Soylu olayı: Kim ne kazandı, kim ne kaybetti?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Edanur Tanış 

Merhaba, iyi günler. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifa macerasını değerlendirmek istiyorum. Ve sorumuz çok basit: Kim kazandı, kim kaybetti, kim ne kazandı, kim ne kaybetti? Öncelikle kişisel bir muhasebeyle başlayalım. Ben dün gece bu haber geldikten sonra hızlı bir şekilde bir yayın yaptım ve burada birtakım değerlendirmelerde bulundum ve bunun danışıklı bir dövüş olduğunu düşünmediğimi, istifanın geri dönmesine pek ihtimal vermediğimi, böyle bir ihtimalin olduğunu, ama buna çok ihtimal vermediğimi söyledim. Ben yayını yaptıktan belli bir süre sonra, yanılmıyorsan bir saat sonra, Cumhurbaşkanlığı’ndan istifanın kabul edilmediği haberi geldi. Tabii ondan sonra da çok kişiden benim nasıl açığa düştüğüme dair yorumlar geldi. Haksız sayılmazlar, ama birtakım notları düşmeme izin verin: Biz gazetecilerin özellikle bu tür olaylarda önümüzde bir risk vardır: Hızlı bir şekilde yorum yapma. Ben bunu CNNTürk’te ve NTV’de çalışırken çok yaptım. Hızlı gelişen olaylarda, daha detayları bile çok bilinmeyen olaylarda, bazen sizin çıkıp yorum yapmanız istenebiliyor. Orada sizin birikiminiz, olayla ilgili, geçmiş hakkındaki bilginiz, o an gelen bilgilerden hareketle birtakım değerlendirmeler yaparsınız. Bunlar isabetli olur, olmaz, o ayrı bir şey; ama bundan kaçınmak, sağlamcılık, bazı meslektaşların tercih etmediği bir risk olabilir, ben bu risklere tâlibim. Dün gece yaptığım değerlendirmede de aslında, normal şartlarda, hâlâ rasyonel düşünmeye çalışıyordum — belki de en büyük handikapım bu: Türkiye’de; hiçbir şeyin rasyonel, akılcı bir şekilde gitmediği bir ülkede; hele siyasetin, hele son yıllarda, hele başkanlık sistemine geçtikten sonra, ben hâlâ birtakım şeyleri birtakım geçmiş referanslarla, birtakım akılcı yöntemlerle analiz etmeye çalışıyorum. Bu noktada yaşanan birçok şey bana göre irrasyonel gelişiyor, mâkul olmayan bir şekilde gelişiyor ve bunların böyle olduğunu da kısa bir süre sonra anlıyoruz; çünkü bakıyoruz, o anda atılan adımlar, özellikle söz konusu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’sa ve Erdoğan’ın son yıllarıysa, attığı adımların bir süre sonra faturasının onun önüne çok daha ağır bir şekilde çıktığını görüyoruz. İstanbul seçimlerini yeniletme meselesi böyle olmuştu. Çok büyük bir yenilgiyi daha sonra yaşamıştı. Çok daha ezici bir hezimetti, ama yapmıştı. Yapmaması gereken bir şeyi yapmıştı. Burada bir kere bu istifanın Erdoğan’dan habersiz olmadığı anlaşıldı. Yani Süleyman Soylu, Erdoğan’a rağmen, ona haber vermeden sosyal medya üzerinden istifa duyurmadı. Belli ki kendisine söylemiş, Erdoğan buna gerek olmadığını söylemiş. Abdülkadir Selvi’nin yazısından da bunu okuyoruz, büyük ihtimalle doğru olabilir diye düşünüyorum; ama Soylu ısrar etmiş ve kendisi istifasını ilan edip alıp başını gitmiş, telefonlarını kapatmış vs..

Daha sonra Cumhurbaşkanlığı’nda açıklama geldi ve Süleyman Soylu’nun o açıklaması, o açıklamayı bir görelim, Soylu’nun istifa açıklaması… dün bunu uzun uzun konuşmuştuk. Ne diyordu? “Cumhurbaşkanım beni bağışlasın. Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum” demişti Soylu. Çok net bir şekilde ayrıldığını söyledi ve uzun bir süre bu kaldı. Ben, yaptığım ikinci bir hata, rasyonalitenin dışında, çok ilginç –sık sık, izleyenler bilir– rakiplerinin Erdoğan’ın gücünü çok abarttıklarını, giderek güçsüzleştiğini söylerim. Ama rakipleri, onun geçmişteki gücünün hâlâ sürdüğü kanısında hareket ederler ve ürkek hareket ederler. Dün gece ben hâlâ Erdoğan’ın belli bir gücü olduğunu varsayarak böyle bir şey söyledim; çünkü çok eski bir zamandan beri takip ettiğim bir siyasetçi olan Erdoğan’ın böyle bir olayda kendisine rağmen yapılmış bir istifayı kabul etmeme gibi bir noktaya gidebileceği bana çok gerçekçi gelmiyordu. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklama, bana göre Erdoğan’ın çok büyük bir kaybıdır. Daha doğrusu kaybettiğinin yeni bir tescilidir. Normal şartlarda Erdoğan böyle bir şey yapmazdı. Şu âna kadar pek yapmadı bunu. Böyle aleni bir şekilde yapmadı özellikle. Kapalı kapılar ardından birtakım tavizler vermiş olabilir; ama bu kadar aleni bir meydan okuyuşa karşı böyle bir geri adım atmamıştı. Bu sefer attı. Bu bize ne kadar gücünden kaybettiğini gösteriyor; ama onun kaybı Soylu’nun kazancı mı? Buna çok emin değilim. İstifasından sonra geceleyin sosyal medyada Soylu’ya yönelik çok büyük bir destek görüldü. Bu destekten bayağı bir ürkmüş iktidar belli ki, Erdoğan’ın yakın çevresi bu kadarını beklemiyormuş, bunu anlıyoruz. Bu nasıl örgütlendi? Çok emin değilim. Kendiliğinden gelişmiş olduğunu sanmıyorum. Süleyman Soylu’nun öteden beri birtakım kendi çalışmaları olduğu söylenirdi zaten; sosyal medya üzerinde birtakım ağları örgütlemiş olduğu… ama bir diğer taraftan da şu nokta karşına çıkıyor: Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) belli bir tarihten itibaren İslâmî hareketten iyice uzaklaşıp daha milliyetçi bir yörüngeye girdi. Burada Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), iktidarın küçük bir ortağı ve iktidardan açıkça pay almıyormuş gibi görünen MHP’nin çizgisi aslında iktidarın ideolojisini şekillendirdi. Süleyman Soylu ise, kendisi MHP’li olmasa da, merkez sağdan geliyor olsa da, bu çevrenin bir nevi iktidardaki temsilcisi gibi oldu. O harekette, Soylu’ya gösterilen o teveccühte, AKP tabanında da var olan o teveccühte çok ciddi bir şekilde AKP’nin bu dönüşümünün etkili olduğu kanısındayım. Bu herhalde Milli Görüş hareketinden itibaren gelen, İslamcılık’tan gelen AKP’lileri, başta Erdoğan olmak üzere bayağı tedirgin etmiştir. Süleyman Soylu’ya gösterilen bu teveccühe karşı Erdoğan kanadından da bir şeyler yapılmak istendi. Mesela bir örnek var. Çarpıcıdır bence bu örnek, gerektiği kadar ilgi görmedi bence; ama benim çok önemsediğim bir örnek oldu bu. O da Fahettin Altun’un attığı bu tweet: “Allah ömrünüze bereket, gücünüze güç katsın sayın Cumhurbaşkanım…”

Gecenin bir vakti böyle bir şey, Erdoğan tehdit altındayken, Erdoğan çok ciddi bir sınavdayken atılabilecek bir şey. En yakınlarındaki isimlerden birisi tarafından atılmış bir şey. Normalde baktığımız zaman, Süleyman Soylu istifasında Erdoğan’a saygısını asla ihmal etmiyor, hatta öne çıkarıyor. Kendini iyice aşağıya çekip Erdoğan’ı iyice yukarıya çıkartıyor. Dolayısıyla Süleyman Soylu’nun istifası Erdoğan’a bir tehdit değilmiş gibi gözüküyor. Hatta Erdoğan’a, bir anlamda Erdoğan adına ona kalkan olmak, cuma gecesi yaşanan olaylarda sorumluluğu üzerine alıp Erdoğan’ı kurtarmak gibi algılandı, öyle gözüktü. Ama bu gösteriyor ki bu çıkış aslında Erdoğan’a karşı dolaylı da olsa bir meydan okuyuş, doğrudan değil. Bu anlamda bir sahiplenme var.

Yine sosyal medyada bir başka Erdoğan kurmayının açıklamasına bakalım: İbrahim Kalın. İbrahim Kalın’ın açıklaması çok ilginç. Ayrıca çok çarpıcı. O da ne diyor? “Cumhurbaşkanımız İçişleri Bakanımızın istifasını kabul etmemiştir, kendisi göreve devam edecektir. Birlik ve beraberliğimize kimse balta vuramayacaktır.” Bu da aynı şekilde olayın sadece Süleyman Soylu’nun bir rahatsızlığı, bir sorumluluğu üstüne alıp çekilmesi olayı olmadığını gösteriyor. Bir baltadan bahsediyor İbrahim Kalın. Demek ki burada başka bir şey var. Bunun üzerine çok spekülasyon yapıldı. Bir iktidar savaşı olduğu mâlum. Daha önce Süleyman Soylu’nun –dünkü yayında da bahsetmiştim– Berat Albayrak’la bir mücadele içerisinde olduğu biliniyordu. Bunun hakkında değişik spekülasyonlar oldu. İşin içerisine bir şekilde Pelikancıların da dahil olduğu söylendi vs.. Bu olayın onun bir uzantısı olup olmadığı ciddi bir şekilde konuşuluyor. Bugün Burak Bilgehan Özpek bizde yaptığı yayında güzel bir söz söyledi, bayağı da ilgi uyandırdı: “Artık Albayrak-Soylu çatışması değil, Erdoğan-Soylu çatışmasına tanık olacağız.” Bu ilginç bir perspektif. Üzerinde düşünülmesi gereken bir perspektif; çünkü olay artık iktidarın içerisinde, çökmekte olan, kaybetmekte olan iktidarın içerisinde çok ciddi köşe kapmacaların yaşandığını bize gösteriyor. Burada önemli olan olay şu: Süleyman Soylu burada bir aktör olarak bütün bir olayı tek başına taşıyan kişi midir? Yoksa Süleyman Soylu bir şeyin sembolü, temsilcisi midir? Bunu ayırt etmek lâzım. Şu an için söylenebilecek çok şey var; ama Süleyman Soylu’nun geri dönmesi, yani Cumhurbaşkanı’nın istifayı kabul etmemesi üzerine önce Devlet Bahçeli’nin, ardından Doğu Perinçek’in sevinç açıklamaları, bundan memnun olduklarını dile getirmiş olmaları bayağı öğretici. Yani burada aslında iktidar yapısı içerisinde varolan bir koalisyon söz konusu. Bu koalisyonda farklı farklı unsurlar var. Süleyman Soylu burada tabii ki kişisel olarak kendisi de bir şey, ama daha farklı bir kesimin oradaki önde gelen ismi olarak kendini gösteriyor. Şimdi, iki tane olay var önümüzde: birisi Erdoğan sonrası AKP ve iktidar –tabii ki bunun için bir iktidar kavgası yaşanıyor–, bir diğer husus da bu arada gündeme geldi: Devlet Bahçeli sonrası MHP ve Devlet Bahçeli sonrası MHP’de de Süleyman Soylu’nun adı hemen bu istifanın ardından ciddi bir şekilde dile getirilir oldu — bu da çok ilginç. Fakat burada çok ilginç bir durum var. AKP ve MHP’nin arasında bir ittifak var, koalisyon var, çok güzel; ama tek bir parti söz konusu değil. AKP ve MHP birleşir mi? AKP ve MHP tek bir partiye dönüşür mü? Dönüşürse kim baskın çıkar, kim bu işi götürür? Zaten adım adım MHP’lileşen bir AKP söz konusu ve böyle bir AKP’de, giderek milliyetçileşen, MHP’lileşen bir AKP’de tabii ki Süleyman Soylu Erdoğan sonrası için cazip bir lider adayı olabilir. Şu anda istifa etmiş ve ayrılmış olsaydı MHP’ye geçmesi de çok şaşırtıcı olmazdı. Fakat şunu özellikle vurgulamak istiyorum. AKP’nin MHP’yle kurmuş olduğu bu ilişki AKP’nin gücünü giderek azaltıyor. İki türlü azaltıyor: İlkin, bu ittifaktan memnun olmayan bazı kişiler kopuyor, Deva Partisi ya da Gelecek Partisi bunların bir örneği, şu aşamada çok güçlü gibi gözükmüyorlar. Ama bir diğer husus da bu seçimlerde gördüğümüz gibi, AKP seçmeninden MHP seçmenine doğru böyle bir kayış oluyor. Yani AKP MHP ilişkisi, koalisyonu en çok MHP’ye yarıyor. Tabii ki Erdoğan’ın iktidarını uzatmasına yarıyor, o muhakkak. MHP’ye çok ihtiyacı var, Devlet Bahçeli’ye çok ihtiyacı var. Devlet Bahçeli sonrası MHP’de de Bahçeli’nin yerini alacak olan kişi her kimse ona da çok ihtiyacı olacak; çünkü artık AKP ve Erdoğan tek başına ülkeyi yönetme, bunu aritmetiğine ulaşma gücüne sahip değil. Dolayısıyla burada Süleyman Soylu’nun bu anlamda kendini güçlü hissettiğini varsayabiliriz. Ama bana göre AKP’nin bu hali, giderek MHP’yle benzeşmesi, sorunları çözememe hali, krizleri çözememe hali, bütün bunlar ve MHP’nin duruşu –MHP’nin duruşunu zaten öteden beri biliyoruz– ya da Süleyman Soylu’nun son dönemde dikkat çeken çıkışları, bu perspektif, bunların hiçbirisi Türkiye’nin yakın geleceğine damga vurabilecek şeyler değil. Türkiye’nin ihtiyacı olan husus güvenlikçi dilin, otoriter dilin alabildiğine artırılması, daha mutlaklaştırılması değil. Yani otoriterlikten daha fazlaya, yani totaliterliğe giderek Türkiye’nin sorunlarını çözme iddiası tamamen açığa düşecek bir iddiadır. Tam tersine, Türkiye’nin, AKP iktidarının da bu sorunları, kendi sorunlarını ve Türkiye’nin sorunlarını çözme noktasında gidebileceği tek yer daha fazla demokrasi ve daha fazla özgürlük. Bundan çok uzaktalar ve bu nedenle de kaybetmeye mahkûmlar. Dolayısıyla da şu haliyle Süleyman Soylu belki bir mevzi kazanmış olabilir. Ona da çok emin değilim. Şu aşamada böyle görünüyor olabilir. Kendini güçlendirmiş olabilir; ama yaptığı iki açıklama da… mesela geri dönüş açıklamasına da bakalım, Süleyman Soylu’nun geri dönüş aşamasında da çok ciddi bir şekilde kendini aşağıya çekmece var, çok ciddi bir şekilde, kendine ne diyor:

“Allah mahcup etmesin, devletin ve milletin emanetinde atılan adımlarda eksikliğimiz” yani “bir milletimiz bir de sayın Cumhurbaşkanımızın tutumu beni mahcup etmiştir” diyor. “Sorumluluğumuzun gereği aldığım karar üzerine…” Yani ben bir yanlış yaptım, ama hem milletim hem de Cumhurbaşkanım beni affetti diyor Süleyman Soylu, yanlışını söylüyor. Yani şöyle bir Süleyman Soylu çıkışı görmedik — ne ilk ne sonraki gün: “Ben doğru yaptım, ama birileri bunun yanlış olduğunu söylüyor; onlar öyle düşünüyor ben böyle düşünüyorum; ben haklı olduğumu görüyorum, ama yine de istifa ediyorum” demedi. Tam tersine “Ben bir yanlış yaptım, belli ki öyle görünüyor, dolayısıyla sorumluluğu alıyorum” deyip istifa etti. Dönerken de aynı şekilde, “Yanlış yaptım ayrıldım, ama bana teveccüh gösterdiler, beni affettiler, geri geliyorum” diyerek yine altta bir yerde kendini konumladı. Yani sorumluluk sahibi, bir anlamıyla kabahat yapmış, yanlış yapmış bir kişi olduğunu kabul etti. Bu pozisyonun Türkiye’de siyasette çok iyi bir pozisyon olduğu kanısında değilim; ama tabii ki Süleyman Soylu’nun fanatikleri, destekçileri var ve onlar bunu bir zafer olarak sunuyor olabilir. Ama ben bunun hani o çok kullanılan Pyrrhus zaferi gibi olduğu kanısındayım. Cumhurbaşkanı Erdoğan gücünden ne kadar kaybederse kaybetsin, bu olayda er ya da geç bu meseleyi kendi istediği şekilde halletmek isteyecektir. Daha önceki örneklerde bunu çok gördük. Çok kişiyi tasfiye etti Erdoğan; beraber başladıkları, sonradan gelen, önemli yerlere gelen çok kişiyi tasfiye etti ve bu tasfiyelerin büyük bir kısmı o anda olmadı. Onun kızdığı, onun rahatsız olduğu anda olmadı. Bu çok istisnaî, ama birçok tasfiyeyi zamana yaydı. Böyle bir siyasî stratejisi var. Tahmin ediyorum bu olay Süleyman Soylu için de bir şekilde söz konusu olacak ve bu anlamda Burak Özpek’in söylediği, “Artık gerilim Berat Albayrak’la Süleyman Soylu arasında değil, Tayyip Erdoğan’la Süleyman Soylu arasındadır” önermesi hakikaten ciddiye alınmayı hak ediyor. Ama burada şöyle bir husus var — özellikle de onu vurgulamak istiyorum: Erdoğan’la Süleyman Soylu denk kişiler değil, kesinlikle böyle bir şey söz konusu değil. Erdoğan kendi başına bir “şey”, ama Süleyman Soylu temsil ettiği, desteğini aldığı kesimlerle birlikte bir “şey”. Dolayısıyla Erdoğan, Süleyman Soylu’yla ilişkisinde, sadece onunla değil, ona destek veren kesimlerle de, odaklarla da ilişkisini gözetmek zorunda. Şu anda o odaklara çok ciddi bir şekilde ihtiyacı var. 

Bir diğer husus, tabii ki en önemli husus, bütün bu hengâme, bütün bu sorunlar, bunlar salgının tam ortasında oldu. Türkiye’nin salgından nasıl bir zarar göreceğinin tam anlaşılamadığı bir zamanda oldu. Her gün rakamlara bakıyoruz, her gün rakamları bekliyoruz. Hâlâ pik noktası beklentisi var. Türkiye aslında diken üstünde; böyle bir olayda yaşandı bu gerilim, iktidar savaşı diyelim. Eğer yarın, öbür gün –hiçbir şekilde temenni etmiyoruz tabii ki, umuyorum ki en az kayıpla, can kaybı ve hastalık ve ekonomik tahribat sosyal tahribat, en azıyla atlatır inşallah Türkiye ama– burada dünyadaki örneklere baktığımızda çok acı bilançolar var. Bu bilançolar eğer katlanırsa, o zaman hem 10 Nisan’ı hem 12 Nisan’ı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları önlerine tekrar tekrar koyacaklardır. Bu kavga bir şekilde oldu, adına kavga demiyorlar, bu kavganın böyle bir dönemde yaşanmış olmasının faturayı çok daha ağırlaştırmış olduğu muhakkak. Bugün Bakanlar Kurulu toplantısı oldu; orada Süleyman Soylu da var, sunum da yapıyor, şudur budur hepsi olabilir. Ama bu kavgayı ülkenin tam da diken üstünde olduğu bir zamanda yapmış olmalarını da ayrıca özellikle kayda geçmek gerekiyor. Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus