Kendisinin zıddına dönüşen Erdoğan

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Hazar Dost

Merhaba, iyi günler. Bu yayında da Recep Tayyip Erdoğan’ın krizinden bahsedeceğim. Adım çıktı, Medyascope’ta yayına başladığımız andan itibaren, en azından 3-4 yıldır diyelim, Erdoğan’ın yönetememe krizinden bahsediyorum; bunun derinleştiğinden bahsediyorum. Artık sosyal medyada bunun espri, şaka konusu, dalga konusu olduğunun da farkındayım. Ama her geçen gün bu krizin derinleştiğini gözlüyorum ve her geçen gün bu krizin nereye doğru evrildiği konusunda birtakım düşüncelerim gelişiyor. Her yaşanan olayda da bunun daha farklı yönlerini gözlemleme ya da saptamalar yapma imkânı ortaya çıkıyor. Dün Erdoğan’ın konuşmasını izlerken… ki ne zamandır Erdoğan’ın konuşmalarını baştan sona izleme konusunda bir gazeteci olmama rağmen zorladığımı itiraf etmeliyim; hayatım boyunca onun konuşmalarını bir gazeteci olarak dinledim; kongrelerde, mitinglerde çok kez dinledim. Gazeteci olarak kendisine soru sorma imkânını da çok kez, özellikle canlı yayınlarda buldum. Uzun bir süredir böyle bir imkânımız yok — herkes biliyor. Bu konuşmasını sonuna kadar izleyeceğimi düşünerek, dinleyeceğimi düşünerek kendime hayret etmeye başlamıştım; ama konuşmasının bir yerinde İdlib’le başlayıp Libya’ya gidip ama esas olarak koronavirüsle devam eden, yeni sokağa çıkma kısıtlamalarını anlattığı konuşmasında, bir yerde dönüp dolaşıp iş CHP’lilere, CHP belediyelerine ve paralel yapıya geldikten sonra, bunun artık, ilk başları tamam, ama sonrası zaten tahmin ettiğimiz bir şey olduğu için, tam bir son dönemin çok popüler tanımı ile “Post-truth” (Hakikat-sonrası) Çağ’ın nadide bir örneğiydi. Ve ondan sonra dinlemeyi bıraktım, çok da bir şey kaybettiğimi düşünmüyorum. Post-truth’a neden örnek? Çünkü bir olayı alıp o olayı bambaşka bir bağlama taşıyıp buradan bir suç –kabahat değil suç–, çünkü devlete karşı paralel yapı örgütlemeye kadar neredeyse anayasal bir suç inşa etme çabasında Recep Tayyip Erdoğan. Bunu neye istinâden yapıyor? Belediyelerin bazı yardım faaliyetleri yapmasından, sosyal belediyecilik anlayışına uygun adımlar atmasından ve bu adımların başarılı olmasından hareketle, kendilerinden izin alınmadığı gerekçesiyle bunu yapıyor. Bunu yapan kişi, siyasette en büyük suçlamayı, devlete rağmen belediye başkanlığını İstanbul’da kazanmış ve devlete rağmen belli bir süre yürütmüş olan bir kişi yapıyor. Ve zaten sonucunda ne oldu? Onun belediye başkanlığını tamamlamasına izin verilmeden devlet, o gün kendisine bir suç yarattı ve hapse attı. Ondan sonra Erdoğan’ın siyasî hayatı o kısa bir aradan sonra sürekli tırmanışa geçti. Şimdi benzer bir olayı Tayyip Erdoğan’ın başka belediyelere, rakip belediyelere yapmak istediğini görüyoruz. Onlara bir suç yaratmaya çalışıyor. 31 Mart seçimi öncesinde Mansur Yavaş hakkında çıkarılan acayip ve hemen düşen –ve bunu yönelten kişinin başka bir suçtan, bir ticari anlaşmazlıktan içeri girdiği– bir suç yaratmaya çalışmışlardı, olmadı. Şimdi CHP’li belediyelere yaptıkları işlerden dolayı suç yaratmaya çalışılıyor; ama yaptıkları iş hakkında bir yolsuzluk iddiası yok, bir zimmet iddiası yok. Tam tersine halka verme, halka karşılıksız bir yardım götürme. Buradan hareketle bir suç yaratmaya, bir kriminal hava yaratmaya çalışıyor Erdoğan. 

Şimdi, bunları biliyoruz, dün de yaptığım yayında bunu söyledim zaten; ama burada en önemli husus bence, bunu yapan Erdoğan aslında kendi krizini daha da derinleştiriyor ve bunu yapmasının nedeni zaten kendi yaşadığı kriz. Bunu yaptıkça krizini daha da derinleştiriyor. Zira Erdoğan’ı Erdoğan yapan, geçmişte daha ilk Refah Partisi İl Başkanlığı ardından, belediye başkanlığı ardından, AK Parti’nin kurulma süreci, başbakanlığı ve bütün o süreçlerde Erdoğan’ı Erdoğan yapan husus, devlet-toplum ikileminde, toplumu yanına alarak devleti yeniden inşa etme ve demokratikleştirme iddiasıydı. Bu demokratikleştirme iddiası ister sahici ister aldatmaca olsun, hiç önemli değil. Bütün bunlar bir yana, toplumun öncelikle dindar kesimi ve başka kesimler de, Türkiye’de rahatsızlık duyan kesimler de, Erdoğan’da toplumun, halkın bir tür sözcüsünü gördüler ve değişik aşamalarda onunla beraber hareket ettiler. Gelenler oldu gidenler oldu. Erdoğan’ın hep üst düzeyde, büyük siyaset olarak kurduğu ittifaklar oldu, bozulan ittifaklar oldu. Ama bunun ilk dönemlerinde temel espri, Türkiye’deki köhnemiş devlet yapısının halkın taleplerini, beklentilerini karşılamaktan uzak olduğu gerçeğini temel alarak bunu yeniden yapılandırmak ve toplumun taleplerine göre inşa etmek gibi bir iddiası vardı. Bunu yapma iddiası ile ortaya çıktı. Bunu sürdürebildiği ölçüde başarılı oldu.

Hatırlayalım: 2007 seçimlerinde, Erdoğan orada çok ciddi bir şekilde başörtüsü meselesi, daha doğrusu Abdullah Gül’ün eşinin başörtülü olması nedeniyle askerin e-muhtırasıyla cumhurbaşkanlığına izin vermemesine karşı ülkeyi hızlıca seçime götürdü ve çok büyük bir başarı elde etti Erdoğan. Erdoğan derken, aslında Ak Parti ve o tarihteki bütün Ak Parti bileşenleri tabii. Bütün bu kriz anlarında gördük ki, devletle toplum adına konuşma iddiasındaki kişiler karşı karşıya kaldığı zaman, kendi adına konuşma iddiasındaki kişiler kendine yabancı gelmiyorsa, toplum, tercihini ondan yana yapıyor. Türkiye’de böyle bir ilginç olay var. 12 Eylül’ü destekleyen halk, daha sonra 12 Eylül’den bir an önce çıkılmasını destekledi. 27 Mayıs’ı destekleyenler aynı şekilde bir an önce oradan çıkılmasını destekledi ve darbeleri yapanların hoşlanmadığı kesimleri pekâlâ iktidara getirdi. Yani böyle bir devlet-toplum ilişkisi, böyle bir ilginç tarihi var Türkiye’nin. Devlete karşı bir saygı, ama devletin artık tıkandığı, toplumu taleplerini yerine getiremediği an da, sivil olarak ortaya çıkan kesimleri sahiplenmek ve onlara devleti yeniden inşa etme konusunda bir kredi vermek. Şimdi Erdoğan burada rolleri tersine çevirmiş durumda. Tabi ki hâlâ kendine bir toplumsal destek var; ama bu toplumsal destek artık ondan büyük ölçüde değişim istemiyor. Onun, kendilerini gözetmesini, korumasını, kollamasını ve kollamaya devam etmesini belki talep ediyor. Ama burada Erdoğan onların ihtiyaçlarını, taleplerini karşılayamadığı ölçüde –ki burada ekonomi çok belirleyici– bunların sayısı azalıyor. Yeni partiler kuruluyor vs. AKP’nin desteği azalıyor, Erdoğan’ın desteği azalıyor ve bunu telafi etmek için de başta MHP olmak üzere yeni birtakım ittifaklar arayışına gidiliyor. Ama burada artık, Erdoğan bir zamanların toplumun devletten değişim taleplerinin sözcüsü değil, tam tersine toplumun değişim taleplerinin devlet adına engelleyicisi olarak karşımıza çıkıyor. Tam anlamıyla kendisinin zıttına düşmüş bir Erdoğan var. İlk Erdoğan’ın yerine yeni bir Erdoğan söz konusu. Bu bir süredir söz konusu; ilkinin tam zıttı bir Erdoğan söz konusu. Tabii bunu söylerken, ilkinin ne derece Türkiye’yi değiştirdiği, ileriye dönük değiştirdiği konusunda çok ciddi tartışmalar yapılabilir. Bu tartışmaların hepsi meşrudur. Ama o süreçte hep şunu gördük, Erdoğan gerçekten toplumun yanında olup sahip çıkma iddiasındaydı diyelim en azından. Toplumun yanında devletin engelleyici yönlerini törpülemek isteyen bir siyasetçi olarak çıktı. Yani sivil siyaset adıyla ortaya çıktı. Belli bir başarıyı elde ettikten sonra devlet onu kuşattı. O devleti kuşatmadı, devlet onu kuşattı. Tabii ki ona geniş bir alan açıldı, geniş bir iktidar alanı açıldı. Ama Erdoğan kendisini zamanında durduk yere hapse atan devlet yapısından, rejim yapısından çok da farklı olmayan bir rejim yapısını bugün Türkiye toplumuna dayatmak istiyor. Ve karşısına çıkan her türlü engeli, meydan okuyuşu, devletin bekası, güvenlik gibi gerekçelerle engellemeye, önünü kesmeye, cezalandırmaya çalışıyor. Ve böylece film başa sarılmış durumda; ama burada şöyle bir husus var: Zamanında Erdoğan ve arkadaşlarının yaptığı gibi o var olan sistemin çürümüşlüğüne karşı koyan bir yapı, odak tam anlamıyla ortaya çıkmış değil. 31 Mart bir anlamda bunun imkânını vermişti ve 31 Mart’ta belediye seçimleri ve belediye seçimlerinde özellikle adayların izledikleri politikalar, kampanya stratejilerinde –İstanbul ve Ankara başta olmak üzere– farklılıklar vardı; ama üç aşağı beş yukarı bunlar toplumun, vatandaşın taleplerini doğrudan muhatap alan, onları çözmeye odaklanmış bir kampanya yürüttüler. Kavgadan uzak bir kampanya yürüttüler, doğrudan somut sorunlara somut çözümler iddiası ile ortaya çıktılar ve çok büyük bir başarı elde ettiler. İşte burada yeni bir alternatifin şekillenmekte olduğu gören Erdoğan, zamanında kendisine yapılmak istenen ve başarılı olamayan şeyi bugün başarılı kılmaya çalışıyor. Daha bu olayı doğmadan ya da emekleme aşamasındayken boğmaya çalışıyor. Bunu yapabilir mi? Yapamaz, kısmî geçici başarılar elde edebilir, birilerini cezalandırabilir –ki çok kişiye yaptı–; yargı kendisinin kontrolünde olduğu için, medya kendisinin kontrolünde olduğu için, birilerini kriminalize edebilir, şeytanîleştirebilir, etkisizleştirebilir, özgürlüklerine el koyabilir; ama bu gidişat nasıl geçmişte yaşandıysa, bu gidişat, bu yöntemler, onun bunu engellemesini bence mümkün kılmayacak. 

Erdoğan tekrar toplum temelli, halk temelli bir siyasete dönebilir mi? Sanmıyorum. AKP’nin içerisinden birileri Erdoğan sonrası dönemde bunu yapabilir mi? Onu da sanmıyorum. Kendisine bir güç atfedilen Süleyman Soylu bunu yapabilir mi? Hiç sanmıyorum. Ama AKP içerisinde irili ufaklı belli güçleri olan kişiler, eğer bu gidişatın iyi bir gidişat olmadığını görüp burada bir gelecek olmadığını görüp tekrar sivil bir siyasete dönme yoluna giderlerse oradan belki bir şeyler çıkabilir. Şu âna kadar AKP içerisinden çıkan Gelecek ve DEVA partileri, sivil siyaset anlamında birtakım şeyler öne sürüyorlar; ama şu âna kadar performanslarının yeteri kadar, Türkiye’nin ihtiyacı olan kadar cesur çıkışlar olduğu kanısında değilim. Tabii ki imkânları çok kısıtlı; tabii ki kendilerine çok zorluk çıkartılıyor; ama onların bu beklentiyi karşılayabilecek yapılar olduğu kanısında değilim. En azından tek başlarına. Belki de Türkiye önümüzdeki dönemde –belki de diyorum ama muhtemelen öyle olacak– Türkiye önümüzdeki dönemde bir koalisyonla bu sivil siyaseti, toplumun dertlerini, beklentilerini öne alan; yani devletin, iktidarın bekasını değil de toplumun bekasını öne alan bir siyaseti önümüzdeki dönemde Erdoğan’ın Bahçeli’nin ve diğer müttefiklerinin bütün çabalarına rağmen herhalde bunu gerçekleştirecek ve yepyeni Türkiye’yi şu ya da bu şekilde ne kadar gecikirse geciksin inşa edecek diye tahmin ediyorum ve tabii ki umuyorum. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus