Salgının gösterdikleri ve gizledikleri: Mücahit Bilici ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Koronavirüs salgınını konuşmaya devam ediyoruz. Daha uzun bir süre de bunu konuşacağa benziyoruz. ABD’de New Jersey’de bulunan Prof. Mücahit Bilici ile ABD’de neler yaşandığını konuşacağız. Ama esas olarak dünyada neler yaşanıyor, dünya nasıl bir yere gidiyor, bunları konuşacağız. Mücahit, merhaba.

Mücahit Bilici: Merhaba.

Şuradan başlayalım: Sen New Jersey’de yaşıyorsun, ama New York’ta da hocalık yapıyorsun. İkisi birbirine yakın olsa da ayrı yerler. Bildiğimiz kadarıyla bu iki eyalet de salgından çok ciddi bir biçimde etkilenmiş durumda. Önce oradaki atmosferi anlatır mısın? Neler oluyor? Nasıl bir ruh hali var? Ne tür önlemler söz konusu?

Ben New Jersey’de oturuyorum. New Jersey’nin değişik yerlerinde oturdum.Şu anda, New Jersey’nin daha orta bölgesinde, Princeton’da yaşıyorum. Şehre trenle gidiyorum. Yaklaşık 1 saatlik yolculuktan sonra metroya biniyorum. Oradan kampüse varmak için de Manhattan’da 10 dakika yürümek durumundayım. Dolayısıyla, New York’un içinde yaşayan biri olarak konuşmuyorum; ama daha geniş bir alanda, Amerika’da “Tri-State Area” veya metropol denilen ve üç eyaletli bölgeden oluşan bir alanın içerisindeyim. Bu nedenle yaşanan durumdan etkileniyoruz.

Buradaki üniversitelerde derslerin iptal edilmesi, bizim kampüste bir öğrencinde koronavirüs tespit edilmesiyle başladı. Ertesi gün kampüsü dezenfekte etmek için kapattılar. İlk başta, geri dönülmek üzere planlanmıştı, ama sonra planlar değişti ve bir ara verildi. O aradan sonra derslerin devam edeceği söylendi ve “online” yani uzaktan eğitime başlandı. Türkiye’de de benzer süreçler oluyor. Eğitimle ilgi yapılan değişiklikler ve sıkıntılar silsile halinde devam ediyor. Yeniden kalibre etmek için bazı değişiklikler yapıyorlar. Bizim öğrencilerimizin bir kısmı çalışarak geçimlerini sağlıyor. Onların yaşayacağı sıkıntıları biraz dindirmek açısından, üniversite, okul borçlarından dolayı kayıtlarının yapılmaması gibi önlemlerin kaldırılması istikametinde bir karar aldı. Hatta bir kısım öğrenciye kira ve gıda yardımı yapma kararı alındı. İlkokul-lise kısmındaki eğitim de yine uzaktan eğitim olarak devam ediyor. Sonuç olarak eğitimin devam etmesi yönünde bir çaba var. 

Kampüsteki bir öğrencide Covid-19 çıkmasından sonra şehre hiç gitmedim. Oradaki durumu şehirdeki arkadaşlarla konuşuyoruz ve televizyonlardan öğreniyoruz. New York, nüfusu çok yoğun olan bir yer; bu nedenle orada ciddi bir sıkıntı var. Özellikle gelir düzeyi düşük olup, sağlık durumu çok iyi olmayan insanların bu salgından orantısız ölçüde etkilendiğini tahmin etmek güç değil. Nitekim bugünkü haberlerde üzerinde durulan husus, siyahî Amerikalıların bu durumdan daha çok etkilendikleriydi. Ölümlerin ciddi bir kısmını azınlık nüfus oluşturuyor. 

Burada araya girmek istiyorum. Aslında bir anlamda konuşmamızı başlatacak bir nokta olabilir. Bu virüs çıktığı anda, önce Çin olarak görüldü, sonra Çin’in komşuları dendi, ama şimdi salgının merkezi Batı’ya, Avrupa’ya kaydı: İtalya, İspanya ve ABD en çok vaka görülen ülkeler. Birtakım ünlü isimler, siyasetçiler, sanatçılar, sporcular da bu virüse maruz kalınca, sınıf farkı gözetmeyen bir virüs gibi algılandı. Ama senin söylediğin husus işin bir başka boyutu. Belki sınıf farkı gözetmiyor, ama sınıf farkı nedeniyle bazı insanlar virüsle daha iyi baş edebiliyor. Bunun sosyolojisi yavaş yavaş şekilleniyor mu, ne dersin?

Sınıf tekrar gelip ısırıyor insanı diyelim. Dolaylı olarak kendi etkisini gösteriyor. Ama bu virüsün insanları eşitlediği düşüncesi yanlış. İnsanların insan olduğunu ortaya çıkarması söz konusu. Yani virüs karşısında insanlar hangi noktada eşit? Biyolojik olarak eşit, çünkü herkes hastalanabilir. Özellikle, “Evde kalın, dışarıya çıkmayın” çağrılarının ve tartışmalarının gösterdiği üzere, daracık bir evde yaşayan bir insanın evden çıkmaması ile, rahat ve ferah bir evde yaşayan veya yazlığına kapanan insanların evden çıkmaması aynı şey değil. Yine bunun gibi, uzun süreli sağlık hizmeti alabilmiş bir insanın, virüse karşı direnme, korunma ve bağışıklık kabiliyetiyle, zor şartlarda sürekli hastalıklar geçirmiş ama imkânsızlıklar dolayısıyla ilaç veya tedavi almamış ya da hastalıklar geçirdiği için vücudunda bağışıklık zaafı oluşmuş insanların virüs karşısındaki çaresizliği aynı şey değil. Bu nokta biraz gözden kaçabiliyor. Virüs hangi noktada herkesi eşitledi? Tabii ki insan olduğumuz ve kırılgan bir varlık olduğumuz gerçeğini ortaya çıkardı. Aslında insanın üzerindeki her şeyin, bir tür sentetik varlıklar olduğu ortaya çıkıyor. Buna devlet de dahil. Din, sermaye kurumlar, şirketler… Her şey bir anda söndü. Çünkü en temelde, insan denilen antropolojik hakikatle karşı karşıya kaldık. 

Burada bir not eklemek istiyorum. Dün, “Transatlantik” programında konuşurken, ABD’deki bir kamuoyu araştırmasından bahsettiler; bu salgın sürecinde insanların ezici bir çoğunluğunun öncelikle bilime inandıkları gözlenmiş. Ama normal şartlarda, dinler ya da başka ideolojilere yakın olan insanların bilime bu kadar yakınlaşması söz konusu olamayabiliyordu. Şimdi bilimin bu kadar öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. Bu kurulu dinî yapıları da biraz sarsıyor sanki. Ne düşünüyorsun bu konuda?

İki türlü etki yaptığını düşünüyorum. Yani sadece bilimi daha önemli hale getirmekle kalmıyor, dine olan şeyi de artırıyor. Yani bir tür bölünme yaşanıyor. İnsanlar eskiden beri, çözemedikleri şeyleri birtakım tanrılara, kuvvetlere atfederlerdi. Bu eskiden mitolojik şekilde olurdu; Antik Yunan’daki tanrılar, doğada karşılaştığımız güçlerin veya insanlar âleminde karşılaştığımız, çözülemez veya insanüstü etkilerin kaynağı olarak düşünülüyordu. Din aslında insanın çaresizliğine karşı bir teselli olmak için ortaya çıkmış. Fakat giderek hayattaki olayların sebebi konusunda bilimin de söz sahibi olduğunu görüyoruz. O bilinemezlik bilinebilirlik haline geldikçe, dinin o konulardaki sözü, geçerliliğini ve ikna ediciliğini yitirmeye başlıyor. O zaman da insanlar bu durumu rasyonel olarak açıklamaya başlıyorlar. İnsanın her zaman bir açıklamaya ihtiyacı var. Bu açıklama eğer teknik olarak mümkünse, insanlar onu kullanıyorlar. Eğer mümkün değilse, manevî ve semavî açıklamalar peşine düşüyorlar. 

Amerika’da toplumun eğitimli bir kısmı elbette ki bilimsel açıklamaları dikkate alıyor. Ama burada da ciddi bir halk kesimi, dinî açıklamaları daha önemli sayıyor. Buradaki pek çok Evanjelist vaiz, kiliseyi açıp vaazlarına devam etmek istediler. Bizim, dünyada, İran’da, Pakistan’da ya da Türkiye’de gördüğümüz kimi Müslüman toplumlar, “Bu bize işlemez. Her şey Allah’ın tasarrufunda olduğuna göre, biz de Allah’ın sevgili kulları ve ona dua eden insanlar olduğumuza göre, bunun bize zarar vermemesi gerekir” mantığıyla hareket ediyorlar. Yani Amerika’da sadece bilime yönelme yok. Virüs, dinin içinden çözüm arayanların dindarlığını takviye edebiliyor. Ama ucundan kıyısından neyle karşı karşıya olduğumuzu bilen insanlar açısından, tabii ki bilim daha anlamlı hale geliyor. 

Biliyorsun, Türkiye’de ilginç bir VIP Cuma namazı olayını yaşadık Beştepe’de. Ama onun öncesi var. Bu virüs salgını Türkiye’de ilk ortaya çıktığında, cuma namazı yapılacağı zaman, ciddi bir kesim sosyal medya üzerinden “Yapılmasın, bu yanlış olur” diyerek bir nevi kampanya yaptılar. Ama sanki buna inat olarak, Diyanet İşleri Başkanı Ankara’da bir camide bizzat cuma namazını kıldırdı. Ama ondan üç gün sonra, virüs salgını nedeniyle vakit namazlarının ve cuma namazlarının cemaatle kılınmaması yolunda bir karar alındı. Yani bir sonraki hafta hiç cuma yapılmadı. Ondan sonraki cuma da, Beştepe’deki Millet Camii’nde özel cuma namazı kılındı. Ben hayatımda öyle bir fotoğraf görmedim. Hani camiye giden birisi değilim, ama camide ne olduğunu tabii ki biliyoruz. Cemaat kavramı ile hiç uyuşmayan, birbirlerine mesafeli insan görüntüleri vardı. Ama bir sonraki cuma günü hiç kılınmadı, VIP namazından da vazgeçildi. Bu olayın teolojik tartışması bir yana, devletle iç içe ya da devletten bağımsız dinin, böyle olağanüstü koşullarda bir cevabı yok. En basitinden, en önemli olan cuma namazı gibi bir konseptte bile ne yapacağını bilemeyen, sürekli fikir değiştiren, bu arada çok ciddi hatalar yapan… Mesela, ilk kılınan cuma namazı nedeniyle belki birtakım enfeksiyonlar olmuştur.

Evet. Bunları, dinin sınırlarını gösteren olaylar, hâdiseler olarak düşünebiliriz. İlk başta hastalık henüz etkisini göstermişken “Bize bir şey olmaz” düşüncesi hâkimdi. Bunun dindeki ifadesi, cuma namazında ısrar etmek ve “İbadetimizi aksatacak değiliz” havasıyla gerçekleşti. Daha popüler kültürde de, tıpkı siyasetçilerin, toplumun duymak istediği yalanları söylemesi gibi, Canan Karatay, Oytun Erbaş gibi insanlar, “Kelle paça virüse iyi gelir”, “Virüs Türk genine etki etmez” gibi toplumun kendisini iyi hissedeceği şeyleri söylediler. Aynı şey dinde de geçerli. “Bu virüs Müslüman’a işlemez, çünkü tanım gereği Müslüman temizdir, nezihtir.” Bu bir musibet olduğuna göre –mesela önce Çin’e geldiği için– “Allah onları, Doğu Türkistan’a zulmettikleri için vurdu” diye düşünülür. Bu ilk başta ceza olarak görülür. Bu ceza, eğer başkalarına gelmişse, bizi iyi kılmak için bir araç gibi düşünülür. Eğer gelip bizi vurmaya başlıyorsa, o zaman da ulema şunu söyler: “Biz çok günah işledik, kötülükler yaptık, kadere fetva verdirmiş olduk. Bunun cezası olarak böyle bir musibetle karşı karşıya kaldık.” Orada böyle bir kırılma noktası yaşanıyor. Ondan sonra da problemli bir çizgiye girilmiş oluyor. Kendini kötüleyerek durumu açıklama. Çünkü dışarıya aksettiremiyorsun, artık içeriye aksettirmen gerekiyor. Ondan sonrası da “kader” olarak işleniyor. 

Bu VIP Cuma olayına dönersek; bana sorarsan ilk kez adam gibi bir cuma kılındı. Cemaat namazlarından önce imamlar, “Safları sık tutalım aradan şeytan geçebilir” derler. Tabii bu çok saçma sapan bir şey. Yani, şeytan sadece aradan mı geçiyor? Üstten atlayamıyor mu? Kalbin kenarından üfleyen şeytan, içinden geçemiyor mu? Düşünüldüğünde, akıl ve mantıkla ilgisi olmayan fakat toplumun dayanışmasını, birbirini hissetmesini teşvik eden bir şey. Tabii kültürel olarak biz, cemaat namazını insanların birbirine yaslanıp, birlikte hareket ettikleri bir şey gibi düşünüyoruz. Fakat çoğu durumda, Allah’a konsantre olması gerekirken, ön saflarda insanlar sıkışmış, rahatsız bir şekilde otururken, arka saflar bomboş. Caminin kullanımına baktığınız zaman, yanlış bir kullanım olduğunu görüyoruz. Halbuki biraz mesafe olsa, insanlar daha rahat ibadet etse daha iyi olur düşüncesindeyim. Tabii bu biraz garip gelebilir: “Sen ne diyorsun? Camideki namaz kılma biçimini mi değiştireceğiz?” diye düşünebilirler. Pekâlâ değiştirebiliyorsun bu tür şeyleri. Bir tek, buna ulemanın karar vermesi gerekiyor. Diyanet “Ey halkımız! Allah’ın rızasına daha uygun olanı, daha sağlıklı olanı bu. Temizlik imandan gelir. Kalp huzuruyla Allah’a yönelmek için bu lâzımdır” vs. dese –tabii bununla ilgili bir iki hadis bulması lâzım–, o zaman bu halk tarafından çok rahat bir şekilde alınır.  Camiler de rahatlamış olur. 

Mesela bu koronavirüs karantinasıyla ilgili hemen bir hadis bulunsa: “Bir yerde bir salgın hastalık varsa, oraya gitmeyin. Sizin olduğunuz yerdeyse de oradan çıkmayın” gibi. Bu, çok basit ve temel bir şey. Fakat dinî dil içinden anlatıldığı zaman, insanlar üzerinde kutsallık etkisi gösteriyor. Kutsal olanı da değiştirmek zor olduğu için… Mesela Diyanet pekâlâ, “Bir süre için cuma namazlarını kılmayalım, bu sağlık açısından bir tehdittir” diyemiyor. Çünkü insanlar bunun sebebini henüz algılamayacaklar. Ancak hastalık gelip insanları zorlayınca o adımları atabiliyorlar. Tabii bu önlemi almakta geciktiler, keşke daha önce yapsalardı. 

Bu tür olaylarda en çok gündeme gelen kavramlardan birisi: Dayanışma. Böyle büyük bir âfette veya salgında, insanların dayanışma duygularının geliştiği ve dayanışmanın çok iyi olduğu düşünülür. Ama şu âna kadar dayanışmanın çok geride olduğunu ve genellikle “Her koyunun kendi bacağından asıldığını” görüyoruz. Bu aynı zamanda çok ciddi bir küreselleşme tartışmasını da beraberinde getiriyor. Bütün bu küreselleşme iddiaları şimdiden yoğun bir şekilde başladı. Bu olay bize küreselleşme ile ilgili ne gösterdi?

Dayanışmayı ayrıca konuşayım. Küreselleşme, insanın bir türsel varlık olduğunu gösterdi. “Species being” dediğimiz türsel bir varlık. Yani, diğer mensuplarının sağlık ve güvenliği, senin ait olduğu türün sağlık ve güvenliğini bütün olarak ilgilendiriyor. Bu önemli bir husus. Biraz insancıl, aynı zamanda bütün insanlığı bir arada düşünmeyi teşvik eden bir şey. Bu açıdan, küreselleşmeye bir katkı da denebilir. Buna, “Dünyanın ucunu bulmak” ya da “Dünyanın sonuna varmak” da diyebiliriz. Eskiden insanlar lokal coğrafyalarda yaşıyorlardı ve ötesini bilmiyorlardı. Onun için de kavramlar geliştirmişlerdi. Mesela Yunanlılar kendilerini medeniyet, şehir olarak görüyorlardı, dışını da barbar ve vahşi olarak görüyorlardı.  Mesela, Müslüman Ortaçağ hukuk anlayışı, kendi oldukları yeri Dârüsselam, Dâr-ül İslam olarak görüyor; dışını ise Dâr-ül Harb, yani savaşın, belirsizliğin, kaosun olduğu yer olarak görüyorlardı. Şimdi öyle bir şey oldu ki artık insanlar mobil hale geldi; seyahat edebiliyor, dünyanın değişik yerlerini görebiliyor. Makro anlamda, keşiflerle vs., dünyanın dibini, ucunu, sonunu bulduk. Dünya, bir anlamda coğrafik olarak bu şekilde tüketildi. Politik ve ekonomik olarak fethedildi. Dünyanın kapanması, yani iki yakasının bir araya gelmesi, gezegensel düşünceyi mümkün kıldı. Sadece orduların, gemilerin değil de, insanların mobilitesi, yani ortalama vatandaşın uçağa binip dünyanın herhangi bir yerine gidebilmesinin yol açtığı bir süreç yaşandı. Malların dolaşımı, insanların dolaşımı, fikirlerin dolaşımı, bilgisayar teknolojisi bunu çok mümkün kıldı. Buna küreselleşme denildi. Dünya, sanki devrelerin birleşmesiyle ortak bir devreye dönüştü. Bunun içinde mesela önce elektronik virüsler dolaştı, şimdi biyolojik virüsler. Eskiden de böyle hastalıklar çok çıkıyordu. Ama insanlar sakınıyordu ve yerel olarak bitiyordu. “Şurada bir salgın çıkmış, Allah onlara belalarını vermiş çünkü çok günahkârdılar” diye o insanlar hakkında muhtemelen iftira ve haksız ithamlarda bulunuyorlardı. Oradaki insanlar ölüyorlardı. 

Günümüzde ise her şey dağılıyor. Her şeyi herkesle birlikte yaşıyoruz. Mesela ben burada New York’ta bulunmakla, Amerika’ya veya yerele dair çok özel bilgilere sahip olamayabilirim. Siz de CNN’i ya da diğer medyayı görüyorsunuz. Herkes ânında her şeyi bilebiliyor haline gelmiş. Bu, küreselleşme anlamında belli bir kıvama geldiğimizin göstergesi. Şu anda yaşanan şey, bir tür izolasyon, yani küreselleşmenin aksi yönünde olan bir durum. İnsanî olarak entegre oluyoruz. Bunun ne anlama geldiği tartışılır. Bir şeye dönüşecek mi emin değilim. İnsanî olarak, diğer insanların bizim için negatif olarak önemli ve değerli olduğunu anlıyoruz: “Başkası hastalansa ben de hastalanacağım” düşüncesi. İnsan türüne dair bir duyarlılığın olduğunu görüyoruz. Bu, fena bir şey değil. Bu bizi daha insancıl, daha şefkatli, daha diğergâm kılacaktır. 

Diğer taraftan bu, izolasyona yol açtı. Sanki dayanışmanın tam aksi bir durum ortaya çıkmış gibi. Ben bunun geçici bir şey olduğunu düşünüyorum. Bazı insanlar “Çok büyük bir değişim olacak. Dünya hiçbir şekilde eskisi gibi olmayacak” diyorlar. Filozoflar bu tür şeyleri söylemeyi seviyorlar. Bunlar çoğunlukla, kendi arzusunu, ümidini hakikat gibi sunan yaklaşımlar. Evet, bu büyük bir kriz. Şu anda New York’taki ölü sayısı 11 Eylül saldırısında ölenlerin sayısını geçti. Politik ve askerî olarak 11 Eylül çok daha büyük bir krizdi. Fakat dünya o kadar da değişmiyor. Bence kapitalizmin çökmesi, yıkılması gibi şeyler boş hayal. Kapitalizm zaten sürekli krizlerle yürüyen bir şey.

Bugün, Dış İlişkiler Konseyi Başkanı (Council on Foreign Relations) Richard Haass’ın Foreign Affairs’deki yazısını okudum. İlk söylediği şey, “ABD’nin artık dünyanın lideri olmadığı tescillendi” cümlesi. Ve aslında dünyayı çekip çeviren bir liderin olmadığını söylüyor. Böyle bir durumda, genel olarak bakıldığında, belki de insanlar, “Bir lider olsaydı, bu işleri daha düzenli ve daha sistemli yapsaydı” da diyebilir. Bu iyi bir şey de olabilir. Ne düşünüyorsun?

Ben makaleyi görmedim. Ama politik olarak zaten Donald Trump, ABD’yi dünya liderliğinden istifa ettirmiş bir adamdır. Yani politik olarak ABD, kendisini liderlikten –feragat değil– düşürdü. Bunun Kovid-19 krizi ile çok ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Bu virüs krizi bunu sadece görünür hale getirdi. Bu, politik bir gelişmeydi. Bunun da sebebi, dünyada yaşanan popülist rüzgâr. Bu rüzgâra değişik ülkeler, değişik ölçeklerde yakalandılar. Türkiye ve ABD bunlara iki iyi örnektir. Donald Trump’ı anlamak isteyen insanlar, Recep Tayyip Erdoğan’ı anlamaya çalışsınlar. Çünkü benzer yollardan gidiyorlar diye düşünüyorum. 

ABD’nin dünya liderliğini kaybetmesinin birkaç sebebi var: Çin’in ekonomik olarak güçleniyor ve yükseliyor olması, bunu “Ne zaman olacak?” sorusuna çevirmişti. Zaten artık liderliğin tek başına ABD’nin elinde olmayacağı kesindi. Şu anda Çin, ekonomik olarak çok büyüdü, askerî olarak denk hale geldiğinde, zaten tek bir lider olmayacak. Bu, tekkutupluluktan, çokkutupluluğa geçiş gibi anlaşılabilir. Siyasetbilimciler bu konuda çok daha aydınlatıcı şeyler söyleyebilirler. O anlamda, ABD’nin lider olmadığı konusunu yeni bir durum olarak düşünmüyorum. Fakat ABD’nin lider olmaması, ABD’nin kendisine bile zarar vermeye başladı. Çünkü adam diyor ki: “Çin’in hastalığı bizi ilgilendirmez, bizi etkilemez” diyor. ABD’de yaşandı ve söylendi bu tür şeyler. Fakat gelip etkiledi. Şu anda dünyada hastalığın en yoğun yaşandığı yerlerin başında ABD var ve tamamen hazırlıksız durumda. Geçen gün Trump’ın Dünya Sağlık Örgütü’ne sataştığını görüyoruz. Mâlî desteği kesmekle tehdit ediyor. Kendi başarısızlığını, bir tür “suçu başkasına atarak” örtmeye çalıştığını görüyoruz. Ülkedeki uzmanlarla çatışma halinde olduğunu görüyoruz: Sürekli, ABD Ulusal Alerji ve Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü Direktörü Dr. Fauci, diğer uzmanlar ve teknokratlarla çelişen bir dil kullanıyor. Çünkü halka hep yalan söylemesi lâzım: “Her şey yolunda, bize bir şey olmaz” demek zorunda hissediyor. Artık bunu diyemez hale geldiği için, bu sefer başkasını suçlama durumuna girdi. 

Donald Trump’ın davranışlarını anlamak için önemli bir anahtar da şudur: Kendi tabanına, sürekli mesaj vermek açısından, medya ile çatışır. Tayyip Erdoğan’ın Doğan Medya ile kavgasını bir siyasî yatırım olarak yapması gibidir bu. Doğan Medya, hakikaten çok temiz bir şey değildi, ama çoğu zaman kavgalar, durduk yerde, sebepsiz çıkabiliyordu. Trump da, ABD’deki East Coast ve West Coast denilen, daha liberal olan ve nüfus yoğunluğu olan, daha kentli, eğitimli olan Amerikan kesimlerine karşı, “Onlarla çatışıyor” havasını, Amerika’nın iç bölgelerindeki –Türkiye’de İç Anadolu’ya tekabül eden– milliyetçi, mukaddesatçı ve kafası fazla çalışmayan, duygularıyla hareket eden, hamasete teşne, özellikle beyaz kesimlere yönelik bir tür mesaj vermek için medyayla çatışıyor. Fox News hariç anaakım medyayla sürekli kavga ederek, muhabirlerine resmen hakaret ediyor. Koskoca ABD Başkanı, kendisine teknik bir soru soran profesyonel bir gazeteciyi, “Böyle pis sorular soruyorsunuz” diye resmen aşağılayıp, hakaret ediyor. Burada Donald Trump’ın o gazeteciyle kişisel bir problemi yok. Adam kendi tabanına “Medyayla savaşıyorum” algısını veriyor. Medya da, liberalizmi, küreselleşmeyi, göçmenleri temsil ediyor. Donald Trump “Ben haricî düşmanlara karşı, nüfuz eden, sızan, kirleten, hastalıkları, suçları getirenlere karşı (Meksikalılar, Müslümanlar, teröristler gibi) memleketi savunuyorum” diyerek manevî bir mesaj veriyor. Zülkarneyn figürü gibi Amerikan toplumuna duvar örmeye çalışan, sınırları tahkim eden bir insan olduğunu söylüyor ve bu mesaj alınıyor kendi tabanı tarafından. Trump’ı anlamaya çalışırken bunu görmek lâzım. 

Dayanışma meselesine dönelim. Bir de şundan bahsetmeni istiyorum — ne derece yan yana gelir bilmiyorum, ama teorik olarak gelmesi gerekiyor: Biliyorsun, önümüz Ramazan ve tam da salgının ortasına denk geliyor. Bunun teravih namazı var, orucu var, bayramı var. Bütün bunların hepsi, küçük küçük tartışmaları da beraberinde getirecek. Ama aynı zamanda, en azından İslam dünyası için, o “Birlik” fikrinin yeniden gündemde olması anlamına gelecek. Tabii teorik olarak böyle; ama hayatta nasıl olur bilmiyorum. Her ne kadar İran ve Türkiye dışındaki İslam ülkelerinin salgınla olan ilişkisi dünyanın gündeminde çok fazla olmasa da, herhalde herkes kadar etkilenmişlerdir. Bu, belki daha sonra net olarak ortaya çıkacak. Ama en azından İslam dünyasında, Türkiye’de, Ramazan salgına karşı mücadelede iyi mi gelecek? Ne demek istersin? 

Manevî ve duygusal olarak, insanlara dayanak noktası olması açısından, manevî destek sağlayacağını düşünüyorum Ramazan’ın. O noktada elbette faydası olacaktır; toplumsal dayanışmayı, zorluk karşısında direnci takviye edeceğini söyleyebiliriz. Öbür taraftan, Ramazan’ın nasıl tahakkuk edeceği, nasıl gerçekleşeceği konusunda da herhalde birtakım adımların atılması gerekecek. Bu da, devlet yöneticileri ve kurumsal dinî yöneticileri olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir şeyler yapması gereken alan. İnsanlar nasıl hareket etmeli böyle bir durumda? İftar veremeyecekler, oruç tutmak herkes için mümkün olacak mı mesela? Ne kadar mümkün olacak? Gıdaya erişim sıkıntılıysa veya oruç tutmak virüs açısından riski artıran bir şeyse, vs. gibi konularda topluma bir şey söylemeleri lâzım. Bunlar hep dinî kuralları askıya aldıracak, erteleyecek, iptal edecek şeylerdir — dinî açıdan bile bakıldığı zaman. Bu açıdan, din bürokrasisinin, ulemanın, vâizlerin, bir an önce bu konuda bir kanaat oluşturup, ortak aklı harekete geçirip, bunu halka anlatmaları lâzım. Toplum kendini sorunun içinde bulmamalı. Baştan adımlar atılırsa, zannediyorum faydalı olur. 

Peki, “dayanışma” fikrine gelelim. Senin gözlediğin kadarıyla, bu dönemde ABD’de ya da dünyanın değişik yerlerinde, dayanışma, bu olayın bilincine varma ve “Bunu birlikte atlatırız” duygusu, gerçekten o söylediğin insan türünde hâkim oluyor mu? Nasıl görüyorsun? Yoksa tam tersine, herkesin kendini kurtarması… Devletler genellikle bunu yaptılar. Ulus-devletler kendi içlerinde sorunu çözmeyi çok fazla öne çıkardılar. Herkes birbirinden farklı uygulamalar yaptı. Mesela, İskandinavya örneği var: İsveç, çok lâkayt davranıyor, diğer İskandinav ülkeleri bundan çok rahatsız oluyor mesela. Halbuki hep beraber telaffuz edilen ülkeler. Ya da Hollanda’da “sürü bağışıklığı” denen uygulama yapılıyor, ama çevresindeki birçok ülke çok farklı bir durumda ve birlikte hareket etmiyorlar. Böyle garip bir durum var. Şu âna kadar gözlediğin kadarıyla bu hangi duyguyu daha fazla öne çıkarıyor?

Ülkelerin tepkileri, kaynakları ve sorunu nasıl okuduklarıyla bağlantılı bir şey. O açıdan, farklı yaklaşımlar ve tepkiler olduğunu görüyoruz dediğin gibi. Ben virüsün iki tür etki gösterdiğini düşünüyorum: Birincisi, tek tek her bir insanın önemli olduğunu gösteriyor. Önemliden kasıt iki şey var: Biri, “O da senin gibi. Aynı türe mensupsunuz” duygusu ve bu dayanışma, pozitif bir duygu. Bir diğeri, “Her bir insan, diğer insanlar için bir tehdit ve hastalık sebebi” olarak görülüyor. Bu da, diğer insandan sakınmak demek. 

Ben ABD’ye ilk geldiğim zaman, yaptığım gözlemlerden bir tanesi şuydu: Araba kullanımı çok yaygındı; doğu yakasında değilse de, iç Amerika’da, Midwest’te. Herkesin araba kullanmasının, insanları eşit hale getirdiğini düşünüyordum — ki hâlâ da o kanaatim değişmedi. Yani araba kullanımı insanları eşitliyor. İçinde kadın olması erkek olması, siyah veya beyaz olması çok fark etmiyor; herkes, herkes için trafik kazası riskine dönüşüyor. Herkesin hakları var mesela: Yol hakkı vs. gibi… Herkes kurallara tâbi. Bu, insanları bir tür “yurttaşlık konusunda eğitiyor, terbiye ediyor” diye düşünüyordum. Bu virüsün, buna benzer bir etki yaptığını düşünüyorum. Tek tek, her bir insanın önemli hale geldiğini görüyoruz. Mesela, devletler, hükümetler, belediyeler evsizleri bulmak zorunda. “Ya hastalığı taşıyorsa, ya başına bir şey gelirse?” veya “Bir kenarda ölüp hastalığı yaymasın” gibi kaygılar doğuyor. Normal zamanlarda bu tür insanları kimse merak etmez, yardım bile etmez. Bu negatif olarak, diğer insanları hesaba katmak, onlara dair bir şeyler yapma lüzumu şeklinde kendini gösteriyor. Verdiğin örnekte, İskandinav ülkelerinin, diğer ülkelerin politikalarını veya davranışlarını, kendilerini de ilgilendirdiği için, sorun edilmesi meselesi gibi, tek tek her birey, başka insanların durumunu da sorun ediniyor. 

Biz burada yürüyüş için dışarı çıkabiliyoruz. New York’taki gibi dar ortamda değiliz, o açıdan şanslıyız. Yürüdüğün zaman, öteki insanlarla aranda mesafe koyarak geçiyorsun. Bu, diğer insan varlığının, senin dünyana girmesidir. Bu, politik açıdan önemli bir şey. Çünkü sermaye, mülkiyet, zenginlik, hiyerarşi, bütün bunlar bir süre sonra bazı insanları siliyor, önemsiz hale getiriyor; hademeyi görmüyorsun, çöpçüyü görmüyorsun, pet şişeleri toplayan vatandaşı görmez hale geliyorsun. Bir tür gaflet, “farkında olmayış hali”… Virüs bunları yırttı. Bu anlamda, insanî bir açıklık, insanî bir dayanışma lüzumunu açığa çıkardı diyebiliriz. 

Öbür taraftan, “izole olma’’ lüzumunu getirmekle de, nasıl ifade edileceği konusunda kilitlenmiş halde şu anda insanlık. Her ülke kendi derdiyle meşgul, her insan kendi evini kurtarmak, korumakla meşgul. Yani iki türlü etkisi olduğunu düşünüyorum. 

Evet, çok ilginç bir şekilde bu koronavirüsle beraber, “pozitif” kavramı, “negatif” bir kavram olarak hayatımıza girdi. 

Evet. 

“Pozitif çıkmış” dediğimiz insan, aslında negatif anlamda kullanılıyor ve biz de seninle bu olayın pozitif ve negatif yönlerini beraber ele aldık. Hakikaten gösterdiği birtakım iyi yönler de var. Ama birtakım kötü yönleri de gösteriyor. Bu bir süreç ve daha sürecek. Süreç bitecek, ama bittikten sonra “post-korona” süreci yaşanacak. Sonuçlarını da herhalde yaşaya yaşaya göreceğiz. Bu bayağı sürecek ve zamanımızı alacak değil mi? 

Ne kadar alır bilmiyorum. Aşı bulunursa, çorap söküğü gibi söküleceğini düşünüyorum. Ve insanlar çok kısa zamanda unuturlar bile. Ama uzun sürerse, ekonomik tahribat çok katlı olacaktır. Onun tamiri zaman alacak. Bu da, devletleri önemli kılacak. Bu anlamda bu virüs tecrübesi, biraz otoriterliğe takviye güç oluyor. 

O zaman, bir an önce aşının bulunmasını temenni ediyoruz. 

Tam da ondan dolayı, bir an önce aşının bulunması için, bilimin, laboratuvarların, Almanya, Amerika gibi güçlü, bilimsel imkânları olan devletlerin, liderlik duygusu, sorumluluk duygusu taşıyarak çalışması lâzım. Hem insanlığın selameti açısından iyi bir şey, hem de, bu süreç çok uzarsa, hakikaten, demokrasiler bundan ciddi zarar görecek. 

Mücahit, çok teşekkürler, güzel bir yayın oldu. Kendinize dikkat edin orada. Biz de burada ediyoruz. Evet, yayınımıza ABD’den katılan Mücahit Bilici ile koronavirüs olayının olumlu ve olumsuz anlamda dünyada göz önüne serdiklerini ele aldık. Kendisine teşekkür ediyoruz. Sizlere de bizleri dinlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus