Komplo teorileri neden kriz zamanlarında yükseliyor?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
Siyasi Sermaye Enstitüsü (PCI) Müdürü Péter Krekó, Eurozine için kaleme aldığı makalede kriz zamanlarında ortaya çıkan komplo teorilerini ve arkasındaki sebepleri tartışıyor. Makaleden öne çıkan kısımları sizin için paylaşıyoruz.

Ekonomik, siyasi ve sosyal kriz zamanlarında, beklenmeyen olayları makul kılmak için komplo teorilerine başvurmanın cazibesi özellikle yüksektir. Bunun altında yatan üç neden var: Bilgi ve kanaat boşluğu, kontrolü kaybetme duygusu ve olumsuz olayların tetiklediği kaygı durumu. İnsanlar, günlük yaşamlarına tehdit oluşturan olayları kontrol edemediklerini düşündüklerinde, hevesli bir biçimde kontrol yanılsaması yaratmaya çalışabilirler.

Olağanüstü olaylar, geleneksel ve resmi anlatıların ötesindeki olağanüstü yorumları gerektirir. Ayrıca, hüsran ve belirsizlikle dolu tarihsel zamanlarda, bir düşmanı veya suçluyu tanımlama ihtiyacı, karşı konulmaz olabilir. Komplo teorileri, agresif eğilimler için bir çıkış noktası sağlar ve belirli düşmanları, aksi olduğu takdirde anlaşılması imkansız olarak görünebilecek soyut, kişisel olmayan problemleri ya da karmaşık sosyal süreçleri açıklayacak şekilde gösterir. Koronavirüs salgınındaki bilgi yayılımı, bütün bu eğilimler için bir ders kitabı niteliğinde. 

Bilgi vakumu

Bazı iyimser yorumlara, söylentilere ve bunların belirgin alt tiplerine göre, komplo teorisi, hem kolektif problem çözme mekanizması olarak işlev görür hem de sosyal uyum sürecine katkıda bulunur. Kafanızı önceki dünya düzeninden başka bir yöne çevirdiğinizde ortaya çeşitli söylentiler çıkar ve eski referans noktaları geçerliliklerini ya da ikna ediciliklerini kaybederek yeni toplu açıklamaların ortaya çıkışını tetikler. Rasyonelleşmeyi gerektiren güçlü bir sosyal etkiye sahip olan beklenmedik ani olaylar, özellikle komplo hikayelerinin ortaya çıkışını tetikleme eğiliminde olur. Argümanlarını bu anlatılara dayanarak ortaya koyan bir bireyin, bahsi geçen olay ve olaylardan kişisel olarak etkilenmesi gerekmez.

Örneğin, bilişsel psikolog Leon Festinger, yaşanan bir deprem felaketinden sonra ortaya çıkan apokaliptik gelecek beklentilerinin yarattığı korku tellalılığının, insanların büyük ama bir o kadar da gerçek dışı olan endişelerini haklı çıkarmak istemelerinden dolayı, genellikle, yaşanan felaketten etkilenmeyen topluluklar içinde yayıldığını gözlemledi.

Olay ne kadar trajik ve etkisi ne kadar derin olursa, altta bir komplonun yattığından o kadar çok şüpheleniyoruz. Bir olayın önemi ve nedenleri hakkında bir simetri oluşturma ihtiyacı hissediyoruz çünkü olağanüstü olayların olağanüstü komplolar tarafından başlatılması gerektiğini düşünüyoruz. 1970’lerde yürütülen deneysel bir araştırma projesi, ABD Başkanı’na yapılan başarılı bir suikast girişiminin, Amerikan komplo teorilerinin oluşumunda, başarısız olan bir suikast girişimine göre çok daha büyük bir katkısı olduğunu gösterdi. Araştırmanın yazarlarına göre, bu durumun arkasındaki neden, birini öldürmek için düzenlenen bir komplonun başarılı olma ihtimalinin, tek bir kişi tarafından yürütülen bir suikast girişiminin başarılı olma ihtimalinden daha yüksek olması. 

Ekonomik krizlerin etkileri

Komplo teorileri, özellikle ekonomik kriz zamanlarında zenginleşir. Ekonomik kriz, uzmanların bile henüz tam olarak kavrayamadığı bir mantıkla oldukça karmaşık ve öngörülemez bir süreçtir. Bu tip krizler beklenmedik zamanlarda ortaya çıkar ve olağanüstü sayıda hayatı etkiler. Hakkında yapılan tüm açıklamalar ve analizler çelişkilidir, bilgi ortamı da muğlaktır. Sonuç olarak, kamuoyu daha basit açıklamara yönelir. 

Dahası, “resmi” açıklamalar psikolojik olarak rahatsız edici olabilir. Çünkü bu tip açıklamalar genellikle soyut, sistematik sorunları tespit ederler ve kamuoyunda krizin sorumlusunu bulup cezalandırılmasına yönelik ortaya çıkan arzuyu tatmin edemezler. Ekonomik aksaklıklar kaynakları ve rekabeti sınırlar, geriye kalan ise sosyal gruplar ve karşılıklı önyargıların arasındaki çatışmanın şiddetlenmesi olur. Bu mücadele de komplo teorilerinde ifade edilebilir. 

Kötü niyetli ve güçlü gruplarla ilgili ortaya çıkan sahte haberler ve anlatılar, genellikle terörist saldırılarından ya da toplumun bütününü etkileyen büyük kazalardan sonra çoğalır. Örneğin; 11 Eylül saldırıları, Londra bombalamaları, Prenses Diana’nın ölümü veya Usame bin Ladin’in öldürülmesi gibi olayların hepsinin komplo teorilerinin doğuşunda rol oynadığını söyleyebiliriz. Özellikle güçlü kesimlerin arkasındaki mekanizmaları ortaya çıkaran skandallar düşünüldüğünde, siyasi elitlerin davranışı da bu komplo teorilerinin yayılmasından sorumlu. Oldukça gerçek ve büyük bir siyasi örtüyü ortaya çıkaran Watergate skandalı da, bugün ABD’deki komplo teorilerinin yaygınlığına önemli ölçüde bir katkıda bulunmuş olabilir. 

Bilime karşı hikayeler

Sahte haberlerin ve komplo teorilerine yol açan hikayelerin gerçek önemi, hikayelerin kendi içerisinde, sosyal etkilerine oranla daha azdır. Komplo teorileri, yerleşik otoriteye ve güce duyulan mutlak güvensizliği ifade eden masallardır. Sistem ile ilişkili tüm kurumlara ve kişilere; politikacılara, medyaya, uzmanlara, bilim insanlarına, sağlık kurumlarına, ilaç şirketlerine ve doktorlara şüpheci yaklaşır. Son yıllarda, bilim karşıtı komplo teorileri şaşırtıcı bir oranda çoğaldı. Ve bu komplo teorileri, bilim insanlarıyla birlikte karar vericilere karşı ciddi bir meydan okuma halini aldı.

Sağlıkla ilgili olan komplo teorileri özellikle tehlikeli olabilir çünkü onlara inananlarla beraber aileleri ve daha geniş sosyal çevreler için tehlikelidir. Bilime ve bilim insanlarına güven söz konusu olduğunda, koronavirüs, tuhaf bir değişkenlik içindeki tepkilerle sonuçlandı. Bilim insanları, genellikle koronavirüs ile ilgili bilgilerin en güvenilir kaynağı olarak öne çıkarken aynı zamanda bilime karşı komplo teorileri ve yığın halinde sahte haberler de eşzamanlı olarak ortaya çıktı.

Örneğin birçok kesim, koronavirüsün, aşılama karşıtı hareketleri ortadan kaldırmasını bekledi. Ancak ortaya çıkan senaryo tam tersi oldu: Salgın, oldukça küçük ama sosyal yardım ve iletişim konusunda son derece etkili olan aşı karşıtı hareketlere ivme kazandırdı. Bu hareketler, oldukça kritik olan bir dönemde salgında ortaya çıkan aşı eksikliğinden faydalanarak mesajlarını daha geniş çevrelere yayma fırsatı buldu. Elbette bu mesajların daha geniş çevreler üzerinde de oldukça önemli etkileri var. Örneğin Çeç bölgesinde (Bulgaristan ve Yunanistan arasında kalan bölge) ve Slovakya’da yaşayan vatandaşların beşte ikisi, koronavirüse karşı aşı geliştirilmesi durumunda bu aşıdan faydalanmayacaklarını belirtti.

Bunun yanında, geçmişte yapılan araştırmalar, Afrika kökenli Amerikalılar’ın yaklaşık dörtte birinin, HIV’in (AIDS’e yol açan virüs) siyah insanları yok etmek için oluşturulan bir komplonun parçası olarak nüfus içine salındığına inandığını göstermişti. Komploya olan bu inanç, birçok siyah erkek arasında, kondom kullanma veya HIV için doktora görünme konusundaki isteksizliğe katkıda bulundu. Bu insanlar, doktorların da komplonun bir parçası olabileceğini hissettiler ve bu nedenle, yaşadıkları bölgelerdeki HIV enfeksiyonu riski yıllar içinde büyük oranda arttı.

Elbette bu aşı karşıtı tutumlar, siyah toplulukların sınırlarının çok daha ötesine uzanıyor. Bugün, aşı karşıtı hareketler dünya çapında yayıldı ve yüzbinlerce kişi önyargılarının kurbanı oldu. Ancak son araştırmalar sayesinde, aşılama karşıtı hareketlerin nasıl işlediklerini, hangi argümanları kullandıklarını ve sağlık alanıyla ilgili ne gibi komplo teorilerini kullandıklarını giderek daha fazla anlıyoruz. ABD’de yapılan bir çalışmanın sonuçlarına göre, Amerikalılar’ın neredeyse yarısı, tıpla ilgili en az bir komplo teorisini mantıklı buluyor. Bu insanlar, aynı zamanda alternatif tedavi yöntemlerine başvurma olasılıkları çok daha yüksek bir kesimi oluşturuyorlar. Sağlık uzmanlarına ve doktorlara güvenmek yerine, kişisel çevreleri içerisindeki güvenilir insanlardan -aile üyelerinden, arkadaşlarından- tavsiye almaya meyilliler.

Tıpla ilgili komplo teorileri, büyük oranda, teknolojik değişimin insan sağlığı üzerindeki etkisi ile ilgili olan kaygılarla yakından ilişkilidir. Araştırmalar, bu tutumun, genellikle yaşlı, dini inanç sahibi ve sağ görüşü benimsemiş insanlar arasında yaygın olduğunu gösteriyor. ABD’de 2009 ve 2015 yılları arasında yapılan ve aşılanma karşıtı tweetleri analiz eden bir çalışma, aşı karşıtı tweetlerin çok büyük bir kısmının, yakın zamanda doğum yapan kadınların fazla olduğu, eğitim düzeyi yüksek olmayan erkeklerin bulunduğu ve daha yüksek geliri olan hane halklarının fazla olduğu eyaletlerde yaşayanlar tarafından atıldığını gösterdi. Yani aşı karşıtı hareketler aynı anda çok farklı gruplar arasında popülerlik kazanabiliyor. Ve şaşırtıcı bir biçimde, aşılanma karşıtı tweetlerin en popüler olduğu eyaletler ekonomik olarak daha az gelişmiş olan eyaletler değil.

Aşılanma karşıtlığı, tıbbi komplo teorileri ve alternatif tıbba olan inançların bütünü, siyasi komplo teorileriyle de yakından ilişkili. Kennedy suikasti, Prenses Diana’nın ölümü ya da 11 Eylül hakkındaki komplo teorilerine inanan insanlara dair verilerin değerlendirildiği bir araştırmaya göre, bu olaylar içerisindeki komplo teorilerine inanan insanlarda aşılar konusunda da daha şüpheci bir yaklaşım ön plana çıkıyor. 

Gözlemsel araştırmalar, komplo teorilerinin, aşılara olan inançları ve aşılanmaya olan eğilimleri azaltabildiğini gösteriyor. Bunun yanında, bu inançların değişim karşısında inatçı kaldığını söylemek de mümkün. Bir başka araştırma ise komplo teorilerine karşı olan argümanların, yalnızca komplo anlatılarının teori formatına dönüşmelerinden önce sunulduklarında etkili olabildiklerini gösteriyor. Yani bu tür komplo teorilerine boyun eğmeyi reddedenleri aşılamak, önceden oluşmuş aşılama karşıtı tutumları düzeltmekten daha kolay.

Ancak komplo anlatıları, aşılama karşıtı duyarlılıktan çok daha fazlası için kışkırtıcı olabilir. Yapılan bir deney, iklim değişikliğine şüpheyle yaklaşanları hedef alan komplo teorilerinin, insanların karbon ayak izlerine karşı olan duyarlılıklarını ve aktif olarak çevre için bir şeyler yapma istekliliklerini önemli ölçüde azalttığını gösteriyor. Bu anlatıların geneli, küresel ısınmanın gelişmiş ülkeleri zayıflatmayı amaçlayan bir propaganda olduğu görüşünü destekliyor. Ve toplumun hayal kırıklığıyla beraber güvensizlik duygularını yoğunlaştırırken, bireyler için çaresiz olma duygusunu da güçlendiriyor.

Terör, radikal gruplar ve komplo teorileri

Terör eylemleri, haksız bir şekilde kazanılmış otoriteye ve güce karşı savaşta şiddeti meşrulaştıran teoriler üzerine kuruludur. Komplo anlatıları, terörün ideolojik gerekçelerinde anahtar bir rol oynar. Bu, diğer siyasi şiddet biçimleri için de geçerlidir. Herhangi bir aşırı hareketin kalbinde, dış bir gruba veya tehdide karşı olan düşmanlığı haklı çıkarmak için formüle edilmiş bir teori olması muhtemeldir. Komplo anlatıları, radikalleşmeyi arttıcı bir işlev görür. Belirli toplulukların düşünce ve davranışlarını daha aşırı bir yöne itebilir ve büyük çaplı terör eylemleri için katalizör görevi görebilir.

Sosyal psikolog Arie Kruglanski, terörizmin, tanımlanabilir veya psikolojik özellikleri olan bir sendromdan ziyade, arzu edilen politik sonuca ulaşmak için bir araç olduğunu söylüyor. Yani terörün arkasında psikopati değil strateji var. Bu düşünce, komplo teorileri için de son derece geçerli.

Radikal bir komplo hikayesinin dört ana unsuru ise şunlar: Düalizm ( iki temellilik), günah keçisi oluşturma, şeytanlaştırma ve apokaliptik saldırganlık. Temeli ise basit bir atasözüne dayanıyor: “Onları yok etmezsem, onlar beni yok edecek.”

Aşırılık yanlısı oluşumların komplo teorilerini bir araç olarak kullanmalarının yanında, aynı tutumu radikal ideolojiler de sergiliyor. Hikayeler olmadan var olamıyorlar. Komplo hikayeleri, ağırlıklı olarak güç ve kontrolden yoksun bırakma ile ilişkili. Demokratik değerler etrafında örgütlenen toplumlarda, komplo teorilerini en fazla kullanan gruplar sürekli olarak ezilen ve ötekileştirilmiş olarak hisseden gruplar.

Avrupa’nın dört bir yanında, hem aşırı solun hem de aşırı sağın siyasi güçleri, komplo teorilerini siyasetin önüne ve hatta merkezine koydu. Bu komplo anlatıları, genellikle, çok az nüfuzu ve devamlı olarak hayal kırıklıkları olan ve aynı zamanda dışlanmış politik topluluklar arasında ortaya çıkıp yayılıyor. Bu gruplar, karşılaştıkları engelleri; düşmanca kurulan komplolarla ve medya, siyasi partiler, parlamento, mahkeme ve polis gibi çeşitli sosyopolitik kurumların gizli veya yaşadışı uygulamaları tarafından bir kenara itildiklerini iddia ederek açıklıyor.

Aşırılık yanlısı ideolojiler ve komplo hikayeleri el ele yürür: Hem aşırı sol hem de radikal sağın destekçileri, dünya görüşlerini bu tip teoriler üzerine kurar. Örneğin, İngiltere’deki 2010 seçimleri öncesi, aşırı sağcı İngiliz Ulusal Partisi’nin Başkanı Nick Griffin, küresel ısınma üzerine olan komplo teorilerini partisinin seçim kampanyasının ana temasına dönüştürdü. Griffin, Avrupa Birliği tarafından mali destek sağlanan bir grup bilim insanının, İngiliz endüstrisini yok etmek için küresel ısınma teorilerini destekleyen sahte araştırmalar yürüttüğünü öne sürdü. Küresel ısınma üzerine olan komplo teorileri, Griffin tarafından Avrupa Parlamentosu üyeliği döneminde de kullanıldı.

Benzer bir şekilde, aşırı milliyetçi Büyük Romanya Partisi, Çavuşesku’nun devrilmesinin ABD, Rusya ve Macaristan tarafından düzenlenen bir komplo olduğunu öne sürmüştü. Bu arada, Kuzey Avrupa’da ise, Hollanda Özgürlük Partisi ve İsveç Demokratları gibi Müslüman karşıtlığıyla tanınan siyasi partiler, bazı Arap ülkelerinin Avrupa’daki siyasi gelişmeleri etkilemeye yönelik bir kolonizasyon politikası izlediklerini iddia ediyor. Onlara göre, bunun arkasındaki sebep, Arap dostu ve İsrail karşıtı bir ajanda kapsamında gelecek yıllarda bir Arap-Avrupa ekseni inşa ederek etnik Araplar’ın egemen olduğu bir bölge oluşturmak.

Siyasi bir grup ne kadar radikal ve şiddete dönük olursa, komplo hikayeleri de o kadar derinden yerleşiyor. Komplocuların yoğun dayanışması, karşı dayanışmayı da kışkırtıyor. Buna bağlı olarak, komplo anlatıları grubun dışlanmış pozisyonunu haklı çıkarmaya yardımcı oluyor; düşmanı tanımlıyor ve şiddet içeren fanatik siyasi eylemleri meşrulaştırabiliyor. Son tahlilde, aşırıcılık mantığı, komplo mantığıyla ayrılmaz bir şekilde birleşiyor.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus