Kemal Can ve Ruşen Çakır ile Haftaya Bakış (21): Erdoğan ve Z kuşağı, iktidarın sosyal medya rahatsızlığı, İstanbul Sözleşmesi & Şehir Üniversitesi olayı

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal 

Çakır: Merhaba, iyi günler. “Haftaya Bakış”ta karşınızdayız. Yine Kemal Can ile birlikte haftanın olaylarını tartışıp, önümüzdeki günlere nasıl etki yaratabileceklerini ele almaya çalışacağız. Kemal, merhaba.

Can: Merhaba, Ruşen.

Çakır: Geçen hafta gündemde pek bir şey yok diyorduk, bu hafta da gündemde bir sağanak yağış var. Ama bu, sanki merhum Erbakan’ın ‘’suni gündem’’ lafını çok çağrıştıran bir durum. Türkiye’nin en temel sorunlarını konuşmak yerine, siyasi iktidarın ortaya attığı çok tali, bambaşka alanlar konuşuluyor. Bunların hepsine bir şekilde değineceğiz: Ayasofya meselesi var, İstanbul Sözleşmesi meselesi var, sosyal medya meselesi var. İstanbul Şehir Üniversitesi’nin faaliyetlerine son verilmesi ayrı bir kalem. O, konu gündem değiştirmek için değil, anlaşılan bir kan davası, öyle gözüküyor. 

Kemal, sosyal medya ile başlayalım. Önce Cumhurbaşkanı bir şeyler söyledi, sonra toparlamaya çalıştılar. Ama bu arada Devlet Bahçeli hızını alamadı ve bir süreliğine, ya da ‘’bu durum değişene kadar’’ diyerek sosyal medyada faaliyetlerine ara verdi. Bazı MHP’liler de onunla hareket etti. Günlerdir bu konuşuluyor. Burada başkalarıyla da konuştuk bunu. Bu olabilecek bir şey mi? Aslında Cumhurbaşkanı’nın silinen sözleri neydi? “Yok etmek,” değil mi? Bu bir denetlemek, hizaya getirmek vs. filan da değil, “Bunlar Türk milletiyle bağdaşan şeyler değildir” diyerek, külliyen reddetmek gibi bir pozisyonu vardı. Ne dersin, bunun devamı nasıl gelir, gelebilir mi? Çünkü daha önce, Gezi ve benzeri kritik anlarda, sosyal medyaya yönelik birtakım kısıtlamalar oldu ama bunlar sürdürülebilir olamadı ve hep de bir yerlerden çalıyı dolaşarak geçtiler. VPN kullandılar filan. Bu seferki sanki daha ciddiymiş gibi gözüküyor ama. Ne dersin?

Can: Şimdi senin o girişte söylediğin, gündem, suni gündem, başka gündemleri kapatmaya dönük gündem doldurma. meseleleri açısından bakınca, galiba artık bu düşünme biçimini değiştirmemiz lazım. Galiba artık gündem bu.  Yani, başka bir gündem var da, o gündemi durdurmaya çalışan bir gündem sağanağı yaratılarak, onu engellemeye çalışılan bir durumla karşı karşıya değiliz; doğrudan iktidar tarafından gündeme sunulan şeyler, gündemin ta kendisi. Dolayısıyla meseleler yapay olabilir ama gündemin kendisi artık sahici. Çünkü bunun etrafında biçimleniyor. Artık bunu bir tür kabullenmek lazım. Zaten aslında bir yerde başka bir gündem var değil ve onu engellemek istiyorlar. Çünkü Türkiye’nin temel meselelerini, ekonomi, hatta Covid-19 pandemisi ile ilgili gündem bile, bir tür akışına bırakılmış durumda. Orada bir tür politik tartışma, orada üretilecek politikaları oluşturmak için bir kamuoyu yaratma gibi bir şey yok zaten. Öyle bir zemin yok. Onlar gidişine bırakılmış. Dolayısıyla gündem olacak bir mevzusu, bir zemini de kalmamış halde. Dolayısıyla sistem tartışmaları da böyle. Yaşadığımız şeyler de, aslında gündemin ta kendisi. Geçenlerde Transatlantikte yaptığınız yayında Trump meselelerini konuştunuz. Aslında Türkiye gibi, dünyadaki pek çok aktörün gündem yönetme biçimi de benzer bir şekilde cereyan ediyor. Şu anda Türkiye’de gündem diye konuştuğumuz şey ya da ‘’yapay gündem’’ diye varsaydığımız şey, gündemin hakikati haline gelmiş durumda.

Çakır: Peki, sosyal medyaya tekrar geliriz ama burada muhalefet üzerinden yapılan çok meşhur bir tartışma var, o da şu: Birçok kişi, hatta bazıları sistemli bir şekilde, -mesela Levent Gültekin bunu yapıyor- bu kadar önemli meseleler varken, ıvır zıvırla Türkiye’nin uğraşıyor olmasını, muhalefetin bir beceriksizliği olarak tarif ediyor. Yani, salgın, ekonomi gibi büyük meselelerin Türkiye’nin gündemine ciddi bir şekilde konmamasını, bir anlamda muhalefet zaafı olarak tanımlıyorlar.

Can: Evet, bunun muhalefet ile ilgili bir tarafı var ama sorulacak daha temel bir mesele var: Bu eften püften meseleler iktidarın da gündeminde değil mi? Yani iktidar da başka bir şeyle ilgilenmiyor ki. Muhalefeti bunlarla oyalayıp, öbür tarafta çok önemli bir şeyler mi yapıyor? Çok önemli bir politik değişim mi geliştiriyor? Hayır, onların hepsinde de aslında bir tür akışına bırakılmış, ‘’ayağımıza fırsat gelecek, ekonomi her ay biraz daha iyi olacak, tedarik zincirleri birdenbire değişecek, Türkiye’nin önü açılacak. Almanya’ya gideceğiz, onları ikna edip turist getireceğiz’’ filan ölçeğinde bir politik program yürütüyor. Peki, tamam, muhalefeti dövelim, bu eften püften meselelerle uğraşıyor diyelim de, iktidar bu arada çok başka bir şeyler yapıyor değil. Ama mesela, önümüze gelecek kıdem tazminatı gibi temel meseleler var. Ama bunları zaten gündemden kaçırmaya çalışmıyor. Tam tersi, Erdoğan “Sosyal taraflar bunu kendi arasında halletsin, benim üzerime bırakmayın” dedi. İktidarın gündemle ilişki kurma biçimi böyle. Dolayısıyla, iktidar gündemle böyle bir ilişki kurarken, iktidarın böyle bir gündemle devamına izin vermesi anlamında, ‘’muhalefet başka bir gündem yaratamıyor’’ tartışması elbette yapılabilir. Ama asıl, Türkiye’nin, çok önemli meselelerini konuşamıyor olması, zaten o meselelerin kendisiyle ilgili bir sorun. Ben biraz meseleye o taraftan bakıyorum.

Çakır: Peki, bu sosyal medyaya dönecek olursak: Erdoğan’ın gençlerle sınav öncesindek yaptığı buluşma epeyce bir çalışılmış, edilmiş ama kötü çalışılmış. Çalışılmış olduğu kesin ama gelmeyen sorulardan çalışmışlar.  Oradaki o ‘’dislike‘’ olayı olmasaydı, bu kadar gürültü kopar mıydı?

Can: Belki zamanlaması değişirdi ama iktidarın sosyal medyayla, medyayla meselesi senin de bildiğin gibi yeni değil. Bu çeşitli aşamalarda gündeme geliyor. ‘’Olur mu, olmaz mı?’’ meselesindeki tartışmalar daha önce de yaşandı: Twitter kısıtlamaları oldu, Wikipedia çok uzun bir süre kapalı tutuldu. Dijital platformları ve dizi yayınlayan Netflix benzeri bazı çevreleri bir tür hizaya sokma, onların da RTÜK kapsamına alınması meselesinde mesafe kaydedildi. İktidar, ‘’yapılamaz’’ denilen bazı şeyleri yaptı. Kısıtlama ve yasaklama anlamında, hem medyada hem sosyal medyada “bu yapılabilir mi, sürdürülebilir mi?” dediğimiz pek çok şeyi realize etti. 

Daha önce de, hatırlarsan Mahir Ünal’ın bu yeşil top meselesiyle gündeme getirdiği bir tür nizam verme işi, bu dislike olayının hemen peşine gelmiş bir şey değil. Onun öncesinde de, vesilesi denk geldi, üstüne bir de, Berat Albayrak’ın ve Erdoğan’ın kızıyla ilgili galiba birtakım paylaşımlar da bunun vesilesi oldu. Açıkçası, sosyal medya böyle vesileler bulmak için çok zor bir alan değil. Orayla ilgili bir hamle yapmaya niyet ediyorsanız, bir gerekçe bulmanız zor değil. Bu hızlandırılmış olabilir. 

Ama son dönemlerde bu tür meselelerde, mesela baro işinde de, sosyal medya işinde de daha ilginç bir süreç görüyorum ben. İktidarın, özellikle de Erdoğan’ın, kişisel ajandasıyla bu işin bağlı olmasını saklama ihtiyacı duymuyor. Tam tersi, göstere göstere yapıyorlar. Baro meselesi böyle gündeme geldi. Şu anda toplumda, birdenbire baronun nasıl örgütlendiği, avukatların örgütlenmesinin ne durumda olduğu diye bir mesele mi var? Kimse bununla ilgili büyük bir şey içerisinde mi? Hatta iktidara yakın avukatlar bile büyük bir şikâyet halindeler mi? Bir şey mi oldu? Hayır, olmadı. Ne oldu? Baroların bir kısmı, daha önce Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamasıyla ilgili bir çıkış yaptı, oradan bir dalga çıktı. Ama asıl önemli olan mesele, iktidar, Baroların ya da herhangi bir alanın, kendi dışında, özerk, kendi gücüyle var olan biçimde siyasî müdahalesine izin vermek istemiyor. Medya hikâyesi de, sosyal medya hikâyesi de böyle. İktidar ‘’Dislike’’ olayında ve Baro meselesinde olduğu gibi, artık şu ihtiyacı duymuyor: ‘’Bunu daha genel bir mesele hâline sokalım, bu bizim meselemizmiş gibi görünmesin, Erdoğan’ın kişisel meselesi gibiymiş gibi görünmesin’’ ihtiyacını hissetmiyor, böyle bir kaygıyı gözetmiyor. Asıl önemli mesele bence bu. Hatta biraz önce sen işaret ettin: Kriter olarak koyduğu şey, hukuka, kişisel haklara aykırı filan gibi bir ölçekten veya evrensel bir hukuk ölçeğinden yola çıkmıyor. “Türkiye’ye yakışmıyor” diyor. Mesela bu ölçek…

Çakır: Yalnız orada şöyle bir şey var: bu sosyal medya düzenlemesinin kalbini oluşturacağı söylenen husus, mümessillik açılmaları, burada bir muhatap bulunması. Sosyal medyada şu anda yapılan düzenlemelerin önemli bir kısmı, -tabii ki Wikipedia gibi istisnalar oldu- genelde kendi vatandaşının sosyal medya kullanımını zapturapt altına almak, gözaltına almak, tutuklamak ya da Twitter’da az sayıda bazı hesapların kullanımını, başvurarak engelletme şeklindeydi. Ama bu, istediği kadar olmadı. Şimdi şöyle bir husus var: Türkiye’de, mesela Baroya, sendikalara, öğrencilere, muhaliflere ya da medya kuruluşlarına baskısını uygulayabiliyor. Ya da bir şekilde medya patronları üzerinden baskı yaparak medyayı denetliyor. En son Aydın Doğan olayında gördüğümüz gibi: Aydın Doğan pes ederek, Doğan Grubu’nu, Demirören Grubu’na bıraktı. Ama burada küresel bir güç var ve bunlar bayağı ciddi güçler. YouTube, Google’ınya da Facebook’un bütçesi çok büyük. Etki alanı da çok büyük, bu, sadece parayla alakalı bir şey değil. Çok büyük bir güçle karşı karşıya. Bununla mücadele edebilme gücü yok. Onun için, mücadeleyi, bildiği bir alanda, kendi sahasına çekmek istiyor: Burada Facebook, Twitter ve YouTube’un temsilcileri olacak. Bizimkiler onunla konuşarak “Bunu kaldır, onu yap, buna ceza ver” diyecek. Bunu yaparak, aynı zamanda küresel güçlere kafa tutuyormuş gibi olacak. Ama şu haliyle, o temsilciler olmadığı müddetçe yapabileceği şey ya erişim engeli getirecek ya da bantları daraltıp işi zorlaştıracak. Ama bunun çok ciddi bir sürdürülebilir olmama riski var. Çok garip bir durumla karşı karşıya. Yani, küresel anlamda yürütebileceği bir savaşı yok. O savaşı kısmî olarak Türkiye’ye çekip, orada bildiğimiz yöntemlerle, mesela telefon açıp, “O nasıl tweet öyle? Buna nasıl izin veriyorsunuz? Bunu nasıl yapıyorsunuz? Bu kim? Onun bilgileri nedir?” gibi yöntemlerle, burada birtakım muhataplar almaya çalışacak. Ama anladığım kadarıyla Twitter başta olmak üzere birçoğu, buna yanaşmayacak gibi gözüküyor. 

Can: Evet, o anlamda realize olması zor ama bir yandan şunu da biliyoruz: Twitter’la kavga eden tek iktidar, Türkiye’de değil. Donald Trump da Twitter’la kavga içerisinde ve aslında belki de elinden gelse, aynı şeyleri yapmayı isteyecek. Hatta zaman zaman da söylemişliği var. Temel mesele şu: Evet, dediğin gibi, şu ilişki biçimini her şeye dayatıyorlar. Aslında Baro meselesi de öyle, sosyal medya meselesi de öyle. ‘’Gel bakayım buraya’’ diye çağrılıp, her şeyi ayar verecek kıvama getirmek. Hatırlanacağı gibi, ana akım medya da adım adım böyle hizaya getirildi. İlk önce gazeteciler değil, doğrudan patronlar muhatap alınarak, doğrudan onlarla ilişki kurularak dizayn edilmeye çalışıldı. Daha sonra bizzat işin patronajının değiştirilmesine kadar vardı. Baro meselesinde de öyle. Yani kendi başına, kendisini bir siyasî özne olarak ortaya koyan ve öyle birebir muhataplık ilişkisine yanaşmayan her türlü alanı, kendisiyle doğrudan, birebir muhatap olabilecek biçime dönüştürmek istiyor. Bu, uluslararası ilişkilerde de böyle. Yine Donald Trump ile ilişki meselesinde, Putin ile ilişki meselesinde, devletten devlete, onun kurumlarıyla kurulan ilişki yerine birebir, “Ben onunla konuşur, hallederim. Benimle konuş” üzerine kurulu, bu muhataplarını bütün sorunlar konusunda böyle bir zemine zorlayan ilişki biçimi bu. Bu, muhalefet için böyle, sivil toplum için böyle, sosyal taraflar için böyle, ekonomik aktörler için böyle, doğrudan ‘’gel buraya’’ deyip, birebir konuşarak, talimatlarını, şikâyetlerini ya da taleplerini bildireceği ve doğrudan sonuç alacağı ve bir şey istediğinde de doğrudan kendisine gelerek bunu isteyen muhataplardan ibaret bir ilişki zemini yaratmak. Mesele bu. Burada her türlü odak, bu, ister sosyal medyaya giren herhangi bir insan, ister Baroya üye olan ve kendisini bir özne olarak ifade eden, birtakım hak ve özgürlükler meselesini gündeme getiren avukatlar, isterse muhalefetin herhangi bir aktörü olsun

Çakır: Muhalefetin aktörü deyince, gözümün önüme Saraydaki o fotoğraf geliyor. Çok acı bir fotoğraftı o. Bu arada Trump derken, biliyorsun Watergate Skandalı’nı ortaya çıkartan gazetecilerden birisi olan Carl Bernstein’ın, Beyaz Saray kaynaklarına ve başka ülkelerdeki üst düzey bürokratlara dayandırdığı CNN’deki haberine göre, Trump’ın açık ara en fazla görüştüğü lider, Erdoğan. Hatta şöyle bir cümle var, mealen söyleyeyim: Erdoğan o kadar her aradığında Donald Trump’a ulaşabiliyormuş ki, herhalde, Erdoğan’ın, Başkan Trump’ın müsait zamanlarını kendisine bildiren bir istihbarat kaynağı var diye şüphelenmişler. Haberde aynen böyle yazıyor ve gerçekten açık ara en çok ve en sık konuşan dünya lideri olduğunu söylüyorlar. Yani Amerikan Başkanı bile buna geliyorsa, aslında bu dediğin yöntemin bir alıcısı da var. 

Buradan Şehir Üniversitesi meselesine geçebiliriz. İstanbul Şehir Üniversitesi, 2010 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan, Başbakan danışmanı Davutoğlu ve dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül il birlikte açılışını yaptıkları bir üniversite. İslâmî hareketin gözbebeği, prestijli bir kurumuydu biliyorsun. En çekirdekten yaratılan Bilim ve Sanat Vakfı ile birlikte ilmek ilmek örülen bir olaydı. Sonra anında kapıya kilit vurdu. Adım adım yaptı bunu; önce kayyum atadı, sonra kapattı. Bu tam da senin söylediğin husus: ‘’Gel buraya’’ dendiğinde ve gelinmediği anda, faturası anında kesildi. Artık Şehir Üniversitesi diye bir şey yok. Bu, Fetullahçıların Fatih Üniversitesi’nin kapatılmasıyla kesinlikle aynı düzeyde konuşulacak bir olay değil. Bu bambaşka bir olay. Gerekçelere baktığın zaman da çok zorlama gerekçeler var. Yani işin içerisinde para pul, arsa meseleleri var ama Ahmet Davutoğlu’nun söylediği gibi, bunlar kolaylıkla devletin halledebileceği sorunlarken, bir bahaneyle kapısına kilit vuruldu. Şehir Ünüveristesi 2008’de kuruldu ama mezunlarını daha sonra vermeye başladı. AK Partili ailelerin, çocuklarını gönül rahatlığıyla yolladığı bir üniversiteydi. İmam Hatip’lere atfedilen ‘’çocuğumuz kötü yollara sapmasın” kavramı vardır ya, öyle bir işlev gören bir üniversiteydi ve göz göre göre, hiçacımadan üniversiteyi bitirdiler. Bitti artık, faaliyeti durduruldu.

Can: Bunlar benzer süreçler işte. Senin de söylediğin gibi bu lütûf-ceza denklemi içerisinde kurulan bir yönetim biçimi ve bunun sürdürülebilirliği, bu tür, kendi alanında tek bir vaka olarak baktığımızda irrasyonel bile duran bazı şeylerin yapılmasını zorunlu kılıyor. Yani Şehir Üniversitesi’nin politik olarak büyük bir tehdit oluşturup oluşturmaması önemli değil. Orada büyük bir muhalefet nüvesinin filizleniyor olup olmaması önemli değil. Tam da bu lütûf-ceza denkleminin dışında kalma ihtimalini hiçbir şey için bırakmamak gerekiyor. O yüzden de bazen kendi başına lüzumsuz bulunabilecek, “Niye bunu yaptı?” dediğinde, cevabı çok rasyonel olarak verilemeyecek bazı hamleler yapılmak zorunda. Geçen haftaki yayında da konuştuk: Baroların yürüyüşü meselesinde “Ne olur sanki izin verilseydi de, Ankara’da Anıtkabir’e gitselerdi, bu kadar da mesele olmazdı, niye bunları yürütmüyor?” diye konuşuluyor ya pek çok meselede, olayı tek ele aldığımızda, mantıklı ve rasyonel olarak bakıldığında, ‘’Bunu niye yaptı?’’ denilen birçok şey oluyor. Ama aslında bunların bütününde, bunu yapmak zorunda olan, çünkü o bütün, şu resmi tamamlıyor: İşte o lütûf-ceza sistematiği içinde çalışan ve bütün alanların bu tabiiyeti kabul ettiği bir işleyişi zorlamaya çalışıyor. Bunun için Barolar da, avukatlar da, mühendisler de, doktorlar da, muhalefet de, medya da, hatta tek tek sosyal medyadaki insanlar da… Sosyal medyanın diğer medyadan kontrol açısından farkı şu: Diğer medya, kendi çalışanları olduğu için onlara talimat verebiliyor ama sosyal medyanın içerik üreticileri onun çalışanları değil, herkes. Dolayısıyla, Twitter merkezi olarak AK Parti iktidarını destekleme kararı alsa da, kendi platformunu kullananlara böyle bir talimat veremez. Bu, böyle çözülebilir bir şey değil. Medyayı böyle çözebilirsiniz; medyada patronu elinize alırsınız ya da doğrudan patron değişir ve o patron, çalışanlarına istendiği gibi iş yapma talimatı verebilir. Sonra bunun seyircileri azalır, azalmaz, ayrı bir şey. Ama fonksiyonunu bu anlamda devam ettirebilir. Ki kimsenin seyretmediği ya da okumadığı onlarca televizyon ya da gazete böyle devam ediyor. Ama sosyal medya böyle bir platform değil. İrrasyonel çıkışlarla bile olsa, o platformun bile müdahale dışında olmayacağı, bu hakikati kabullenmenin iktidar açısından mümkün olmadığını sürekli göstermek zorunda. Dolayısıyla ben, ‘’bu konuda ne kadar ileriye gidebilir?’’ tartışmasını biraz geniş tutmanın ve ihtimalleri biraz zengin düşünmenin doğru olacağını düşünüyorum. Çünkü bu, bir tür, yokuş aşağı koşma hâli ve bunun sınırlarını bazen koşan bile belirleyemeyebiliyor.

Çakır: Ahmet Davutoğlu, Şehir Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı Kararnamesiyle kapatılması meselesi ile nihayet zincirlerinden kurtuldu ve Erdoğan’ı cepheden eleştirdi. Arada sırada bir şeyler söylüyordu ama Davutoğlu da, Babacan da hep tutuktu. Ama Davutoğlu’nun son açıklamasını görmüşsündür; bayağı sert konuştu. Bir cümlede ‘’Türkiye’deki adaletsizliğin, hukuksuzluğun, yasakçılığın, baskının, kötü yönetimin sorumluluğu bizatihi Erdoğan’dır’’ demesi bile yeterliydi. Ben açıklamanın tamamını izlemedim ama satır satır okudum. Çok kızdığını anlıyorum ama bu artık geriye dönüşü olmayan bir şey. Özellikle ‘’Artık, ‘Cumhurbaşkanı iyi ama çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hali kalmamıştır’’ demesi… Bir de tabii en manidarlarından biri de  ‘’Bu dönemde sessiz kalanlar, yarın öbürgün…’’ cümlesi ki bu kendi öyküsü aslında. Çünkü kendisine bir profesör olarak Barış Akademisyenleri konusu sorulduğunda verdiği cevapları biliyorsun: ‘’O bildirinin içeriği akademik kriterler ile uyumlu değildi. Akademisyenlerin tutuklanmasına ve cezalandırılmasına onay vermedim’’ demişti. Ama o dönemde hiç de sesini çıkarmadı.

Can: Hatta sesini çıkarmamaktan daha fazlasını yaptı; onu meşrulaştıran bir şey yaptı.

Çakır: Evet. Ama sonuçta bu da bir vesile oldu o konuşmasına. Bir de tabii şunu gösterdi: Dışarıdan bakanlar ve muhtemelen içeriden bakanlar için de hep ‘’tekrar bir ittifak olur mu, olmaz mı?’’ beklentisi vardı. Ama Şehir Üniversitesi’ne yapılan bu acımasız infaz, artık o geriye dönüşün tam anlamıyla dinamitlendiğini de gösteriyor.

Can: Evet, bu zincir böyle devam ediyor. Bu gündem başlıkları açısından bakarsak: Medya, sosyal medya, Şehir Üniversitesi dedik. Mesela, şimdi gündeme taşınan ve bir biçimde bu başlıklarla da bağlantılı ‘’İstanbul Sözleşmesi’’ meselesi de var. Bu aslında, Diyanet İşleri Başkanı’nın, sonra baro işine bağlanan ilk çıkışından itibaren başlarsa, sadece siyasi muhalif çevrelerin değil, iktidarın dayattığı hayat etme biçimine de sorun teşkil edebilen potansiyel her kesimin alanının küçültülmesi, onun, gerekirse etiketlenerek ötekileştirilmesi çabasında bir yoğunlaşma görüyoruz. Bunu kadınlar meselesinde gördük. Hatırla, 8 Mart öncesi ve sonrasında, bir kadın meselesi üzerine, son derece seksist, saldırgan bir tutum sergilendi. Bunun sosyal medya ayaklarını zaten biliyoruz. Artı, Diyanet İşleri Başkanının çıkışı. Diyanet İşleri Başkanının çıkışının hukukî sorunlarını katlayan biçimde, Anayasası’nda ‘’laiklik yazan bir ülkenin Cumhurbaşkanı, daha da ileri giderek, dini gerekçelerle bir kesimi sapkın olarak işaret etmesi… Sadece uluslararası sözleşmelere değil, kendi Anayasası’na aykırı biçimde, bir dinî referansla, toplumun bir kesimini hedef gösteren, hatta ‘’Onlara karşı herkes gereğini yapsın’’ talimatını da içeren açıklama yaptı. Bunun devamında da ‘’İstanbul Sözleşmesi’’ meselesi geldi. ‘’İstanbul Sözleşmesi’nin ana ekseni, birincisi, bu tür ayrımcılığı engellemesi. İkincisi de doğrudan kadın meselesine yönelik. Dolayısıyla, bunun gündeme getirilme biçimi, sadece politik sınırlarla ilgili olmayan her alanı… Çünkü artık neyin politik olduğunu ve neyin nasıl siyasileştirileceğinin kararını da iktidar belirlediği için, bu olanları, kapatıcı bir politikleştirme ile ötekileştirme ile kendi dışındaki herkese, kapatma hamlesinin yayılarak devam edeceğini anlıyoruz. ‘’İstanbul Sözleşmesi’’ meselesinde Numan Kurtulmuş ‘’İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması yanlıştı. Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde  usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır’’ dedi. Bunun üzerine, iktidara yakın medyada ve sosyal medyada ‘’Türkiye ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı aldı’’ haberleri çıkıyor. Hayır, bu, Numan Kurtulmuş’un bahsettiği bir şey. Bu, hangi politik tartışmanın sonrasında Türkiye’nin kararı oldu? İlk başta ‘’Gündem artık başka bir gündem’’ diye konuştuk ya, gündem artık böyle kuruluyor. Bir ülkenin temel politik kararları, temel ekonomik kararları, siyasî zeminde tartışılarak verilir. Bugün siyasî zeminin oluşma biçimi bu halde: AKP’nin bir sözcüsü çıkıp Türkiye adına karar veriyor ve ‘’Bu böyle olacak’’ diyor. Ülkenin yöneticilerinden bahsetmiyorum. İktidar partisi olması da önemli değil. Ama bir partinin sözcüsü, uluslar arası anlaşmalar ya da savaş gibi Türkiye’nin çok temel bir meselesi ile ilgili, devletin politikasını belirleyen kararı açıklıyor. Bu çok önemli bir durum.

Çakır: Aslında işin konuşulan bir başka boyutu var: ‘’Z kuşağı’’ diye tabir edilen ve sosyal medyada çok konuşulan bir konu.  Zaten bu ‘Dislike’ meselesi de buradan yürüdü, en azından sosyal medyada çok konuşuldu. Senin demin sözünü ettiğin İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ hususları da aslında o olayla çok alakalı bir mesele. Siyasi iktidar ve siyasi iktidarın Diyanet gibi sözcülerinin ‘’kadın’’ meselesindeki duruşları, LGBTİ konusundaki çıkışları, aslında genç kuşakların yaşadığı realitenin çok uzağında. Genç kuşaklar derken, buna muhafazakâr ailelerin çocuklarını da katıyorum. Özellikle, benim İslâmî hareketi çalışmaya başladığım 85’ten itibaren, genç kadınlardaki dönüşüm, feminizme yakınlaşma, başörtüsü krizinin bir şekilde örttüğü bir tartışma epey gelişti. İlk başta karşı çıkış gibi gelişen bu duruş, şimdi birçoğu için sıradanlaştı. Birçok muhafazakar ailenin kız çocukları, belli bir yaştan itibaren kadın kimliğini çok doğal bir şekilde taşıyorlar. Ve bunlar aynı zamanda LGBTİ olgusunu, sosyal medyada, okulda, değişik yerlerde çok daha açık bir şekilde görüyorlar. Bunu sapkınlık olarak görenler de vardır tabii ki ama büyük bir kısmı barışık yaşıyor. Hatta içlerinde yönelimi böyle olanlar da var. Aslında hep vardı böyle yönelimleri olanlar. Ama eskiden, belki açıkça deklare etmekten daha fazla korkuyorlardı, şimdiyse çok daha özgür olduklarını düşünüyorum. İzlenen bu tür politikalar, atılmak istenen bu tür adımlar, aynı zamanda onların genç kuşaklarla olan bağını da alabildiğine kopartıyor. Biz şimdi sosyal medyaya getirilmek istenen yasakların, hemen böyle bir sonucu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Çünkü en çok genç kuşaklar, Z kuşağı bunu kullanıyor. Burada kadın meselesi veya LGBTİ meselesi gibi konularda, kopuşun çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Aslında bu bir anlamda, muhafazakâr ailelerin çocuklarında Deizm, Ateizm eğiliminin yaygınlaşma meselesi de bununla çok alakalı. Yani kendi içlerinde çok ciddi bir kopuş söz konusu. Zincirleme gibi gidiyor. Siyasi iktidarın, Türkiye’nin değişik alanlarda ne kadar kazanımları varsa, özellikle güçsüz olanların, sayıca az olanların, -gerçi kadınların sayıca az olması gibi bir meselesi yok- ya da iktidardaki temsiliyetleri güçsüz olanların kazanımlarını ellerinden almak, kolaylarına geliyor. Bunu yapmaya çalışırken, kendi tabanlarındaki özellikle genç kesimlerle olan mesafeleri de çok ciddi bir şekilde açtıkları kanısındayım. Bu politikaların pek karşılığı yok. Hatırlarsan, Erdoğan Ailesi’nden kadınların da içinde yer aldığı KADEM (Kadın ve Demokrasi Derneği), İstanbul Sözleşmesi konusunda çok tereddütlü davrandı. Çünkü o sözleşmenin muhafazakâr kadınlar da dâhil her kadında bir karşılığı var.

Can: Evet. Bu kopma meselesi, galiba iktidarın da gayet net fark ettiği bir şey. Ve şu anda bütün bu gündem sıkıştırmalarını hep muhalefete dönük abluka, o kesimleri sıkıştırma diye düşünüyoruz. Ama bu gündemlerin çok büyük bir bölümü, kendi tarafına, kendi yüzde 51’ine dönük bir kuşatma. Asıl ablukaya alınmak istenen, asıl sıkıştırılan, senin dediğin gibi, kopma biçiminde olmasa bile bir tür esneme, gevşeme biçiminde bir tavır içine girmesi engellenmeye çalışılan… Eğer gündem Ayasofya ile İstanbul Sözleşmesiyle, sosyal medya hikâyesiyle, darbe tartışmasıyla, şunla bunla donduruluyorsa, karşısında olan muhalifleri zaten kuşatıyor, hayatını zorlaştırıyor. Ama bu kuşatmanın asıl hedefinde, kendi tabanı var. Yani senin ‘problem’ diye gördüğün problemi, iktidar kendisi de görüyor. Çok sert din ve milliyetçilik eksenli ideolojik tahakküm yaratıyor ama doğrudan kendi ideolojik alanında inandırıcılığını kaybetmiş olarak yaşıyor. Dolayısıyla, ancak bunu köpürtüyor.

Çakır: Bu aslında çok bereketli bir konu. Haftaya buraya stüdyoya geleceksin, burada uzun uzun konuşuruz. Benim çok üzerinde durduğum o ‘’deizm’’ tartışmaları ile ilgili burada çok yayın yaptık. Hatta Mücahit Bilici ile yaptığımız yayınlarda da bunu çok konuştuk. Muhafazakâr ya da muhafazakâr olmayan gençlerin arayışı aslında çok dinamik bir konu. Ama bu tartışmaların özellikle muhafazakâr ailelerde daha yoğun yaşanmasının nedeni şu: Sistemin merkezinden uzak tutulmak istenen muhafazakâr kesimde, aslında Refah Partisi ile başlayan bir orta sınıf oluştu ve bu sınıf AKP iktidarıyla birlikte iyice gelişerek merkeze taşındı. Merkeze taşındıktan itibaren, evrensel anlamdaki merkezlerin bir takım değerlerini, tüketim anlayışlarını tattıktan sonra, gelenekleri de dönüştürmeye başladılar. Ve şimdi burada söylenen ‘’Bu sapkınlıktır,’’ Lût Kavmi örneği’’ gibi söylemlerin hiç karşılığı yok bu insanlarda. Diyanet İşleri bu tür açıklamalar yaptığında, onun sözlerini dinleyen bir çocuğun aklına, eşcinsel kimliğini açıkça deklare etmiş olan sevdiği bir sınıf arkadaşı geliyor mesela. Çünkü artık bu tür örnekler daha somut bir şekilde hayatta yer alıyor; insanlar LGBTİ’yi eskisi gibi kapalı alanlarda yaşamıyorlar. Özellikle eğitim alanında, üniversitelerde çok ciddi örgütlenmeler, faaliyetler var. Dolayısıyla o kopuşu engellemek için yapılan hareketler, aslında o kopuşu hızlandırıyor. Böyle de tuhaf bir durum var. Nasıl çekecekler onları? Yani ‘’Çocuklar bunlar sizi kandırıyor. ‘’Twitter’a, Facebook’a, Netflix’e -nasıl deniyordu o Netflix, unuttum- oradaki filmlere, videolara bakmayın, bunlar doğal değil’’ diyecek nasıl bir argümanları var? Öyle bir argüman yok ki. Argümanları ‘’Rabbimizin sapkınlık olarak gördüğü’’ diye bir cümle. Ondan ibaret bir şey. Bu cümleler o gençleri kesinlikle tatmin etmiyor. Bu baş edebilecek bir mesele değil. Hele bu yöntemle, bu üslupla, bu gündemle baş edebilecekleri bir mesele olduğunu hiç sanmıyorum. Mesela, Ayasofya’nın ibadete açılması konusunda Danıştay karar verecek. İki beklenti var. Biri, Danıştay ‘’Açılmasın diyecek.’’

Can: Zaten Danıştay ‘’Ayasofya’nın ibadete tekrar açılma kararı Bakanlar Kurulu tarafından verilebilir. Şu anda da Ayasofya’nın açılması Cumhurbaşkanın takdirindedir’’ diyerek topu üzerinden attı.

Çakır: Evet topu Cumhurbaşkanı’na attı ama nihayetinde kararı onlar verecek. Sonuçta, ya ibadete açılmayıp eski statüsünde devam edecek. İktidar da ‘’Bakın biz hukuk devletiyiz, kararlara saygılıyız. Hani diktatörlüktü?’’ filan diyecek. Ya da, 15 Temmuz’a denk gelecek şekilde, Ayasofya ibadete açılıp bir gösteri havasına sokulacak. Belki bir müddet bu hava sürecek. Ama sözünü ettiğimiz bu gençler için, ‘’Z Kuşağı’’ için bu ne anlam ifade edecek? Bu arada biz hangi kuşağız?

Can: Bizimki alfabenin dışında herhalde. Bu sorun sadece gençler meselesi de değil. O ‘’Z Kuşağı’’ meselesi ayrı bir tartışma konusu zaten. Şu anda, çok ‘’çelik çekirdek’’ diyebileceğimiz ya da yeni nesil için ‘’kindar nesil’’ diyebileceğimiz veya eski nesil için ‘’rövanşist, hıncını hâlâ alamamış’’ kesim dışında, kimseyi mobilize edemeyen, heyecanlandıramayan bir iktidarla karşı karşıyayız. Bunu değiştirmesinin ne araçları ne de buna ilişkin malzemesi var ellerinde. Hammadde bakımından da tükenmiş durumda, araçlar bakımından da çaresiz kalmış durumda. Ama bu kaçınılmaz olarak ancak tutabileceği şeye yoğunlaşmasına neden oluyor. Tutabileceği şey de şu: Zaten ayrımcılığa bir biçimde negatif bakan, gerek LGBTİ, gerek kadınlar konusunda ya da bütün özgürlükler ve haklar konusunda daha başka bir pencereden bakanlara, ‘’Rabbimizin yasakladığı’’ diyerek sonuç almak, onları oradan döndürmek gibi bir şeyin mümkün olmadığını biliyor. Zaten bunun derdinde de değil. Sadece, bu tarafta oluşan gevşemeyi, burada kalmaya devam etmenin mecburiyetleriyle kuşatarak… Hani şimdi bütün araştırmalarda ‘’kararsızlara giden’’ diye çıkıyor ya. Evet, o kararsızlara gidenin içinde gençlerin önemli bir kısmı var ama genç olmayanlar da var. Bu kumpasa, bu ablukaya, bu sıkıştırmaya rahatsızlıkla karşılık verenler var. Onları geçtim, iktidar kendi tabanına 10 senedir ‘’Benim arkamda toplanın,’’ ‘’memleketin bekası,’’ ‘’Başkanlık sistemi,’’, ‘’400 vekil,’’ olmadı o, olmadı bu, diye durmadan görev celbi çıkartıyor. E ama bu insanların hepsi artık şu soruyu soruyorlar: ‘’Yahu tamam, senin derdin için mobilize olduk. Senin derdin için sandıklara gittik. Bizim derdimiz ne zaman gündeme gelecek? Ayasofya’yı açsan benim derdime çare değil. İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırsan bana çare değil.’’ Bu denklem, ancak kuşatma ve kapatma ile devam ettirilebiliyor. Senin dediğin gibi, bundan bir çare bulduğu için değil, bundan başka elinde bir şey olmadığı için bu yapılmakta. Mesele bu. Muhalefetin kilitlenmesi, onun kilitlenmesi, herkesin kilitlenmesi konuşuluyor. Ama kitlenen, asıl burası.

Çakır: Aklıma geldikçe gülüyorum: Biliyorsun ben yıllardır ‘’Erdoğan’ın krizi’’ diyorum, insanlar da benimle dalga geçiyor. Gündem diye konuştuğumuz şeylerin her biri, aslında çok bariz ve artık çıkışı olmayan bir krizin tezahürleri. Ama buradaki mesele şu: Bu krizi bütün ülkeye yayma becerisini gösterdi. Krizde olan sadece kendisi değil; muhalefet de krizde, başka yerler de krizde. Benim geçenlerde sosyal medya ile ilgili yaptığım yayında söylediğim şöyle bir husus vardı: Biliyorsun muhalefet liderleri Dark dizisi üzerinden sosyal medyanın kapatılması konusu ile ilgili birtakım espriler yaptılar. Tabii bunlar o Z Kuşağı’nı tavlayacak şeyler değil ama yine de bir ilgi gördü. Ama sahiden bu yeni teknolojileri, yeni network’leri, küreselleşmenin yeni hâlini gerçekten anlamış bir siyasi lider ya da siyasi bir hareket çıkarsa, Türkiye’de çok şeyi değiştirebilir. Bu arada Cem Uzan tekrar geliyormuş, kardeşini partinin başına geçirmiş. Benim kastettiğim bu değil tabii. O, eskinin bir şeyini yakalamıştı, tekrar yakalayabileceği kanısında değilim. Sosyal medyadaki başarısından dolayı Ali Babacan’a biraz atfedildi bu. Ama onun da, ne kadar ‘’yok’’ dese de, geçmişten gelen bir bagajı olduğu için olamıyor. Belki yepyeni birileri çıkıp, bütün bu dilin dışında bir dille bu genç kuşaklara hitap eden birileri çıkabilir, bilmiyorum. Şu haliyle ortada kimse görünmüyor. Ama ‘’gençler bunu sevmiyor, mesafe koyuyor’’ dediğimiz şeylerin dışında onları çekip çevirebilecek bir hareket, bir şahıs çıkarsa, gerçekten birçok şeyi değiştirebilir. Yeni kurulan partiler bunu büyük ölçüde karşılayamadılar gibi geliyor bana. Ortada hâlâ çok büyük bir boşluk var. Bir de biliyorsun ‘’Siyaset boşluk kaldırmaz’’ diye bir klişe vardır. Muhalefet liderlerinin, attıkları o tweettlerle böyle bir boşluğu doldurabileceklerini sanmıyorum.

Can: Evet, bir de bunun küresel bir veçhesi var. Bu, ekonomiden, siyasete kadar, ülkeler bazında olan gelişmelerle neticelenmiyor artık. Bunun küresel bir tarafı var; o da birçok şeyi belirliyor. Belki o anlamda, dünyaya da daha genel bir pencereden bakmak lazım.

Çakır: Tamam, sen büyük resmi görmeye çalış, haftaya resimleri tokuşturalım. Evet, bu hafta da ‘’Haftaya Bakış’ı böyle sonlandırıyoruz. İyi günler diliyoruz.

Can: İyi günler.

Çakır: Sesin çıkmadı Kemal. Sonra bana fırça atıyorlar, senin ‘’İyi günler’’ demene izin vermiyormuşum. 

Can: O zaman, iyi günler herkese.

Çakır:  Haftaya buluşmak üzere.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus