20 yıl hapis yatmış bir mahkumdan, salgın nedeniyle evlerine hapsolanlara tavsiyeler: “Perspektifimizi değiştirebilirsek, evlerimiz cezaevlerine değil, bir koruma alanına dönüşür”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
20 yıl hapis yattıktan sonra ev hapsi şartıyla tahliye olmuş bir mahkum, tam bu yasağının bitmesine sevinirken, salgın sebebiyle tekrar evine kapanmak zorunda kalıyor. The Guardian’da yayımlanan yazıda, "Bu sefer hazırlıklıyım" diyen cezasını tamamlamış mahkumun hapishane tecrübelerini ve izolasyon önerilerini anlatan yazıyı Türkçe çevirisiyle sunuyoruz.

Sürekli, yavaşça gömülüp “Dünyadan koparılacağım” diye kafayı yiyeceğimi düşünüyordum. Ama sonra bir şey oldu

Birkaç saattir yatak odamın penceresinden dışarıdaki yağmuru izliyorum. Duvarların arkasından dışarıdaki dünyayı gözlemlerken ürkütücü, tanıdık bir his beni rahatsız ediyor. Bildiğim tek şey bu oda gibi hissetmeye başladım. Kafa karışıklığı yaşıyorum, sanki hâlâ hapisteymişim gibi… Kahvemi yudumlarken düşüncelere dalıyorum.

41 yıllık hayatının neredeyse yarısını hapiste geçirmiş bir kadınım. Bazen, topluma katkıda bulunabileceğim anlamlı bir şey bulamadığımdan korkuyordum. Ancak neredeyse tüm dünyayı karantinaya zorlayan küresel bir salgın hastalık, bana beklenmedik bir fırsat sundu: İnsanların bu karantinaya uyum sağlamasına yardımcı olabilecek hapishane deneyimlerimdeki dersleri paylaşmak.

Serbest bırakıldığımda, başka bir hapishaneye doğru yürüdüğümden habersizdim. Salındığım şartlı tahliyede, sözde özgürlüğümün ilk yılında ayak bileğime bir GPS ekranı takmama karar verilmişti. Haftalık programlara uymak zorunda kalacak ve sadece izin verilen yerlere gidebilecektim. Bu yerler, iş, kilise, tıbbi randevular, bakkal, banka, postane ve benzin istasyonunu kapsıyordu. Yani sadece temel günlük yaşam ihtiyaçları… En azından, ev hapsi ve cezaevinde geçirdiğim yirmi yıl, beni bilmeden dünya çapındaki bu karantinaya hazırlamış oldu.

Devletlerin aldığı önlemler değişiklik gösterebiliyor, ancak insan nüfusunun üçte birinden fazlası bir tür karantina veya kısıtlama altında. Bazıları, benim, insanların söz konusu durumu “ev hapsi”ne benzetmelerini rahatsız edici bulup bulmadığımı merak edebilir. Hayır, öyle bulmuyorum. Buna ne dediğinizin ya da buraya nasıl geldiğimizin önemi yok, her koşulda acı veren bir zorluğun içindeyiz.

Hapishanedeyken, kendimi duvarların var olduğuna inanırken buldum. Her geçen gün, acımaları karşı biraz daha acımasızlaşıyorlardı. Onlarla anlaşmayı hiç düşünmeden reddettim. Direndim, onları yumrukladım. Anlamsız, soğuk ve betondan yüzlerine karşı çığlık attım. Sürekli, yavaşça gömülüp dünyadan koparılacağım diye kafayı yiyeceğimi düşünüyordum. Ama sonra bir şey oldu.

Dışarıdaki dünya ortadan kaybolduğunda, yeni bir başkası belirdi. İçimdeki dünya gün yüzüne çıktı, sanki hep bu anı beklermiş gibiydi. Bu süre zarfında öğrendiğim en önemli ders, durumu olduğu gibi kabul etmek ve sonra o durum hakkındaki bakış açımı değiştirmek oldu. Böylece beni şaşırtan bir şey oldu: Daha önce beni korkutan duvarlar, müstehcen grafiti ve yontma resimlerle süslenmişti. Artık beni rehin tutmuyorlardı, hatta onlara sığınıyordum.

Evet, kısıtlamalar ve sokağa çıkma yasağı birer gerçekliktir. Ancak perspektifimizi değiştirebilirsek, evlerimiz cezaevlerine değil, bir koruma alanına dönüşür. Kapıyı kendimizi değil, daha ziyade, salgın tehdidi ve zararlı yüzlerce diğer şeye kapattık, bizi oyalayan şeyler ve yanlış sıradaki öncelikler de bunlara dahil.

Yalnızlık, sizi olaylara daha farklı bakmaya zorluyor. Tutsak olmadan önceki bakış açım oldukça dar ve bencilceydi. Gerçeği, olmasını istediğim gibi görmeye çalışırken korkunç öfke nöbetleri geçirdiğimi biliyorum. Ancak, huzur bu gerçeği kabul etmekte yatıyormuş. Hayat sadece benden ibaret değildi, nelerin kontrolüm dahilinde olup nelerin olmadığını öğrenmem gerekliydi. Aynı şekilde, “zaman”ın da bir duygu veya tecrübe ile bağlantılı olarak var olduğunu ve “şimdi”de olabilmeme göre yavaşladığını ya da hızlandığını keşfettim. Dolayısıyla, ne acele ederek ne de erteleyerek, ancak önümde ne varsa tamamen onunla meşgul olarak zamanın akışına uymayı öğrendim.

Peki, bu nasıl oldu? Sadece daha dikkatli olarak. Kitapları dikkatle okudum. Başkalarını derinden dinledim. Zihnimde dönenlerden kaçmayı bıraktım. En önemsiz durumlarda bile, yaptığım her  şeye tüm dikkatimi verdim. Bu kararlılık minnetimi yükseltti ve böylece iradem de kuvvetlendi. 

Duvarların etrafımı tekrar sarması tehlikesinde, özgürlük nihayet elimdeydi

Sadece birkaç hafta önce, şartlı tahliye olduğumda takip edilmem için ayak bileğime takılan GPS ekranının çıkarılacağını öğrenmiştim. Bu haberi, Dallas ve Austin’deki arkadaşlarımı ziyaret etmeyi planlayarak kutladım. Kendime, daha iyi işler yapmak, yaşamak için daha iyi yerler bulmak ve refah bir hayat hakkında hayal kurmak için izin verdim. Duvarların etrafımı tekrar sarması tehlikesinde, özgürlük nihayet elimdeydi.

Şimdi, oturmuş pencereden dışarı bakıyor ve başka bir hapisten endişe ediyorum. Geçtiğimiz günlerde, kardeşimle tüm bu olanların adaletsizliği hakkında konuştuk. “Bu neden şimdi oluyor?! Tam GPS’ten kurtuldum, hayatımı yeniden kuruyorum derken tüm dünya bir anda hapsoldu’’ Güldü: “Bebeğim, tüm dünya sana karşı komplo kurmuyor. Olan bu salgın sadece senin planlarını alt üst etmek değil’’ Ben de gülümsedim: “Haklısın, hayat benden ibaret değil.” 

Telefonu kapattıktan sonra, hücremde sık sık yaptığım gibi evde volta attım. Ellerimi küçük dairemin duvarlarının üzerinde koştum ve bunların bir hapishane hücresine ya da sığınağa dönüşeceklerini idrak ettim. Bir sığınağa dönüşmesi kulağa daha hoş geliyor, artık biliyorum. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus