Demokrasi ve özgürlüklerin geleceği açısından salgınla küresel mücadele: Zeynep Atikkan ile söyleşi

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Bugün, uzun süredir Amerika’da bulunan araştırmacı gazeteci Zeynep Atikkan’la konuşacağız; salgınla mücadelede olayın demokrasi ve temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren boyutlarını ele alacağız. Zeynep, merhaba. 

Zeynep Atikkan: Merhaba.

Philadelphia’da işler nasıl? ABD artık salgının merkezi oldu gibi. En çok New York konuşuluyor, ama senin yaşadığın yerde, Philadelphia’da durum nedir?

Evet, bugün New York konuşuluyor, ama Philadelphia tarihinin grip salgını ile ilgili bir trajedisi var ve bugünlerde de ona çok gönderme yapılıyor. 1918’de İspanyol gribi patladığında, Philadelphia bir sınavla karşı karşıya kalır. Çünkü savaş sonrasında Amerikan hükümeti, savaşı finanse etmek için birtakım devlet tahvilleri çıkartır. Bunun halka satılması gereklidir. Onun için Amerika çapında, birçok kentte etkinlikler düzenlenir. Bu etkinliklerden bir tanesi de, Philadelphia’da resmigeçit yapılmasıdır. Fakat o sırada İspanyol gribi başlamıştır. Bilim insanları bu etkinliğin kesinlikle yapılmaması gerektiği konusunda yerel yönetimi uyarırlar. Fakat o arada karar çıkmıştır. Başka şehirlerde, mesela St.Louis’de bu resmigeçitler iptal edilir; ancak Philadelphia’da yapılır. Büyük bir ilgi ve coşkuyla, bu etkinliğe 200 bin kişi katılır. Askerler, izciler geçer, kaldırımlar dolar. Bunun akabinde, 1 hafta içinde 16 bin kişi İspanyol gribinden ötürü hayatını kaybeder. Resmigeçidin iptal edildiği St. Louis’de ise sadece 700 kişi hayatını kaybeder. Bu olay, bütün tıp fakültelerinin kamu sağlığı ile ilgili derslerinde ilk önce anlatılan bir olaymış, ben de yeni öğreniyorum. Aslında bu, Philadelphia şehrinin bir trajedisi. Bakıyoruz, 100 yıl sonra şema gene aynı. Bilim insanlarının uyarılarına gene itibar edilmiyor. Trump yönetimi, ilk başta ekonomiyi zor durumda bırakmamak için salgını azımsadı, önemli olmadığını söyledi. Fakat olaylar bu hale geldi. 

Bugün bakınca, kentin bu trajedisinden dolayı biraz daha mı duyarlı, daha mı çok önlem aldılar bilemiyorum; ama şimdilik biraz daha normal gidiyor. Bir de, çok sayıda hastanesi olan bir kent burası. Hatta Amerika’nın ilk hastanesinin kurulduğu kent. Ama tabii olaylar nasıl gelişecek bilmiyoruz; ama biz evde bekliyoruz.

Zeynep, senin birbirinden farklı gibi gözüken, iki ayrı araştırmandan bahsetmek istiyorum. Sen internet üzerinden gazeteciliğin çıkışını ilk görenlerdensin. Akademisyen Aslı Tunç ile ortak yaptığınız, haber blogları, demokrasi ve gazeteciliğin geleceği üzerine yazdığınız “Blogdan Al Haberi” çalışmanız var. Bir diğer konu, Batı’daki aşırı sağı çok yakından izledin. Bugün küresel anlamda ve yerel yönetimler bağlamında salgınla mücadele meselesi gündeme geldiği zaman, işin hem bir medya boyutu var –“Medya bu süreçten nasıl etkilenir, neler çıkar?” konusunu sona saklayalım–; en çok dile getirilen hususlardan bir tanesi de, otoriterlik ve sağ popülizmin çok güçlü bir şekilde gelmekte olduğu, var olanların daha güçlendiği ve ileride de daha güçlü gelebileceği, ulus-devlet anlayışının daha fazla öne çıkabileceği yorumları yapılıyor. Sen en son çalışmanı, Batı’daki ırkçılık, yeni sağ konuları üzerine yaptın. Bir de, ABD’deson dönemde yükselen aşırı sağ hareketi “Alternative Right” (“Alt-Right” kısaltmasıyla kullanılıyor) akımını da biliyorsun. Bunlar gerçekten böyle mi? Yoksa bir abartı payı var mı bu işte?

Birkaç boyutlu bir soru bu. Bu bağlamda aşırı sağın güçleneceğini sanıyorum, ama onu bir kenara bırakalım. Gördüğüm kadarıyla şöyle bir olay var: Çok revaçta olan “Bundan sonra ne olacak?” sorusu var, biliyorsun. İnsanlar evlerinde oturuyor, ama en çok da bu soruyu soruyorlar. Bence, bugün bu sorunun belirgin bir yanıtı var: Hayat daha da dijitalleşecek — ki dijitalleşti. Dijitalleşirken de eğitimde, sağlıkta, iş dünyasında evde kalanların bir ayrıcalığı var. Ben bunlara “Zoom elitleri” diyorum; Zoom programı ile bağlanıp, işlerini ve aile ilişkilerini sürdürüyorlar. Fakat bu herkes için aynı değil. Mesela bazı okullar, özellikle de özel okullar, eğitimlerini internete taşımış durumdalar. Fakat dün Michigan’dan bir arkadaşım bahsediyordu; öğrencilerin yüzde 40’ının internet erişimi olmadığı için, internetten yapılan eğitime erişemiyorlar. Amerika’dan bahsediyorum, dikkatiniz çekerim. Gördüğüm kadarıyla bu olay yeni bir sınıfsallık yaratmış durumda. Her şey bitip hayat normale döndüğünde, Korona döneminin elitleriyle, diğerleri arasında bir uçurum yaratacak ve bu, ciddi bir demokrasi sorunu olarak, demokrasilerde gündeme gelecek. Tabii Doğu Asya ülkelerinden bahsetmiyorum. Bu çok önemli bir nokta.

Bu bağlamda, medyadaki tartışmalarla evde oturan insanların önüne gelen, bence hatalı iki soru var. Bir tanesi: “Sağlık mı, özgürlük mü?” Yani, “Sağlık adına belli özgürlük ve haklarımızdan feragat edecek miyiz, etmeyecek miyiz?” sorusu. İkincisi de, “Otoriter rejimler salgınla mücadelede demokrasilere göre daha mı başarılı oldular? Demokrasi sınıfta mı kaldı?” sorusu. Bence bu sağlıksız ve hatalı iki soru üzerinden prim yapan, kendine pay çıkartan iki grup var. Bir tanesi “Otoriter rejimler” veya “Tek adam” rejimleri. Bir de, özel sektör kısmı var; gözetleme ve veri toplayan internet şirketleri. Bunlar da bu ruh halini, yani “Sağlığım özgürlüğümden daha önemlidir” diyen insanların ruh halini kapitalize edip, kâra çevirmeye çalışan şirketler.

Burada araya gireceğim. Bunları ayrı ayrı tartışalım. “Otoriter liderler, popülist liderler daha mı başarılı?” ya da “Daha başarılı olabiliyor” algısı çok da gerçekçi değil. Mesela en yeni, en taze popülist lider olarak İngiltere’de bir Boris Johnson olayı var; kendi hayatını bile ucu ucuna kurtarabilmiş durumda. En tipik örneklerden birisi Brezilya Devlet Başkanı Bolsonaro var. Kendi partisi içinde de, sivil toplumda da, onun olaya karşı lâkayt tavrından dolayı ciddi bir rahatsızlık duyulduğunu biliyoruz. Ama bir taraftan da, onunla aynı cümlede anılan Macaristan’da Orban, tam tersine, bu olaya aşırı anlam yükleyip, kemdi otoritesini çok daha güçlendirme yoluna gitti. Burada sanki şöyle bir şey var. Aynı kaba konan insanların da farklı farklı tercihler, politikalar uygulayabildiğini gördük. 

Tabii, her ülkenin kendi özellikleri var. Ama şöyle bir olay da çıktı: Doğu Asya ülkeleri daha atik davranarak ve bu yeni teknolojileri kullanarak işi götürdüler. Tamam, bunların da bir kısmı anti-demokratik ülkeler değil, ama çok da bizim bildiğimiz Batı tarzı demokrasiler değiller. Böyle bir algı ortaya çıktı. Ben bunun çok yanlış bir soru olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunlar tartışılırken, Almanya’dan, Merkel’den çok az bahsediliyor. Kafalar buna endekslenmiş durumda. Ve sonunda insanlar, “Acaba benim hayatım, sağlık verilerim denetlenirse, ben bu sağlık verilerimi paylaşırsam, komşumun sağlık verileri bana ulaşırsa, ben daha huzurlu ve rahat mı yaşarım?” noktasına geliyor. Ben bu tartışmalardan bunu hissediyorum. Tıpkı 11 Eylül sonrasında, “Güvenlik mi, özgürlük mü?” tartışmasını, özgürlüklerin ne kadar kısıtlandığı günleri biliyoruz. Bugüne kadar geldi. Burada söylemek istediğim; insanlar Doğu Asya ülkelerinde daha iyi denetlendikleri veya gözetlendikleri için bu işte belli bir başarı elde edilmedi. Amerikan halkının nereye gittiği ya da nerede dolaştığı tespit edilemediğinden başarısız olunmadı. Eğer ABD maske kullanımını ve yaygın testi yapsaydı, bugün bu halde olmayacaktı. Bu iş tamamen önce test ve maske kullanımı ile bağlantılı bir olay. 

Doğu Asya ülkelerine gelince: Unutmayalım ki Çin de müthiş bir gözetleme imkânına sahip. Fakat yerel yönetim, Pekin’e zamanında bilgi vermediği için ve onlar da harekete geçmediği için, virüs Kore’ye, Tayvan’a, Singapur’a ulaştı.

Medyascope’ta “Transatlantik” programında haftalardır bu konuyu konuşuyoruz. Demokrasi ve otoriterlik ikilemini tartışırken, Ömer Taşpınar, esas, rejimlerin türü değil de, “Good Governance” dedikleri “İyi Yönetişim” yani hazırlıklı olma meselesinin daha öne çıktığını söyledi. Mesela, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya arasında yönetim tarzı açısından çok büyük bir fark yok. Ama bu olay her birinde farklı farklı yaşandı. En başarılı durumda olan Almanya iken, İtalya ve İspanya’da çok kötü durumlar yaşanıyor. Fransa’da, başlı başına maske meselesi yüzünden, Macron çok zor durumda kaldı. Çünkü maske konusunda tedarikli olmadıkları için, bir müddet, maske kullanılmasının ne kadar gerekli olduğunu kamuoyuna aktarmamışlar; çünkü karşılayacak kadar maskeleri yokmuş. Dolayısıyla burada beceriklilik meselesi rejimlerin daha önüne çıkıyor gibi sanki. 

Aynen öyle. Tabii Almanya’nın bu konuda belli bir ciddiyeti var. Bir de orada çok önemsediğim bir nokta var: Merkel çıktı –ve sanıyorum bunu bu kadar açık söyleyen tek lider– ve dedi ki: “Biz aldığımız kararları belli bir şeffaflık içinde halkımıza ileteceğiz, bilgi paylaşımında bulunacağız. Bu, açık demokrasinin bir parçasıdır” diyerek demokrasinin altını çizdi. Çünkü sanıyorum o da, demokratik ilkelerden, prensiplerden ayrılma noktasında, insanlarda salgınla mücadele için belirli bir teamül olabileceğini sezdi. 

Doğu Asya ülkelerine gelirsek; bu ülkelerde, gözetleme ve takip mekanizmalarının bu kadar güçlü bir şekilde işlemesinin güvenlikle ilgili bir boyutu var. İnsanlar bunu pek tartışmıyor. Tayvan Çin’den rahatsız ve güvenlik konusunda çok ciddi duyarlılıkları var. Güney Kore Kuzey Kore’den rahatsız. Çin’in, kendi içinde rejimle ilgili problemleri var; muhalefeti bastırmak için bu yöntemleri kullanıyor. Singapur’un da bir polis devleti olduğunu biliyoruz. Aynı şey İsrail için de söylenebilir. Demek ki, güvenlikle ilgili bu kadar birebir endişeleri olan ülkeler, denetleme, gözetleme ve takip etme yöntemlerine çok yatırım yapmışlar ve çok mesafe almışlar. Bu olay çıkınca, o yöntemleri kısa sürede sağlık alanına kaydırabildiler.

Denetleme deyince şunu özellikle vurgulamak istiyorum, zaten senin de söylediğin o. George Orwell’in 1984 kitabı ilk çıktığında ve sonrasında, tüm dünya kitabı tartıştı. Hâlâ, yakın bir zamana kadar çok anlamı vardı. Ürperti ve rahatsızlık konusuydu. Oradaki detaylara henüz gelmemiş olabiliriz, ama temel birtakım detayları çoktan aşmış durumdayız. Burada gerçekten gönüllü bir katılım var; kimi zaman Kuzey Kore’den korktuğu için, kimi zaman Çin’den, kimi zaman teröristten ya da göçmenden korktuğu için…

11 Eylül sonrası burada da görüldü, değil mi? “Güvenlik mi, özgürlük mü?” diye konulduğunda, ibre güvenlikten yana döndü ve o değişmiyor. Avrupa’daki terörist eylemlerinden sonra aynı olay oldu. Dolayısıyla burada bir gönüllü katılım var ve insanlar buna “yeni normaller” diye bakıyorlar. Otoriter rejimler de bunları çok rahatlıkla kullanıyorlar. 

Ama bence asıl ilginç olan, bu yeni teknolojiler ve teknoloji şirketleriyle ilgili olan boyut da şu: Senin bu programına katılmadan önce, Silikon Vadisi’nde teknoloji işiyle uğraşan kişilerle ne olup bittiğine dair bir görüşme yaptım. Kısaca ondan bahsedeyim: Çünkü veri toplayan, gözetleme algoritmalarını geliştiren bu şirketler çok öne çıktılar. Silikon Vadisi’ndeki hava şöyle: Büyük şirketler çok daha güçlenmiş durumdalar. Hükümetle olan ilişkileri ve yakınlıkları artıyor. Nitekim Trump geçenlerde Facebook ve Google yöneticileriyle görüştü ve salgınla mücadele adı altında, bilgi alışverişinin nasıl bir temele oturtulması gerektiği üzerine tartıştılar. Start-up’lar daha zor durumdalar. Onların da parlak beyinleri artık büyük şirketlere doğru yöneliyor. Orada müthiş bir yarış var ve bu algoritmalar gelişiyor. “Özgürlük mü, güvenlik mi?” korkusunu kapitalize edecek, kâra çevirecek olanlar bunlar. O insanlarla konuştuğunuz zaman anlıyorsunuz ki benim özgürlüğüm, dijital güvenliğimin korunması, sivil haklarımın ihlâl edilmesi meseleleriyle tabii ki uğraşmıyorlar. 

Biliyorsundur, Türkiye’de koronavirüs salgını ile mücadele kapsamında bir torba yasa tasarısı yapılıyor. Paketin içinde 3 ay süreyle işten çıkartılmaların yasaklanması maddesi var. O paketin içerisinde, alt sıralamada olmasına rağmen çok önemli bir konu var: Yurtdışı kaynaklı büyük teknoloji şirketlerine, sosyal ağ sağlayıcılarına, Türkiye’de temsilci bulundurma yükümlülüğünü getiriyorlar. Biliyorsun, bu şirketler Türkiye’de temsil edilmiyor, gerektiğinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle bağlantılarını yurtdışından kuruyorlar. Çünkü Türkiye’de bir temsilcilikleri olursa, devlet onun üzerinde bir baskı oluşturarak istediğini alabiliyor. Ama uzakta olunca biraz daha zor oluyor. Şimdi hazırlanan bu torba yasada bu zorunluluğu getiriyorlar. Yurtdışı kaynaklı Twitter, Facebook, Instagram ve benzeri sosyal ağ sağlayıcıları bu yükümlüklerini yerine getirmedikleri takdirde birtakım kısıtlamalar getirilmesi düşünülüyor. Bu, sadece virüs salgını meselesi değil tabii. Virüs diye başlar, başka yerlere doğru gider. Teknoloji şirketlerinin elindeki bu geniş imkânlara, veri tabanlarına ulaşmak derdinde. Türkiye’de bu nasıl yapılır bilmiyorum, ama senin demin söylediğin gibi, ABD yönetimi bu şirketlerle böyle bir ilişkiyi geliştirmek istiyor olabilir. Rusya’da bu iş zaten başından itibaren devletin denetiminde. Burada şöyle bir tartışma çıkıyor olabilir: Bu teknoloji işinde, daha eleştirel bakan birtakım kişiler, beyinler, birtakım şirketler vardır. Onlar vatandaştan yana bir pozisyon alabilirler. Vatandaştan yana derken, şu seçenek de var tabii. Vatandaşın kendisi zaten buna razıysa, devlete karşı vatandaşın özel hayatını vs. koruma çabası da nafile oluyor. Bu çok kötü bir durum aslında.

Evet, orada müthiş bir ikilem var. Şimdi o dediğin birincisine gelirsek; evet, şimdiden başladı. İster Uluslararası Af Örgütü Olsun, bu dijital hayatı yurttaştan yana denetlemek üzerine kurulmuş bir sürü sivil toplum örgütü var. Ve bunlar hemen oturup, bu son gelişmeler üzerine yani “Sağlık mı, özgürlük mü?” tartışması gündeme gelince, bildiri yayınladılar. Hatta benim gördüğüm, bu bildiriye imza atan şirketlerin arasında bir tane de Türk Alternatif Bilişim Derneği var. Bunların amaçları, hükümetler hem kamu şirketleri hem özel sektör şirketleriyle bilgi alışverişinde bulunurken, bunun belli bir hukuk içerisinde, belli kurallar çerçevesinde yapılmasını öngörüyorlar. Bunu yaparken, elde edilen bilgilerin istihbarat amaçlı kullanılmaması konusunda duyarlılık gösterilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu konularda bireyin bilgilendirilmesini istiyorlar. Böyle bir dizi çok ciddi ve demokrasiler için önem taşıyan bir boyutu var işin. 

Belki Çin’de, hatta Doğu Asya ülkelerinde, bu denetleme-gözetleme işleri bu kadar kolaylıkla sürebilir. Ama burada her şeye rağmen, demokrasilerde, olayı anayasa mahkemelerine götürmek, insanların bireysel haklarını korumaktaki duyarlılıkların dikkate alınabileceği ve bu hakların savunulabileceği kurumlar var. Onun için “Demokrasiler bu mücadeleyi kaybetti, otoriter rejimler kazandı. Daha çok denetleneceğiz” gibi bir sonuç çıkarmayı, “hatalı soruya hatalı cevap’’ diye düşünüyorum. Böyle olmayacak. Evet, tabii ki bu işin böyle fantastik, bilimkurgu gibi bir boyutu var. Şöyle diyorlar mesela Silikon Vadisi’ndekiler: “Sen konsere gittiğin zaman, yanındaki adamın virüsü var mı, hasta mı, onu bilmek senin hakkın. Onun da senin öyle olup olmadığını bilmesi hakkı”. Şimdi bunlar, insana hoş gelen şeyler.

Şöyle bir şey de var: Onun virüslü olup olmadığını bilmek benim hakkım olabilir; benim olup olmadığımı bilmek de onun hakkı olabilir. Ama “Sana ne oluyor kardeşim? Sen niye bizim ne olup olmadığımızla bu kadar ilgilisin?” diyebilmek lâzım. 

İşte olay o. Oraya geleceğim ben de. Onu demokratik ülkelerde söyleyecektir, bu tartışmalar orada olacaktır. Ama orada da geçen gün Avrupa Birliği Komisyonu’ndaki bir üye, galiba Terry Burton, “Bu cep telefonundaki bilgileri kullanarak salgınla mücadele edelim ve bu yönde kararlar alalım” diye bir öneriyle geldi ve bu kabul gördü. Olacaktır. Çünkü bugün artık bu teknolojileri bu işin mücadelesinde kullanmamak, tamamen geri kalmak, çağın dışına çıkmak gibi bir olay. Ama o nasıl yapılacak? Nerede, hangi merkezde toplanacak, ne amaçla kullanılacak? O veriler, kullanıldıktan sonra imha edilecek mi, edilmeyecek mi, nasıl imha edilecek? Bütün bunlarla birlikte ele alınacak. 

O bakımdan, bugünden böyle kesin sonuçlar çıkarmak: “Otoriterleştik, bunu denetleyerek götüreceğiz” meselesi bu kadar kolay değil. Bu olayın ciddi sosyal boyutları da var: Hem insanlar işsiz kalacak, hem özgürlükleri elden gidecek. Öyle büyük bir işsizlik geliyor ki belki bir kuşak telef olacak. Bunlarla bu kadar oynamak ve“Ben tek adam rejimliğimi güçlendireceğim” demek, bana biraz çok kolay geliyor. 

Bu konuyu kapatmadan önce şunu sormak istiyorum: Sen takip ediyorsundur, Batı’daki, ABD’deki aşırı sağın, ırkçı hareketlerin bu süreçte –çok kaba bir tabir olacak ama– bitleri kanlanmış durumda mı? Yani bunun kendilerinin önünü açacağı duygusundalar mı, yoksa onlarda da bir tereddüt ve bir şok hali var mı? 

Ruşen, doğrusunu istersen, ben Amerika’daki bu salgınla ilgili gelişmeleri aşırı sağ bloklardan izliyorum. Yani New York Times’ı, Washington Post’uokuyarak çok fazla bilgi edinilmez. Edinilir, ama sen de biliyorsun, genel anaakım medyanın bir üslûbu, dili vardır, o çerçevede gidiyor olaylar. Zaten bu “Sağlık mı, özgürlük mü?” tartışmasında, sağlıktan yana bir tavır sergilenmesi yolunda mesajların orada olduğunu görüyorum. 

Fakat gelişmeleri aşırı sağ bloklardan izlemek çok ilginç. Şöyle: Bir kere, Trump’ın çıkıp ”Çin virüsü” demesi muazzam bir kabul gördü bu kesimde. Trump’a yakın birtakım radyolar –ki aslında Cumhuriyetçilere oy veren insanların üzerinde çok etkililer bu yerel radyolar– bunun üzerinden müthiş bir Çin düşmanlığını ve dolayısıyla yabancı düşmanlığını pompalıyorlar. Ufak tefek haberler duyuyoruz: Gerçi şimdi üniversiteler kapalı; ama kapanmadan önce, Çinli öğrencilere saldırılar başladı. Şimdi “Kim Çinli, kim Vietnamlı, kim Koreli?” onu da tespit etmek mümkün değil. Asyalılara karşı olumsuz bir tavır söz konusu. Ama bir başkan kalkıp “Çin virüsü” derse, tabii ki bunu beklemek doğal. Bizde de “Amerika’dan ve Avrupa’dan gelenlerden virüs geldi” dendi, biliyorsun. 

Bu tür sorumsuz demeçler, aslında aşırı sağ, radikal tavırları olan, hatta biraz psikopat diyebileceğim gruplar üzerinde çok etkili oluyor. Onlar da Trump gibi, önce bunun Demokratların yalanı olduğunu savunuyorlardı. Ama şimdi iş büyüyünce, yabancılara sınırların daha çok kapanmasını istiyorlar. Bu açıkça söyleniyor. 

En son bir şey okudum, herhalde sen de biliyorsundur: Virüs ABD’ye Asya’dan ziyade Avrupa’dan gelmiş. 

Evet,tabii. Ama “Çin virüsü” dediği zaman… Biliyorsun “İspanyol virüsü” dediği de, burada Kansas şehrinden başlamıştı, ama adı ‘’İspanyol virüsü’’ oldu. Dolayısıyla gerçekler değil, onlara ne ad veriyorsan o kalıcı oluyor. Zihinlerde o yer ediyor. O bakımdan, sınırların daha çok denetleneceğini, yabancıların işinin çok daha zor olacağını düşünüyorum. Ayrıca denetleme-gözetleme perspektifinde, artık pasaport polisine, insanların sağlığıyla ilgili belgelerin de bir noktada verilmesi konuşuluyor. “Biyolojik pasaport” denilen birtakım öneriler geliyor, bunların girmesi söz konusu. Mesela Silikon Vadisi, “Sınırlarda insanların sağlığı nasıl denetlenecek?” gibi algoritmaları da geliştiriyor. Önemle üzerinde durulan unsurlardan bir tanesi de o şu anda. 

Zeynep, son olarak biraz medyayı konuşalım. Bu olay, birçok sektörü değiştirdiği gibi, zaten acayip bir durumda olan mesleğimizi de ciddi bir şekilde değiştiriyor. Mesela bizim Medyascope olarak yaşadığımız son üç haftadaki deneyim, gerçekten hiç hayal bile edemeyeceğim derecede olağanüstü ve sıradışı. Bu meslekte aklıma hiç gelmeyecek bir şekilde gazetecilik yapıyorum. Çünkü gazetecilik, önce “saha”dır, haber kaynağın ile “temas”tır, yakın olmaktır –telefon da olur belki, ama– olay yerine gitmektir. Şimdi gidemiyoruz. Zaten hastaneleri saymazsan, “olay yeri” diye bir şey de kalmadı. Onun dışında sokaklar büyük ölçüde boş. Ama bu arada, çok ciddi bir şekilde “gazetecilik yapma” imkânı da var. Daha çok haber vermenin dışında, bir de “özgün yorum”, “kaliteli yorum”, hatta bu süreçte vatandaşa, bireye yardımı olacak bilgi aktarma yolunda bir gazeteciliğin kamu mesleği olduğunun çok daha berraklaştığı bir dönemdeyiz. Senin gözlemin nasıl bu anlamda? Bu süreçte, özellikle Batı’da, ABD’de, genel olarak dünyada ve Türkiye’de senin gözlemlerin nedir? Bu yeni duruma adapte olabiliyor mu medya? 

Anaakım medyanın sorunlarını biliyorsun, yapısı hantal. Dolayısıyla epey bir zamandır seninle o konuda aynı görüşteyiz. Anaakım medya misyonunu büyük oranda tamamladı aslında. Fakat aralarında bazıları, mesela İngiltere’de The Guardian, Financial Times… Bunlar biraz daha halka, değişik seslere sayfalarını açarak, onlara büyük ihtimalle telefonla ulaşarak veya Facetime’dan ulaşarak, senin bahsettiğin anlamda gazetecilik yapıyorlar. Ama benim gördüğüm, daha bağımsız, daha küçük üniteler burada daha başarılı olacaklar. 

11 Eylül olduğu zaman, Blogdan Al Haberi kitabını onun üzerine yazmaya karar verdim. Anaakım medya tamamenhükümetin sözcüsü durumuna gelmişti. Hiçbir muhalif görüş çıkmıyordu. Fakat o arada, “blog”lar çıktı. Ve bloglarda o hareketliliği, o dinamizmi yakalamıştım ve “Burada bir şey oluyor” deyip o kitabı yazmıştım. Bugün de öyle. Artık oraya kaydı. Yeni platformlara, daha küçük platformlara kaydı. Ve dikkat ediyorum: İnsanlar bu platformlara çok güveniyorlar. Yani mutlaka anaakım ve o televizyonlardan haber almak noktasında değiller, bunu çok net gözlüyoruz. Çünkü özellikle ABD, Trump döneminde o kadar kutuplaştı ki. Zaten herkes biliyor, ona yakın gazeteler veya yayın organları onun doğrultusunda yayın yapıyorlar. Demokratlar ise Bernie Sanders’ı seçimin dışına atıp, devre dışı bıraktılar. Halbuki sağlıkta olsun, eğitimde olsun, adamın söylediklerinin hepsi de ortaya çıktı. Dolayısıyla, Demokratlara yakın medya gruplarının da harika bir gazetecilik yaptıklarını düşünmüyorum doğrusu. Onun için bu platformların, daha küçük platformların, Medyascope gibi yapıların, bu dönemde çok büyük bir işlevi var. Ve onu çok da iyi bir şekilde yerine getiriyorlar. 

Son olarak şunu sorayım: Meslekten gazeteci olmayan, ama gazeteciliğin araçlarını, yöntemlerini kullanan çok sayıda insan var. Hele böyle dönemlerde daha çok çıkıyor. Genellikle bunu YouTube’dan ya da Podcast’ler üzerinden video ya da ses kayıtlarıyla yapan çok sayıda insan var. Bunların kimileri, bunu popülarize ederek yapıyor, kimileri gayet düzgün. Şöyle söyleyeyim: Mesela bir üniversite hocası, pekâlâ üniversitede ders verirken, biraz daha basitleştirerek, kendi “YouTube” sayfasını açıp, diyelim ki koronavirüs hakkında düzenli bilgi verebiliyor. Hatta çok ilginç, bazıları üniversite hocaları. Mesela Türkiye’de iki ekonomist gördüm: Bir tanesi, Amerika’daki bir meslektaşıyla canlı yayın yapıyor, ya da yayın yapıyor. Ama kullandıkları teknikler, aslında bizim tekniklerimiz. Yani gazeteci teknikleri. Tam olarak nasıl tarif edeceğimi bilemiyorum; ama sanki gazetecilik bir gruba mahsus olmaktan çıkıyor gibi bir hal var. Biraz zor oldu, ama ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum? 

Anlıyorum tabii. Ama zaten çok kişi gazeteci olmak istiyormuş, insanlarla konuştukça bunu anlıyorum. Çok cazipmiş. Halbuki bizim geçtiğimiz yerlerden geçmedikleri için, onun meşakkatini de bilmiyorlar. Oturup videoda görüş belirtmek –çok sağlıklı, düzgün veriler de olabilir–, ama gazeteciliğin meşakkatinden geçmeden bunu yapmak, tamam, faydalı, ama ben ona tam gazetecilik demiyorum Ruşen. Çünkü biz çekirdekten gelen gazetecilerin, meslekle ilgili başka alışkanlıkları, başka tecrübeleri var. Onların önemli olduğunu düşünüyorum. O tür kişiler, bir gazetecinin soracağı soruyu her zaman soramayabilirler. Çok önemli bilgiler veriyorlardır, ona saygım çok büyük. Ama gazeteci, gazetecidir. 

Ben her zaman şunu savunurum: Medyada, bu profesörler veya bazı bürokratlar yazmaya başladıkları zaman, onlara, mesela “Eski Merkez Bankası Başkanı”, “Eski Hazine Müsteşarı” gibi sıfatlarının konulması gerektiğini söylerim. Çünkü o, gazeteci değil bir noktada; geliri boyutuyla da değil. Değil yani. O bambaşka bir şey, okurun onu bilmesi lâzım. Şimdi bu başka bir tartışma konusu. Ama bu insanların bazılarının görüşleri çok değerli, bilgi veriyorlar, doğru. 

Ama biliyorsun, koca Hürriyet’in başyazarı Osman Müftüoğlu oldu. 

Öyle evet. Benim gazeteciliğe çok büyük saygım var. Çekirdekten gelen, muhabirlikten gelen bir gazeteci olduğum için daha da çok saygım var. Onun için, bu bilgiler olsun, bilgiden kimseye zarar yok. Ama gazeteci, gazetecidir. O kişilerin, her zaman doğru soruyu sorabileceğini zannetmiyorum. 

Zeynep çok teşekkürler, güzel bir yayın oldu. Çok teşekkür ediyorum. Artık evlerdeyiz bir müddet, bunun devamını da yaparız önümüzdeki günlerde diyorum. Çok sağol. Philadelphia’ya selamlar. Kendinize dikkat edin. 

Tamam, çok teşekkürler, iyi günler

Gazeteci Zeynep Atikkan’la, özellikle demokrasi ve özgürlükler bağlamında koronavirüsle küresel mücadelenin ne anlam ifade ettiğini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus