Prof. Daron Acemoğlu’ndan koronavirüs sonrası için dört farklı senaryo: “Yeni ve daha iyi refah devletleri mümkün”

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) Ekonomi Profesörü Daron Acemoğlu, Project Syndicate için kaleme aldığı yazıda koronavirüs sonrası devletlerin hangi yönlere gidebileceğini dört farklı senaryoyla inceledi. Çevirisini sizin için paylaşıyoruz.

Dünya, son 75 yılın en dönüştürücü anlarından birini yaşıyor. Koronavirüs krizinin sosyal, ekonomik ve politik sonuçları zaten oldukça önemliydi ve büyük olasılıkla daha yeni hissedilmeye başlandı. Mart ortasından beri, Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) 40 milyondan fazla işsiz olduğu iddia ediliyor ve giderek daha fazla aile yoksulluğun eşiğine itiliyor. Dünya genelindeki milyonlarca insan ise daha riskli koşullarla karşı karşıya; 40-60 milyon insanın günde iki dolardan daha düşük olan bir yoksulluk sınırının altına düşmesi bekleniyor. 

Zengin veya fakir farketmeksizin, çoğu hükümet, insanları halk sağlığı ve sosyal güvenlik sistemlerindeki köklü zayıflıklarla karşı karşıya getiren bu kriz için hazırlıksız olduğunu gösterdi.  Küresel ekonomik düzenin hemen altında uzun bir süredir kaynayan sosyal ve politik gerilimler, Amerika’da silahsız bir siyah olan George Floyd’un dört polis memuru tarafından öldürülmesine karşı düzenlenen protestolarla birlikte taşmaya başladı.

Geniş çevrelerin de kabul ettiği gibi, özellikle ABD ve Birleşik Krallık’ta kabul edilemeyecek kadar yüksek olan koronavirüs ölüm sayıları, her iki ülkedeki garip eşitsizlik seviyeleriyle yakından ilişkili. Koronavirüs salgını ülkeleri vurmadan önce, ABD nüfusunun yüzde 12 ila 15’i gıda yardımı alıyordu. Yetişkinlerin yüzde 42’sinden fazlası obez olarak nitelendiriliyordu. Nüfusun neredeyse yüzde 9’u sağlık sigortasından yoksundu ve yüzde 20’sinin sağlık masrafları Medicaid (ABD’de sınırlı gelir ve kaynaklara sahip insanlar için tıbbi maliyetlerin karşılanmasına yardımcı olan bir yardım programı) tarafından karşılanıyordu. 

Salgın nedeniyle hükümetin ekonomideki rolünün modern zamanlarda hiç olmadığı kadar yüksek bir hızda ve geniş ölçekte arttığına tanık olduk. Şimdi ironik bir şekilde, tepe noktasına ulaşan kutuplaşmaya ve hükümet kurumlarına karşı olan güven eksikliğine rağmen, birçok yorumcu; toplumu düzenlemek, kişisel bilgileri toplamak ve insanları karantinaya girip test yaptırmaya zorlamak için devletin daha fazla güce sahip olmasını isteyecektir.

Kendimizi içinde bulduğumuz koşullar, tam da James A. Robinson’ın ve benim “kritik dönemeç” dediğimiz şeye denk geliyor. 2012’de yazdığımız “Ulusların Düşüşü” adlı kitapta, benzer tarihsel senaryoları, yerleşen derin istikrarsızlığın kendini kurumsal değişime götürme olasılığı içinde, hiçbir yön ve yol tahlil etmeden açıklamaya çalıştık. Bu tarz dönemeçlere gelen toplumlar kurumlarına, iktidar yapılarına, siyasi liderlerine ve diğer faktörlere bağlı olarak, radikal anlamda daha farklı olan yörüngelere girerler. Şu an için, tarih ve mevcut koşullar, her biri son derece farklı ekonomik, politik ve sosyal çıkarımlara sahip olan dört farklı olasılık gösteriyor.

Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro ve ABD Başkanı Donald Trump.

İlk olarak trajedi 

Birincisi, “her zamanki gibi trajik olan”. Yani Karl Marx’ın anlatımıyla “işlemeyen mevcut dengelerin tekrar edişi”. Bu senaryoda, başarısız olan kurumlarımızda reform yapmak  ve bazı yerlere özgü hale gelen ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri ele almak için ciddi bir çaba göstermiyoruz. Karar alma sürecinde uzmanlara ve bilime söz vermemeye devam ediyoruz ya da ekonomik, politik ve sosyal sistemlerimizin esnekliğini artırmak için gerekli adımları atmıyoruz. Her geçen gün daha da derinleşen kutuplaşmayı ve halk güveninin çöküşünü kabul ediyoruz. Eğer liderlerimiz ortadaki sorunların ciddiyetini anlamazlarsa ve biz onlardan gerekli reformları talep etmek için kendimizi örgütlemezsek, bu senaryonun gerçekleşmesi olası.

Söylemeye gerek yok ama trajedinin devam edişinin sonuçları korkunç olur. Koronavirüs, bu yüzyıldaki ve hatta önümüzdeki on yıldaki son halk sağlığı sorunu olmayacak. Ve bu senaryoda bize kalacak olan şey, mevcut krizle daha da büyüyüp güçlenen ancak kaynaklarını yaygın sosyal hastalıklarla mücadele etmek için kullanma yeteneğinden veya iradesinden yoksun olan bir hükümet yapısı. Bu da daha fazla hoşnutsuzluğa ve yabancılaşmaya neden olur çünkü hükümetin gücü ile insanların ihtiyaçlarını karşılayabilme kapasitesi arasındaki algılanmış boşluk daha da genişler.

Bu senaryodaki trajedi kısmı ise, işlerin her zamanki gibi devam edemeyeceğini anladığımızda gelir. Öyle ya da böyle, demokratik siyasetin dikişleri kopmaya başlar ve muhtemelen bu boşluğu doldurmak için ortaya popülist milliyetçilikten daha kötü bir şey çıkar.

Koronavirüs sonrası senaryolarından biri de “Çinleşmek”.

Çin ile yenilenme

İkinci olası yol ise, şu an içinde olduğumuz “Hobbesçu” durum için gittikçe artan bir olasılık olan “Çinlik/Çinleşmek”.  1642 ve 1651 yılları arasındaki İngiliz İç Savaşı’nın ortasında düşüncelerini kaleme alana Thomas Hobbes, herhangi bir insan topluluğunun bireyleri güvende tutmak için güçlü bir devlete ihtiyaç duyduğuna inanıyordu. Toplumun gelişebilmesi için iradesini Leviathan’a sunması gerektiğini savunuyordu. Üst düzey koordinasyona ve liderliğe ihtiyaç duyulan derin belirsizlik dönemlerinde, birçok insanın içgüdüsü Hobbesçu çözümleri işaret eder.

Koronavirüs örneğinde de görüldüğü gibi, krizin bize verdiği en belirgin derslerden biri, kriz dönemlerindeki acil durumları yönetebilecek güçlü bir hükümetin gerekli olduğu. Fakat bu tarz bir hükümet tam olarak neye benzeyecek?

Günümüzün Çin örneği, bu konuda göze çarpan bir örnek. Bu senaryoda, batı demokrasileri, özel şirketler üzerindeki devlet kontrolünü artırarak ve gizlilik/gözetim konularındaki endişelerini kısarak Çin’i taklit etmeye çalışabilir. Ne de olsa krizden sonra konuşulacak temel şeylerden biri, Çin’in insanlarını gözetleyerek sosyal kontrol yaratmak için yıllardır elinde bulundurduğu altyapıyla, virüse ABD’ye oranla daha hızlı ve daha etkili bir şekilde yanıt vermesi olacak. Bunun yanında, gelişmiş ekonomilerdeki vatandaşlar, demokratik yönetim özelliklerinin küreselleşmiş ve birbirine bağlı bir dünyanın zorluklarıyla başa çıkmak için verimsiz veya yetersiz olduğunu da öne sürebilir.

“Çinleşmenin” tercih edilen bir senaryo olarak ortaya çıkmasına gerek yok. Farkında olmadan kendimizi içinde bulabiliriz. Yirminci yüzyıldaki iki dünya savaşından elde edilen deneyim, hükümet harcamalarında ve vergilendirmelerde yükselen oranların, bu seviyelerde kalma gibi bir eğiliminin olduğunu göstermektedir. 

Aynısı diğer iktidar yapıları için de geçerli. ABD için baktığımızda, FBI ve CIA gibi kurumların oluşturulup gözetim ve icra nitelikleriyle donatılmasından sonra, her iki kurumun da bu güçlerinden vazgeçme şansı çok azdı. 1970’lerde yapılan reformlara rağmen, istismarın yayılması ve ABD Senatosu’na açılan soruşturmayla, Amerika’nın ulusal güvenlik devleti 11 Eylül 2001’deki terörist saldırılarından bu yana önemli ölçüde genişledi.

Bu, elbette ABD gibi bir ülkenin bir gecede Çin’e dönüşebileceğini düşündürmüyor. Ancak iç gözetim rejimi, gizlilik yasaları ve sözleşmeleri, ve ekonomi politikaları günümüzün Çin örneğiyle benzerlik göstermeye başladığında kademeli bir eşik noktasının gelmiş olduğu söylenebilir. ABD,  bu noktada Çin’in yozlaşmış bir versiyonuna dönüşür. Muhtemelen Çin’de iki buçuk bin yılda gelişen devlet kapasitesi seviyesine ulaşamaz.

Örneğin, daha az demokratik yönetim, birçok alanda daha az etkili ve daha keyfi olan bürokratik eylemleri de beraberinde getirebilir. ABD, Çin devletinin boğucu ancak bir o kadar da becerikli olan despotizmi yerine, ülke içerisinde yaklaşık 50 eyalette bulunan ve ülkedeki en verimsiz bürokrasilerden biri olan Motorlu Araçlar Dairesi (DMV) gibi işlemeyen sistemlerini sonlandırabilir – belki de Beyaz Saray’ın Twitter hesaplarından açıklanan rasgele kesintiler bu konuda yardımcı bir rol üstlenir. Böyle bir devlet, kaçınılmaz olarak başarısız olur ve “trajedi senaryosuna” benzer olarak oyunun sonunu getirebilir.

Amerikalılar, Trump yönetiminin salgın karşısındaki başarısızlığından sonra dijital teknoloji şirketlerine daha çok güvenmeye başlayabilir.

Zuckerberg böyle buyurdu

Üçüncü yörünge, teknoloji hâkimiyetine veya “dijital köleliğe” yol açar. ABD örneğine geri dönerek, Amerika’nın bir toplum olarak yaygın bir koordinasyon ihtiyacı olduğunu ancak Trump yönetiminin koronavirüs krizini yönetmekteki muhteşem başarısızlığı nedeniyle hükümete ve kamu kurumlarına olan güvenin düşmeye devam ettiğini hayal edin. Amerikalılar, muhtemelen Apple ve Google gibi özel şirketlere daha çok güvenmeye başlar. Bu şirketlerin koronavirüs testlerinin dağıtımını, dijital takip yöntemlerini ve diğer salgın önlemlerini hükümete oranla daha verimli bir şekilde yönetebilecekleri düşünülebilir. 

Apple ve Google, iOS ve Android’in mobil cihazları aracılığıyla enfekte olan kişileri izlemek için ortak bir proje geliştirdiklerini duyurdular. Aynı teknoloji şirketleri, kilitlenme ve sosyal mesafe dönemlerinde ekonomik aktiviteyi canlı tutmak için bazı yaratıcı çözümler de geliştirmişti. Yapay zekâ ve otomasyon teknolojileri, halkı can sıkıntısından kurtarmak için geliştirilen sanal iletişim ve eğlence imkanlarının ötesinde, fabrikalar ve büyük tesisler gibi kritik üretim sahalarının ölçekli olarak çalışmaya devam etmesini kolaylaştırıyor.

Bu teknolojilerin vazgeçilemez olduğu ortaya çıktıkça, arkalarındaki özel şirketler de daha fazla güç toplayacak ve devlet bazlı alternatiflerin yokluğunda kamuoyu nezdinde önemleri gittikçe artacak. Aynı firmalar elbette kişisel verileri toplamaya ve kullanıcıların davranışlarını manipüle etmeye devam edecek. Ancak firmaların hükümetlerden endişelenmek için çok az nedenleri olacak ve bu da Silikon Vadisi gibi oluşumları bir tür hükümdar haline getirecek.

Salgın ekonomisinin kazananları, zaman içinde gittikçe büyüyerek, salgından önce de olan eşitsizlik gibi durumları daha da kötüleştirecek. Bu aşamayla birlikte Silikon Vadisi; evrensel temer gelir, patent okulları ve daha fazla sanal hükümet gibi çözümler önerecek. Ancak bu çözümler altta yatan derin sorunların yalnızca üzerini boyarsa, zaman içinde daha büyük hoşnutsuzluklara ve hayal kırıklıklarına yol açar. Böyle bir durumda ne olacak? Her geçen gün büyüyen işsizler ordusu, vatandaş oldukları için devletten aldıkları düşük ücretlerle hayatlarını sürdürebilecek mi? Muhtemelen hayır. Uzun vadede, bu üçüncü yol da ilk iki senaryoyla aynı şekilde distopik bir noktaya ulaşacak. 

İngiliz iktisatçı ve siyaset adamı William Beveridge, 2. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’sinde oluşturulacak refah devletine yön veren isimdi.

Yeniden refah devleti

Neyse ki dördüncü seçenek olan “refah devleti 3.0” daha parlak bir ufka yelken açabilir. Refah devletinin tekrarlanması fikri Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşullarla ortaya çıktı. ABD için bakıldığında, bu sistem, sosyal güvenlik ve işsizlik sigortası gibi politikalar içeriyordu. 1960’larda ise, Medicaid ve Medicare gibi ek programlarla büyük bir güncelleme geçirdi. 

İkinci sistem 1980’lerde – Reagan’ın ABD’de ve Thatcher’ın Birleşik Krallık’ta iktidara gelmesi ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından geldi. “Refah devleti 2.0”, batının birçok kısmında ve özellikle ABD ile İngiltere’de bir düşüşe sebep oldu. Daha önce olduğu gibi zayıflamış ve daha az efektif olan bir tekrarlama durumu ortaya çıktı, sendikalar gibi birçok eski koruma sistemi kısırlaştırıldı.

Bundan sonra nelerin olabileceğini ve olması gerektiğini tahmin etmek için mevcut ihtiyaçların irdelenmesi gerek. Açıkça görüldüğü gibi, birçok ileri ekonominin daha güçlü bir sosyal güvenlik ağına, daha iyi koordinasyona, daha akıllı düzenlemelere, daha etkili hükümete, önemli ölçülerde iyileştirilmiş bir halk sağılığı sistemine ve ABD için bakıldığında daha güvenilir ve daha adil olan bir sağlık sigortası sistemine ihtiyacı var. 

Bugün hemen hemen herkes, hükümetlerin daha fazla sorumluluk üstlenmeleri ve daha verimli olmaları gerektiğini kabul ediyor. Bir bakış açısına göre salgın döneminde artan harcamaların, düzenlemelerin, likidite akışlarının ve diğer düzenlemelerin kalıcı olacağını varsayılabilir (Bu varsayım en nihayetinde genişletilmiş bir vergi sistemini de içermelidir). Ancak buradaki büyüyen hükümet, Çin senaryosundaki DMV bazlı yapıdan farklı düşünülmelidir. Devlet daha güçlü büyüdükçe, devlet içindeki demokratik kurumlar ve siyasi katılım mekanizmaları, devletin eylemlerini izleyerek onu hesap verebilir bir konumda tutmak için yeterli düzeye gelmiş olacaktır. 

Diğer üç senaryoya kıyasla, “refah devleti 3.0” daha çok arzu edilen bir yapıda. Bu dördüncü senaryonun devlet kapasitesinin doruklarına, demokrasiye ve özgürlüğe ulaşmanın ortak ve en basit yolu olduğunu Robinson’la beraber çıkardığımız en son kitap olan Dar Koridor’da da ele aldık.

Refah devleti 1.0’ın yükselişi bu dinamiği açıkça gösteriyor. Refah devleti 2.0’ın başarısızlığı da, verimliliğin sosyal katılımı genişletmek pahasına sürdürülmesinin sonuçlarını gösteriyor. 1930’lardan önce dünyanın hiçbir noktasında sosyal güvenlik ağı yoktu ve hükümetlerin düzenleyici kapasiteleri sınırlıydı. Ancak Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı her şeyi değiştirdi.

1942’de, Londra Ekonomi Okulu’ndan (LSE) William Beveridge, bir hükümet komitesiyle birlikte meşhur Beveridge Raporu’nu kaleme aldı. Bu rapor, savaş sonrası İngiltere’sinde oluşturulacak refah devleti için sosyal güvenlik, sağlık ve diğer temel hizmetlere dayanan bir vizyon sunuyordu.

O sıralarda bir grup eleştirmen bu vizyona şiddetle karşı çıktı. Daha sonra LSE’de eğitim verecek olan Friedrich von Hayek, modern refah devletini totaliterliğe doğru uzanan bir adım olarak gördü. Beveridge Raporu tarafından hükümete yüklenen, piyasayı kontrol etme ve fiyatları belirleme gibi rollerin toplumu köleliğe giden yola çıkaracağına inanıyordu.

Fakat Hayek yanılıyordu. İlk olarak 1932 yılında İsveç’te ve daha sonra İskandinavya, Batı Avrupa ve ABD’de, devlet daha fazla sorumluluk üstlenerek büyüdü ancak demokrasi derinleşti ve popüler siyasi katılım arttı.

İlerideki tek yol 

Bugün daha iyi, daha hesap verebilir kurumlara, ve teknolojik ilerlemeyle birlikte küreselleşmeyle elde edilen kazançları paylaşma konusunda daha adil bir yola ihtiyacımız olduğu açık. Soldan ve sağdan gelen sesler mantıksız değiller, dünyanın gelir ve servet piramidinin üstünde küçük ama güçlü bir şekilde birbirine bağlanmış bir kitlenin kullanabilmesi için dizayn edildiğini öne sürüyorlar. 

Dünyanın bir salgın tarafından kuşatılması, sistemlerimizin 21. yüzyılın zorluklarına karşı çok kırılgan ve savunmasız olduğu gerçeğini güçlendiriyor. Birçok ülke, daha iyi bir geleceğin nasıl olması gerektiği konusunda fikir birliğine varmaktan uzak olsa bile, ortadaki sorunu kabul etmek, daha iyi bir şeyler inşa edebilmenin ilk adımıdır. 

Yeni ve daha iyi bir refah devleti mümkündür. Ancak bunun kendi başına ve kolayca ortaya çıkacağına inanmak naifliktir. Demokrasiyi ve hesap verebilirliği güçlendirmeye yönelik çabalar, devletin sorumluluklarının genişletilmesi ile birlikte ele alınmalıdır. Doğru dengeyi bulmak en iyi zamanlarda bile zor olur. 

Benzersiz bir kutuplaşmanın yaşandığı, demokratik normların çöktüğü ve kurumsal kapasitesinin bozulduğu bir zaman diliminde, yenilenmiş ve tekrar düzenlenmiş bir refah devleti kurmak oldukça zor bir görev. Ancak tıpkı İkinci Dünya Savaşı kuşağı gibi, denemekten başka şansımız yok. 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus