelliğini veren, yaşam ve ölüm hakkı adına ahalilerin yaşamını uzatmak ve korumaktan ibarettir — her sabah bir gün önceki yeni ölümlerin ilan edilmesiyle yüreğimizin hopladığı bu günlerde, belki o kadar kötü bir şey de değildir bu. Her halükârda, AIDS başladığında, yönetimlerimiz daha biyopolitik davransalar iyi olurmuş.

Kısa süre önce İtalyan basınında Giorgio Agamben ile Jean-Luc Nancy arasındaki atışma bu bakımdan semptomatiktir: Agamben eve hapsolmanın yeni biçimlerinde yeni bir terör ve denetim politikası görerek buna balıklama saldırdı (İtalyanca versiyonuna buradan, Fransızca versiyonuna buradan, Türkçe versiyonuna ise buradan ve buradan ulaşabilirsiniz).

Nancy ise, daha temkinli davranmak isteyerek (İtalyanca ve Fransızcası için buraya, Türkçesi için buraya tıklayabilirsiniz), Agamben’in otuz yıl önce kendisine kalp ameliyatı olmamayı tavsiye ettiğini ve şayet onu dinlemiş olsa bugün hayatta olmayacağını belirtti. Agamben’in tavrında kuşkusuz düşüncesizlik ve otuz yıl önce olduğu gibi bugün de ahmakça bir teknoloji korkusu var; fakat Nancy’nin tavrı, yönetimlerimize fazla yüklenmeme ve sorumluluğu daha geniş düşünme çabasıyla, siyaseten bana biraz gevşek geliyor.

Aynı şekilde, bu muğlaklığı biyopolitika kavramının ikizinde de bulabiliyoruz; yani Foucault’da genetik ve kavramsal olarak biyopolitika kavramından ayrılmaz olan neo-liberalizmde… Zira bir taraftan, bugünkü sağlık krizinin, devlet hastanelerini özel hastaneler lehine işlemez hale getiren, Fransa’yı sanayisizleştiren, dolayısıyla da çabuk bir biçimde maske ve solunum cihazı üretilmesini engelleyen, araştırmaları ciddi biçimde sekteye uğrattığı için bir aşı bulma olanaklarını ortadan kaldıran, ekolojik parametreleri tamamen hor görerek üretimi küreselleştiren son zamandaki neo-liberal politikaların sonucundan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Ama diğer taraftan da, bugün biyopolitik hedeflerin boyutunu anlamış hakiki neo-liberal ülkelerin, Tayvan, Güney Kore, Almanya ya da Kuzey ülkeleri olduğunu da söyleyebiliriz. Bu ülkelerde hâlâ işleyen bir hastane sistemi, bir sınaî doku, iş gören bir araştırmacılık, dolayısıyla da Ortaçağ’ı andıracak şekilde evlere kapanmaya mecbur etmeyen bir kriz yönetimi ve ahalilerine daha ince ve bireyselleştirilmiş bir destek verme olanakları var: Çok daha etkili bir biçimde ahalilerine hem sağlık hem ekonomi bakımından destek olabiliyorlar. Bu krizin derslerinden biri de belki bu olacaktır: İngiltere, İtalya, İspanya ya da ABD’de olduğu gibi Fransa’da da, yönetimlerimizin aslında hiç de neo-liberal ve biyopolitik olmadıklarının, Foucault’nun anladığı anlamda düpedüz Ortaçağ’a yaraşır, yani hem halklarının hem ekonomilerinin yok olmasına katkıda bulunan fahiş bedelli ve işe yaramaz şirret reziller olduklarının anlaşılması olacaktır.

Ama olan olmuş; en önemlisi, olup biteni anlamak ve alınacak doğru tavrın hangisi olduğunu bilmek için modern felsefelerden hemen büyük bir yardım alınabileceğinin kesin olmadığını akılda tutmaktır. Zira otuz yıldır biz teyakkuza geçecek fazla gerekçe bulmazken sağlık sistemlerimizin sistemli yok edilişiyle paralel biçimde o kadar gelişmiş olan care/bakım felsefeleri için de aynı şey söylenebilir; bu felsefeler de kendilerini cinsiyet, kişisel etkileşim ve kendilik kaygısı gibi bireylerin toplumla ilgili (sociétal) sorunlarına o kadar kaptırmışlardır ki, onlar da belki diğerleri kadar itibar kaybına uğramıştır.

Modern felsefenin pek az yardımı olabiliyorsa, daha eski felsefelerden beslenmeye yönelebilir miyiz?

Gerçekten de hemen bugün, yani önümüzdeki haftalar için, daha ziyade eski ve klasik felsefelere dönme eğilimi çok güçlü. Herodot’u tekrar okumak ve onun, eski zamanlardan gelip bize “Barışta oğullar babalarını gömer, savaşta ise babalar oğullarını gömer” sözündeki bilgeliğiyle, ölenler olsa da gençleri bu kadar az etkileyen bir salgında, hayır, savaşta olmadığımızı hatırlatması; Seneca’yı ve onun salgından ve hastalıktan söz eden ve elimizden geldiğince ölüm korkumuzdan kurtulmaya zorlayan Lucilius’a Mektuplar’ını tekrar okumak; Diogenes’i ve Kinikler’i tekrar okumak, ve onların bize, bu kadar insanın ölümü karşısında alarma geçmeden önce, sadece kendimize “Hâlâ insan kalmış mıydı ki?” diye sormamız gerektiğini hatırlatmaları; Lucretius’un Atina’daki vebayı bir materyaliste yakışır şekilde –kınamadan, sövüp saymadan– materyalist ve soğuk sözlerle tasvir ettiği Doğa Üzerine’sini tekrar okumak; Hıristiyansanız Pascal’i tekrar okumak ve o, “Güldürü ne olursa olsun, son perde daima kanlı biter” dedikçe, alarma kapılmaya fazla mahal olmadığını ve ölüleri ölülerini gömmeye bırakmanın daha bilgece olduğunu görmek; bize “infial[in] her zaman kötü” olduğunu, dolayısıyla da dünyanın felâketi ve ortak paniği yaşadığı zamanda ancak kötü düşünülebileceğini öğreten Spinoza’yı tekrar okumak; ya da Fiat justitia, pereat mundus (Adalet gerçekleşsin de, varsın dünya yıkılsın) deyişini zikrederek yaşamdan ve ıstıraptan daha yüce değerler olduğunu bize hatırlatan Kant’ı okumak…

Eskilere ve klasiklere dönmek, felsefe işinin yüreğine dönmek demektir yani: “Hayat nedir ki, ama hayatı horgörmek muazzam bir şey” diyen Seneca’dan ders almak; kendi hayatı, hatta yakınlarının hayatı için korkmakta daima yakışıksız bir şey olduğunu, hele Suriye’yi, Yemen’i, bizimkinden çok daha korkunç durumları düşününce daha da büyüyen bir yakışıksızlık olduğunu öğrenmek; bir bela varsa, ille de bunun bedelini ödetecek bir suçlunun olmadığını öğrenmek.

Ama eskilere böyle bir dönüş, ahlâken ve siyaseten çok netamelidir yine de. Eskiler bir yandan, günümüzde aşırı sağın ve muayyen bir gerici çevreciliğin o kadar hoşlandıkları bireyci ve nihilist varkalmacılığa batmamak için, günün hedefinin varkalmak olmadığını, bütünüyle insanî bir yaşam sürdürmek olduğunu, yani sadece biyolojik varkalmadan daha yüksek değerler vurgulayan bir yaşam sürdürmek olduğunu hatırlatarak, yeterli silahları sunabilirler bize. Diğer yandan, bu cins eski tutumları fazla savunmakta ayak direyince, kendinizi bir Donald Trump’a ya da bir Boris Johnson’a epey yakın tutumları savunur durumda bulursunuz — ki bu da korkutucudur yine de. Bir kız arkadaşım kısa süre önce bana Teksaslı bir Cumhuriyetçi temsilcinin sözlerini yolladı, mealen aktarıyorum: “Bırakın yaşlılar ölsünler, bırakın öleyim, biz iyi yaşadık, kimseyi evine hapsetmeyin, Amerika’yı ve istihdamını gençlerimiz için kurtarın”. Bu beni biraz tırstırdı, çünkü benim aklıma gelenlerden çok uzak değildi: Önemli olan, bu sarsıntıdan sonra nasıl yaşayacaklarını bilmeyen gençlerdir, buradan belki de sağ çıkamayacak yaşlılar değil.

Kısacası, hangi tarafa dönersek dönelim, şu yaşamakta olduğumuza uygun bir felsefenin bulunduğu kesin değil. Dolayısıyla belki de aslında bir tür kıvırtma olan bir anekdotla sıyırtmama izin verin: Klasik Çağ’da Deliliğin Tarihi’nden (çev.: Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, 2017) beri salgınların, biyopolitikanın ve neo-liberalizmin büyük düşünürü olan Foucault, AIDS salgını başlar başlamaz, öncesinde anlattığı her şeyle ilgilenmez olmuş gibidir; Seneca üzerine, Diogenes üzerine, Hıristiyan Stoacılığı üzerine düşünmeye koyulmuştur; ama yine de bu hastalıktan ölmüştür. Modern veya eski felsefenin salgınlardan hep kurtarmadığını gösteriyor bu.

Bir felâketle mi karşı karşıyayız?

Felâketin en az dört anlamı vardır. Önce eski anlamı, Yunanca’daki katastrofi, Yunan trajedisinin söz dağarında akıbet anlamına gelir; ille de “trajik” değildir bu akıbet, hatta bazen iyi biter ve genel olarak dengenin yeniden sağlanmasına ve eski düzenin onarılmasına yöneltir. Bu ilk anlamında, kestirip atmak zaten çok zordur: Eski düzene, business as usual’a dönmemizi sağlayacak bir krizin ağır ve zahmetli akıbetiyle mi karşı karşıyayızdır? Yoksa köklü/radikal bir dönüşümle, yeni bir bilinçlenmenin zuhur edişiyle mi karşı karşıyayızdır? Hiç bilmiyorum ve bunu kimsenin bildiğini de sanmıyorum.

İkinci ve üçüncü anlamlarında felâket, ya ona karşı elimizden hiçbir şeyin gelmediği doğal felâket anlamına gelir; ya da bütünüyle sorumlusu olacağımız insana bağlı felâkettir. İkinci anlam, başta Voltaire ile olmak üzere 18. yüzyılda, özellikle de Lizbon Depremi’nden sonra ortaya çıkandır. Üçüncü anlam ise, modern felâketleri esasen insan faaliyetine dayandıran Günther Anders ya da Hans Jonas gibi filozoflarla, 20. yüzyılda ortaya çıkandır.

Ama şu Covid-19 salgınında, hakiki bir doğal felâket mi söz konusudur, yoksa insana bağlı bir felâket mi?  Bu işte Çinliler’in, CIA’in, Mossad’ın elini gören bütün komplo teorilerini; bu işte Tanrı’nın elini, doğanın ya da memnun olmayan Gaia’nın intikamını gören meczup teorilerini unutalım. Ama yine de bugün, bu virüsün varlığı gibi doğadan kaynaklanan ile, küreselleşme, iklimsel ısınma, şiddetli kentleşme gibi insan etkinliğinin alanına girenlerin payını tespit etmek çok zorlaşmıştır. Felâketin bu iki anlamında, insana dayalı felâket ile doğal felâket arasında bulunan melez bir felâketle karşı karşıyayız dolayısıyla: İnsan ve doğa yarı yarıya sorumludur bundan.

Son olarak, felâketin dördüncü anlamı var; bugünkü mutlak bela anlamı, Avrupa Yahudileri’nin soykırımını tasvir için kullanılan Shoah, Çigan soykırımını tasvir için kullanılan Porajmos, ya da 1948’de Filistinliler’in yurtlarından kovulması için kullanılan Nakba terimlerindeki anlam. Üstelik birçok bakımdan en önemlisi olan bu dördüncü anlam üzerinde mutabakat sağlamak zordur — her halükârda kolektif olarak. Bireysel olarak, evet, bazıları bugün böyle bir felâketi yaşamaktadır: Kısa süre önce Ile-de-France’ta 16 yaşındaki kızlarını kaybeden aile ve yakınları için, yine bu hastalıktan ölen o kasiyer kızın ailesi ve yakınları için mutlak bir felâkettir bu. Ama ya kolektif olarak?

Öncelikle rakamların başdöndürücülüğü vardır: Kaç kişiden itibaren felâket, yani mutlak bela olur? 2015’teki terör saldırıları 130’dan fazla ölüme yol açmıştır: En azından şu âna kadar yaşadığımızdan daha büyük bir felâket duygusuydu oradaki; oysa şimdiden on misli ölüm oldu. Çünkü o sırada, saptanabilir ve canavarlığı andıran bir zarar verme isteği araya girmekteydi ve bizatihi felâket anlamını dayatmaktaydı: Ölmek sıradandır, ama öldürülmek korkunçtur. Kötülük yapma isteği kötülük anlamından ve mutlak bela anlamından ayrılmazdır. Bu yüzden felâket rakama vurulamaz, fazla özneldir ve bu noktada, bazen basit bir “Hayatta olur böyle şeyler” sözü etrafındaki tüm duygu çeşitliliğini mümkün kılan zayıf bir kavramdır.

İzin verirseniz, biraz kinik bir yaklaşımla bu akıl yürütmeyi uç bir noktasına vardırmak isterim. Bugün Fransa’da tütün tiryakiliği yüzünden yılda 70 bin kişi ölüyor; ben de bir tiryakiyim ve bu felâket rakam hususunda konuşmayı biraz rezillik gibi görüyorum — tiryakiler ne gibi risklerle karşı karşıya olduklarını bilirler, dolayısıyla başlarına bir şey geldiğinde, bu bâdirede onlara refakat etmek isteyeceklerin hem merhametini, hem de hissettirdikleri suçluluk duygusunu kibarca reddetmekten başka söyleyecek hiçbir lâfları yoktur.

Aynı şekilde, bugünkü yönetim de dahil olmak üzere şu son on beş yılda devlet hastanelerini yok etmiş olan tüm yönetimlere oy vermiş olanların, ya da hiç oy vermemiş olanların, bu hastaneler çökerken onları savunmak için hiç mücadele vermemiş olanların, Refah Devletimiz’in yüksek maliyetlerini vurgulamakta tereddüt etmeyip sağlık sektörünün özelleştirilmesini göklere çıkaranların şimdi felâketten dem vurma yüzsüzlüğünü göstermelerini biraz rezilce buluyorum — kendi sorumluluklarını örtbas etmenin fazla kullanışlı bir yolu bu… Tütün tiryakilerinden fazla soymamışlardır onu.

Felâket sözcüğünün bu farklı anlamları hesaba katıldığında, bu bâdireyi atlatmak için elimizde ne tip filikalar var?

İşe yarar hiçbir filikamız olmadığı besbelli. Bugün doğrudan etkilenen bütün kadın ve erkeklere bakın, bir yerden geçtikleri falan yok, batıyorlar, amiral battı oynanıyor adeta. Ya da olsa olsa, sandalsız, kerterizsiz, su üzerinde sürüklenen mantarlar gibiler. Felâketlerden geçişin asıl anlamı budur: Ancak elden geldiğince sürüklenilir, gittiğiniz kadar, sizin de batacağınız âna kadar. Aksi takdirde, felâket içinde değilsinizdir, metaforun içindesinizdir ve hiç ilginç değildir bu.

Felâketler onları yaşayan bireyleri ve toplumları dönüştürürler mi?

Nasıl bilebiliriz bunu? Ve önceden kim bilebilir? Genel olarak bir felâket söz konusu olduğunda hiçbir zaman bilinmez. Hatta en iyi tanımlarından biridir bu: Geleceği katiyetle “kestirilemez” kılandır felâket olan; dönüştürücü ya da cansızlaştırıcı ya da çökertici güçleri önceden katiyetle bilinmeyendir. Ama başımıza gelen Covid-19 bahsinde, kuşkusuz daha da az şey biliyoruz; bunun bir felâket mi, yoksa bir sahte felâket mi olduğunu da henüz bilmiyoruz. Buna karşılık, belki de kendimize sormamız gereken asıl soru, kimin, salgın öncesindeki durumuna nazaran, geri dönüşsüz biçimde dönüşmüş olacağıdır. Ve nasıl dönüşeceğidir.

Yakınlarını kaybetmiş olan aileler, tutkulu devrimcilere mi dönüşecekler, yoksa eski usûl cenaze ağlayıcılarına mı? Balkonsuz 30 metrekarede sığışarak feci çileler çeken yoksullar, daha da mı çökecekler, yoksa sonunda patlayacaklar mı? Bu ev hapsini eninde sonunda hayli rahat yaşayacak olan zenginler, herkesten uzakta, herkesten korunarak yaşama düşlerinin imkânsızlığının bilincine mi varacaklar, yoksa aksine daha da mı sertleşecekler bu düşte? Yönetim, Naomi Klein’ın kastettiği anlamda şok stratejisinden mi yana olacak? Yani bu krizden yararlanarak Refah Devletimiz’in temel direklerini biraz daha mı yok edecek? Yoksa geriye mi çark edecek? Bilmiyoruz, ama bugün her seferinde sormamız gereken sorular bunlar; çünkü bu kriz, her kriz gibi, hiç kimseyi doğal olarak dönüştürmez, sadece zamanın hedeflerini gün ışığına çıkarmaya ve biraz vurgulamaya yardım eder: Hakikaten kendimizi dönüştürmek istiyor muyuz? İstiyorsak da, neye dönüşmek istiyoruz?

Salgınlar uzun zaman boyunca ilâhî düzenin bir parçası görüldü. Laikleşmiş dünyanın büyük salgınlara hazırlığı var mı?

Bence, laikleşmiş ya da sekülerleşmiş bir dünya, yani bizim dünyamız, hiçbir şeye hazırlıklı değil; çünkü boş bir dünya bu: Herkesi kendi inancına, kendi ibadet özgürlüğüne bırakan bir dünya bu — koronavirüs salgınının epey komik bir detayı ise, Fransa’ya, hatta Guyana’ya kadar, Mulhouse’daki o Evanjelist tarikat “sayesinde” yayılmış olması. Sırf Fransa’dan bahsedersek, Cumhurbaşkanı Macron’un son konuşmalarına bakın: Hovarda Fransa’ya karşı o yeni-Pétainci ve sol yeni-popülist, “Her şeyi askıya alıyoruz ve ulusal dayanışmayı kurtarıyoruz” söylemiyle o içi boş cengâverlik söyleminin karışımı, laik bir dünyadaki boşluğu iyi gösteriyor.

Dinî bir dünya ise, aksine, buna mükemmel hazırlıklıdır, ama benzersiz bir gaddarlıkla. Foucault bunu cüzzamla iyi göstermiştir: Cemaati korumak için bütün cüzzamlıları dışlamak ve en azından kendi selametleri adına simgesel olarak öldürmek — eski dinlerin kuvveti budur. Ama bugün de aynı. İran’a ya da Çin’e bakın; seküler din mefhumu kabul edilirse, bundan çok iyi sıyırtacaklar; zira Tanrı adına ya da Devlet adına ya da Parti adına ya da Milli Birlik adına ahalinin büyük kesimlerini feda etmekte hiç tereddüt göstermeyecekler.

Bu iki hazin durum arasında, bize bugün gereken, “Hepimiz aynı gemideyiz, çıkıp da bizi kurtaran Tanrı olmayacak, bu salgında ölümler ve ıstıraplar olacak, ama çökmeyeceğiz, yaşamayı sürdüreceğiz ve bu krizin göbeğinde bile, tam da bu krizin göbeğinde, eşitlik, kardeşlik ve dayanışma değerlerimizi savunmaya devam edeceğiz” diyen, sahiden ateist, demokratik ve hümanist bir dünya. Maalesef bundan uzağız.

Virüs, zamanımızdaki bütün kötülük ve çıkmaz metaforları için elverişli. Fazla donuk bir simge haline getirmeden böyle bir salgın nasıl kavranır?

Susan Sontag, kanser olduğu dönemde yazdığı Metafor Olarak Hastalık’ta (çev.: Osman Akınhay, Can Yay., 2015) bu konu üzerine neredeyse her şeyi söylemiştir: Kendi toplumumuzdaki kötülüklerin metaforu olarak hastalığı kullanmak tiksinçtir. Hayır, Yahudiler Alman toplumunun kanseri olmamışlardır; hayır, verem, göçmenlere karşı fazla gevşek davranan bir toplumun ismi değildir. Hastalık sadece hastaların hastalığıdır ve onu onlara bırakmak gerekir. Bugün bu pandemide bütün Macronculuğun, bütün neo-liberalizmin, bütün neo-kapitalizmin simgesini görmekte acûlâne davranan bütün eleştirel sol için bir ders var. Bugün bu hastalığa maruz kalan tek tek hastalar nazarında budalacadır bu; iğrençtir. Gelecek nazarında da etkisizdir.

Bu salgın bir şeyi açığa vuruyorsa, o da iklimsel ısınma ve onun doğuracağı bütün diğer felâketler sebebiyle geleceği belli olan korkunç zamanlar için, hem yaşamları hem ekonomiyi koruyacak bir Welfare State’e/Refah Devleti’ne ve hem Avrupa’da hem uluslararası düzeyde dayanışmaya can vermenin mutlak gerekliliğidir.

Şayet Fransız ve Avrupa solunda bir gıdım aklıselim kaldıysa, yönetimi suçlamak yerine sadece bu gerekliliği beyan ederdi: Birleşmeli ve adına yaraşır bir Refah Devleti’ne can verilmesi (sağlık, eğitim, adalet, ulaşım, insan çehreli bir polis, makul bir emeklilik sistemi) için bir program önerirdi. Dolayısıyla böyle bir devlet de, geleceği ve besbeter olacağı belli çok sayıda felâkete göğüs gerebilirdi.

Fransız hükümetinin aşırı sağcı ekonomizminin ekonomiyi Almanya’daki ya da Güney Kore’deki gibi korumaktan âciz olduğunu kısa süre önce kanıtlamış olmasıyla, bu programın önü açık da olurdu. Maalesef solda bir gıdım bile aklıselim kaldığını zannetmiyorum ve hâlâ bir solun varolduğundan bile emin değilim — yani yeterince insaniyetimiz ve dayanışmayı örgütleyecek yeterince sağlam kurumlarımız olduğu takdirde mevcut ya da müstakbel her tür felâkete rahatlıkla göğüs gerilebileceğine inanan kolektif bir siyasal düşünce.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus