Koronavirüsten daha tehlikeli “varoluşsal tehditlerin” ne kadar farkındayız?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

The Guardian yazarı Andrew Anthony, koronavirüs salgınının tartışıldığı bu günlerde insanlığın ileride mücadele etmek zorunda kalacağı daha büyük “varoluşsal tehditlere” değinen bir yazı kaleme aldı. Yazıyı özet olarak aktarıyoruz.

Koronavirüs krizinden kurtulup sosyal mesafeye ve el yıkamaya daha fazla devam edeceğimiz yeni normalliğin ortaya çıkması için uluslararası bir işbirliğine ihtiyaç duyduğumuz açık. Aynı işbirliğine, ortaya çıkabilecek başka ölümcül virüslerin etkilerinden kurtulmak için de ihtiyacımız var.

“Sorun görünür olana kadar ilgilenmiyoruz”

Ancak ahlâk filozofu Toby Ord’un da “The Precipice” adlı eserinde anlattığı gibi daha önce hayatımızda olmayan risklerle başa çıkabilmek için yeterince becerikli değiliz. Ord, kitabında şöyle diyor: “Uzmanlar daha önce hayatımızda bulunmayan önemli bir sorunun ortaya çıkma ihtimalinin yüksek olduğunu tahmin etseler de bu sorun görünür oluncaya kadar inanmıyoruz.”

Koronavirüs ile ilgili sorunumuz da buydu. Pek çok bilim insanı kısa süre içinde ölümcül bir küresel salgın ihtimalinden bahsediyordu. Bill Gates de bu duruma 2015 senesinde gerçekleştirdiği TEDx konuşmasında değinmişti. Bir süredir salgın ve büyük saldırılar dünya üzerindeki hükümetlerin karşılaştıkları iki büyük sorun.

“Tepkisizliğimizi inatla sürdürüyoruz”

Ancak sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi davranma eğilimimizi, yani tepkisizliğimizi inatla sürdürüyoruz. “Varoluşsal tehdit” dediğimiz kavramın aslında aynı kapıya çıkan iki farklı tanımı vardır. İlki bir tür olarak bütün insanlığın sonunun geleceğini söyler. İkinci tanım ise kurduğumuz medeniyetin geri dönülemez şekilde yıkılacağını ve bizim tarih öncesi çağlarda sadece hayatta kalmaya çalışan canlılar olarak yaşayacağımızı belirtir.

Oxford Üniversitesi’nin Avustralya merkezli İnsanlığın Geleceği Enstitüsü’nde (Future of Humanity Institute) görev yapan Toby Ord, “varoluşsal risk analizi” alanında akademik çalışmalar yürüten az sayıdaki kişiden biri. Disiplin, yıldız patlamalarından ölümcül mikroplara, süper yanardağlardan yapay süper zekâlara kadar pek çok konuyu kapsıyor.

Ord, her birini potansiyel tehditler olarak düşünürken bunların önümüzdeki yüzyılda ne gibi etkileri olabileceği üzerine de çalışıyor. Örneğin Ord’un tahminlerine göre yeryüzünde büyük bir felakete neden olacak bir süpernova patlaması ihtimali 50 milyonda birden daha az.

Pek çok zaman, kamuoyu, hükümet veya akademisyenler olarak riskleri göz ardı edip kıyametin gerçekleşmesini izlemeyi seviyoruz. Hükümetler insanlığın sonu gibi konular yerine daha acil başka meselelerle ilgileniyorlar. Makineler tarafından kontrol altına alınmak yerine imzalanacak ticaret sözleşmeleri daha acil konular olarak görülüyor.

“Kendi medeniyetimizi yok edebilecek bir güce sahibiz”

Ancak gerçek bir küresel salgın yaşadığımız bugünlerde ileride daha beter facialardan nasıl korunabileceğimizi düşünmenin tam zamanı. Ord’a göre şu an insanlık tarihinin en kritik dönemlerinden birini yaşıyoruz. Yalnızca salgın ve küresel ısınma tehdidinden dolayı değil, aynı zamanda kendi medeniyetimizi yok edebilecek bir güce de sahibiz.

Ord bir sonraki yüzyılın tehlikeli derecede belirsiz olduğunu söylüyor. Eğer doğru tercihleri yaparsak daha önce hayal edemediğimiz bir dünyaya ulaşabiliriz. Eğer yanlış tercihleri yaparsak ise tıpkı dinozorlar gibi dünyayı terk edebiliriz. Ord, kendisiyle yaptığım Skype görüşmesinde bu yüzyıldaki varoluşsal risklerin gerçekleşme ihtimalinin “altıda bir” olduğunu belirtmişti. Başka bir deyişle bu yüzyıl bir “Rus ruletine” dönebilir. Ancak eğer doğru adımları atıp gerekli önlemleri alırsak riski yüzde 1’e kadar geriletebiliriz. Ancak eğer biyoteknoloji ve yapay zekâdaki aşırı ilerlemeleri görmezden gelmeye devam edersek risk 3’te 1’e bile yükselebilir.

Royal Society’nin eski başkanı ve kozmolog Martin Rees de uzun zamandır bu tip felaket senaryoları ile ilgili araştırmalar yürütüyor. Dünya üzerindeki gelişmelerden dolayı endişeli olduğunu belirten Rees insanların birbirine bağlı hale geldiğini ve bunun da meydana gelebilecek doğal afetlerin potansiyel yıkıcılığını artıran bir unsur olduğunu söylüyor. İnsanların büyük kısmının bu gelişmeleri görmezden geldiğini belirten Rees, “Bu felaketlerin bize yabancı olması onlara karşı hazırlıksız olmamızı meşrulaştırmıyor“ diyor.

Ord’a göre küresel bağlantı ağları bizim siber saldırı ya da salgınlara karşı olan kırılganlığımızı artırıyor. Ancak bunlar insanlığın varoluşsal tehditleri değil. Ord’un büyük tehlikeler olarak gördüğü salgınlar Vuhan’dan dünyaya yayılandan ziyade biyolojik laboratuvar ortamında oluşturulan virüslerden kaynaklanan salgınlar.

Her ne kadar Ord doğal afetler ve insanların oluşturdukları arasında net bir ayrım gözetse de artık bu ikisi arasındaki sınırın bulanık hale geldiğini düşünüyor, çünkü insanların uyguladığı pek çok pratik doğal afetlerin yıkıcılığını artırıyor.

Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) 22 ülkenin imzaladığı uluslararası bir antlaşma ve görevi biyolojik silahları denetlemek. Yıllık bütçesi ise sadece 1.2 milyar euro. Yani McDonald’s‘ın ortalama yıllık cirosundan daha az.

Bütün söylediklerine rağmen Ord kötümser olmadığı görüşünde. Ord insanlığı kendisini oldukça kuvvetli gören ancak yeterli sabra ve öngörüye sahip olmayan bir ergen olarak niteliyor. İnsanlık olgunlaşana kadar da tehlike altında olmaya devam edeceğiz. Ord’a göre teknolojik gelişmelerin hızını düşürmeliyiz. Böylece şu ana kadar ne yaşadığımız görebilir ve içinde bulunduğumuz durumu ahlâki olarak daha iyi bir seviyeye getirebiliriz.

“Bizden sonraki nesiller sömürgeleştirilen toplumlar gibi yaşayabilir”

Bir ahlâk filozofu olarak Ord insanlığın geleceği için neyin iyi neyin kötü olduğuna bakılarak hareket edilmesi ve bu kavramların çerçevesinin daha iyi çizilmesi gerektiğini savunuyor. Şu anda geleceği önemsemiyoruz ve bizden sonraki nesillerin nasıl yaşayacağına önem vermiyoruz.

Ord’a göre bizden sonraki nesiller sömürgeleştirilen insanlar gibiler: Kendilerini direkt ilgilendiren konularda söz söyleme hakkına sahip değiller. Bu bağlamda Ord, “Oy kullanamamaları temsil edilmeyecekleri anlamına gelmemeli” diyor.

Tabii ki çevrenin tahrip edilmesi ve küresel ısınma gibi daha somut sorunlar da çözülmeyi bekliyor. Ord iklim değişikliğinin küresel çapta daha önce görülmemiş bir felakete yol açabileceğini ve daha acil ve ciddi şekilde ele alınması gerektiğini düşünse de insanlık ya da medeniyet için varoluşsal bir tehdit olmadığını söylüyor.

Belki de günümüzdeki en önemli tehdit nükleer silahların giderek artmasıdır. Soğuk Savaş sona erdiğinden beri silahlanma yarışı hızını kaybetmişti ve bunda 1991 yılında imzalanan START 1 antlaşmasının büyük bir etkisi vardı. Birkaç kez yenilenen antlaşmanın süresi önümüzdeki sene doluyor ve Ord şöyle diyor: “Duyduğuma göre ABD ve Rusya’nın bu antlaşmayı yenileme gibi bir planı yok. Bu delilik!”

“Herkesi ilgilendiren sorunlar sanki kimseyi ilgilendirmiyormuş gibi davranıyoruz”

Er ya da geç bütün bu sorular ve varoluşsal tehditler küresel antlaşmaların ve görüşmelerin meselesi haline gelecek. Bununla nasıl yüzleşeceğimizi ise bilmiyoruz, çünkü ekonomik sistemimiz uluslararası olsa da siyasî sistemlerimiz hâlâ ulusal ya da federal. Herkesi ilgilendiren sorunlar sanki kimseyi ilgilendirmiyormuş gibi davranıyoruz. Eğer insanlığı uçurumun kıyısından kurtarmak istiyorsak farklılıklarımız yerine ortak bağlarımıza öncelik vermek zorundayız.

Koronavirüsün dünyayı nasıl değiştireceğine dair her gün onlarca tahmin dinliyoruz. Filozof John Gray son yazdığı makalesinde bu krizin “hiper küreselleşmeye” son vereceğini ve ulus-devletleri güçlendireceğini belirtmişti. Gray şöyle yazmıştı: “Küresel sorunlar her zaman küresel çözümler getirmez. En saf tabiriyle söylemem gerekirse bu krize daha önce görülmemiş bir uluslararası işbirliği ile çözüm bulunacağını düşünmek hayalden başka bir şey değil.”

Ancak artık ülkeler dünyaya sırt çeviremezler. En azından bunu daha uzun süre yapamazlar. Salgın daha derin bir uluslararası işbirliğine yol açmayabilir. Ancak eğer gelecekte karşımıza çıkacak çok daha ağır sorunları engellemek istiyorsak bu işbirliğine fazlasıyla ihtiyacımız olduğu da gerçek.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus