Bir günah keçisi olarak Devlet Bahçeli

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Zelal Direkci

Bugün biraz MHP lideri Devlet Bahçeli’den söz etmek istiyorum. Arka planda gördüğünüz fotoğraf onun meşhur yüzüğünü gösterdiği fotoğraf. Benim çok sevdiğim bir fotoğraftır. Birçok vesileyle bu fotoğrafı kulladık. Ve bugün de Bahçeli hakkında yapacağım yayın için tabii ki bu fotoğrafı seçtim. Çünkü bu fotoğraf benim tanıdığım Devlet Bahçeli’yi çok yansıtan bir fotoğraf. Devlet Bahçeli tabii ki dışarıdan bakıldığı zaman çok sert bir ideolojik partinin sert lideri, konuşmalarına ara verdi ama attığı tweet’ler vs. bu profil ortaya çıkıyor. Ama benim gibi onu bir şekilde tanıma imkânı çıkanlar onun çok hoş sohbet ve espri gücü olan bir kişi olduğunu bilirler. Aslında bunu konuşmalarına ve tweet’lerine bir şekilde yansıttığını biliyoruz. O tumturaklı cümleleri, çok ilginç benzetmeleriyle Devlet Bey Türkiye’de siyasete belli bir süredir damga vurmuş, özellikle Alparslan Türkeş’in ölümünün ardından Başbuğ’unu kaybetmiş ülkücü hareketin savrulacağını düşünenleri yanıltan birisi oldu. Tabii ki inişli çıkışlı bir grafik izledi. Meclis dışı kaldı, hükümet ortağı oldu vs., partisinden ayrılanlar oldu. Kongreler kaybetti, kongreler kaybeder gibi oldu; ama sonuçta şu anda herhalde siyasî hayatının en güçlü dönemlerinden birini yaşıyor, çünkü Türkiye’de siyasî iktidarın adı konmamış ortağı ve birçok noktada siyasî iktidar ve devleti yönetenler aslında Devlet Bahçeli’nin çizgisindeler. Erdoğan sonuçta bir süredir büyük ölçüde Devlet Bahçeli’nin ve onun temsil ettiği hareketin perspektifi içerisinde yol alıyor. O da tabii ki milliyetçilik. Şöyle bir husus var: Türkiye’ye özgü milliyetçilik ve İslâmcılık özellikle taşrada çok iç içe hareketlerdir. Milliyetçi hareketlerin içerisinde çok ciddi İslâmî vurgular vardır. Hele bazı yerlerde çok daha fazladır. İslâmî hareketin değişik yerlerinde de –Güneydoğu’yu saymazsak– milliyetçilik çok baskındır ve iç içe geçmiştir. Dolayısıyla bu hareketler arasındaki geçişler kolaydır. Ama burada, Recep Tayyip Erdoğan ve onun geldiği Milli Görüş geleneği söz konusu olduğu için, o gelenekten Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü olduğu varsayılan bir liderin, Devlet Bahçeli gibi hep güçsüz olarak algılanmış –ne derece doğru o da bir tartışma konusu– bir liderin yörüngesine girmiş olması başlı başına önemli bir inceleme konusu.

Yayının başlığında “Günah keçisi olarak Devlet Bahçeli” dedim. Şöyle ki, bu Salı günü “Levent Gültekin ile bir kahve”de, “Bahçeli Erdoğan’ı nereye sürüklüyor?” diye sordu, Bahçeli’nin yanına Doğu Perinçek’i de ekledi, ama esas olarak başlıkta Bahçeli vardı. Bu aslında çok yaygın bir görüş, inanış. Tabii ki değişik versiyonları var. Haklılık payı da çok ciddi var. Ama bu aslında “Erdoğan iyi çevresi kötü” söyleminin yeni bir versiyonu olarak karşımıza çıkıyor bence. Geçenlerde hatırlanacaktır, Erdoğan’ın bir kararıyla İstanbul Şehir Üniversitesi’nin faaliyetine son verilmesinin ardından, Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu çok sert bir açıklama yaptı ve orada, “Erdoğan iyi, çevresi kötü” anlayışının hiçbir geçerliliği olmadığını, bu olayın onu gösterdiğini, ne varsa sorumlusunun Erdoğan olduğunu söyledi. Şimdi, “Erdoğan iyi, çevresi kötü” sözü aslında bugünlerde kullanılması çok anlamlı bir söz değil. Çünkü Erdoğan’ın çevresi diye çok az sayıda insan var, yok sayıda insan var ve o birkaç kişinin de Erdoğan’a rağmen bir şeyler yapabilme potansiyeli, kapasitesi vesairesi yok. Ama diyelim ki bir beş on yıl önce olsaydı, iktidarın ilk yıllarında olsaydı, orada değişik değişik kişilerin, farklı –Bülent Arınç’ın dediği gibi– özgür ağırlıklarının olduğu dönemler olsaydı. O zaman birileri “Erdoğan iyi, ama Abdullah Gül kötü, Bülent Arınç engelliyor yada grup başkan vekilleri yada şu bakanlar bu bakanlar” diyebilirlerdi. Ama bir süredir böyle bir şey yok. Erdoğan kendisine rağmen ayakta kalabilecek kimseyi ne AKP içerisinde ne de kabine içerisinde, ne de kendi “Beştepe”sinde muhafaza etmiyor. Sonuçta ona rağmen kötü olacak kimse yok. Ama bu biliyorsunuz birisine toz kondurmamak için sevilen bir deyiştir. Dolayısıyla çevresinde danışmanlar, bakanlar, grup başkan vekilleri vs. bu ağırlıkta pek kimse olmayınca bu sefer ittifaklara doğru yöneliniyor. Ve bu noktada da bir anlamda Bahçeli, daha zayıf olmakla birlikte bir şekilde tabii ki Doğu Perinçek, ya da Devlet’in geleneğini sürdüren bazı kişi ve odaklar gündeme getiriliyor. Bence bu doğru değil. Burada kimsenin kimseyi bir yere sürüklediği, yönlendirdiği yok bence. Erdoğan’a rağmen olan bir şey yok. Bugün Bahçeli Erdoğan ile beraber hareket ediyorsa Erdoğan istediği için ediyor. Düne kadar çok ciddi bir şekilde birbirleriyle kapışan iki siyasetçiydiler. O kadar çok konuşmasını hatırlarım ki Devlet Bahçeli’nin, gerek gruplarda gerek seçim mitinglerinde çok izlemiştim. Hatta şu geri planda gördüğünüz fotoğrafa benzer öyle masalarda karşılıklı oturmuşluğumuz, örneğin bir Yozgat mitingi ardından sohbet etmişliğimiz de çok vardır. Oralarda, o mitinglerde –ittifak yapana kadarki süreçte– Devlet Bey Erdoğan karşıtıydı. Yani Erdoğan düşmanı demek biraz fazla olur mu çok emin değilim. Konuşmalarında esas olarak Erdoğan ile başlayıp Erdoğan ile biterdi. Bunu herkes zaten biliyor. Sonra ne oldu? Onun Erdoğan’da eleştirdiği şeylerin hemen hemen hepsinden Erdoğan kendini arındırdı ve Bahçeli’nin çizgisine geldi. Niye geldi? Erdoğan siyasî görüşünü, perspektifini mi değiştirdi? Pek öyle olduğunu sanmıyorum. Ama özellikle şöyle bir şey oldu. Fethullahçılar’la olan savaş çok yıpratıcı bir savaş, onun ardında Erdoğan tek başına hem Fethullahçılar’ın hem de diğer rakiplerinin saldırılarına karşı koyamayacağı düşüncesiyle yeni ittifaklar aradı ve o ittifaklardan biri de, ilk akla geleni de Bahçeli’ydi. Ki o tarihlerde Bahçeli de Meral Akşener, Koray Aydın, Ümit Özdağ gibi genel başkan adayları ve yaklaşan kongre nedeniyle müttefik arayışı içerisindeydi. Erdoğan ona devletin imkânlarını –tabii ki başta yargı olmak üzere– vererek onun MHP’nin başında kalmasını sağladı ve o günden beri birlikte hareket ediyorlar. Dikkat çekicidir Bahçeli değişik dönemlerde yan yana hiç gelmeyeceği kişilerle yan yana gelmiştir. Mesela Ecevit hükümeti zamanında onun başbakan yardımcısı olduğu zamanda Ecevit’e çok yakındı. Ecevit’e çok saygılıydı. Hatta bu nedenle kendi tabanından birtakım isimler onu eleştiriyorlardı. Sonra Kılıçdaroğlu ile beraber –ama hiçbir zaman Ecevit’le yakın olduğu kadar yakın olmadı ama–Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı olarak gösterecek kadar birlikte hareket ettiler. Daha sonra Erdoğan’la şimdi baktığımızda Bahçeli’nin Erdoğan konusunda son derece saygılı, dikkatli olduğunu görüyoruz. Onu incitecek hiçbir şey yapmıyor. Ve üstelik şöyle de bir şey var: Erdoğan’ın genellikle girmediği toplara giriyor. Mesela Erdoğan’ın Davutoğlu’na çok fazla yüklenmediği anlarda Bahçeli bunu çok ciddi bir şekilde üstlendi. FETÖ meselesinde de Bahçeli’nin daha yüksek sesle konuştuğunu görüyoruz. İstanbul seçimlerinin tekrarlanması meselesinde de Bahçeli’nin daha fazla sesini çıkarttığını görüyoruz. Ve bunlarda bir anlamda Bahçeli inisiyatif alıyor. Ama bu Bahçeli’nin elinin Erdoğan’ı bir yere sürüklediği anlamına gelmez. Bu bir ittifak ve ittifakın pazarlıkları var. Ve bu pazarlıklarda görüldüğü kadarıyla bazı noktalarda Bahçeli’nin istediği oluyor, ama bunun sorumlusu yani diyelim ki sonuçta bir şeyler oluyor, Bahçeli’nin istediği oluyor, dolayısıyla burada suçlanacak biri varsa –neden suçlama diyorum? Çünkü diyelim ki siz dışarıdan bakıyorsunuz, yanlış birşey yapılıyor, dolayısıyla Bahçeli’yi suçluyorsunuz– ama biliyoruz ki burada iktidar Erdoğan’da. Dolayısıyla Bahçeli’nin istediği birtakım şeylerin olmasının da esas olarak nedeni Erdoğan. Yani bugüne kadar baktığımız zaman, belli bir süreden itibaren Erdoğan sürekli kendine yeni müttefikler bulmak zorunda kalıyor. Bir müttefiki bırakıp ondan sonra onunla düşman oluyor, onunla her türlü savaşı yürütüyor. Sonra düne kadar düşman olduğuyla müttefik oluyor vs.. Burada eleştirilecek birşey varsa, Erdoğan’ın bu aşırı pragmatist, dün ile bugünün hiçbir şekilde birbirine uymadığı çizgisi olması lâzım. Dolayısıyla Devlet Bahçeli’yi o kadar az oyla –yani o kadar az oyla dediğim, bayağı da oyu var; ama Erdoğan’ın aldığı oyla ve AKP’nin aldığı oyla aynı olamaz; buna nispeten baktığımızda onun çok gerisinde– buna rağmen bu kadar güçlü olması ve bir iddiaya göre bürokraside kadrolaşma anlamında ülkücü kadroların iyice güçleniyor olması, Bahçeli için en fazla bir başarıdır. Bu başarı ne kadar sürdürülebilir? O ayrı bir tartışma konusu. Onun başarılı olmasının Türkiye’nin hayrına mı olduğu da ayrı bir tartışma konusu — ki bana göre değil. Türkiye’nin bu güvenlikçi dilinin, bu aşırı milliyetçi dilinin, kutuplaştırıcı dilinin –ki bu kutuplaştırmada Bahçeli’nin çok ciddi rolü var; en son Kılıçdaroğlu’nu PKK ile eşleştirecek kadar uç noktalara taşıdı– bunların Türkiye’ye hayrı olmadığını düşünüyorum. Bana göre bunun iyi şeyler olmadığı muhakkak; ama Bahçeli zaten yıllardır bu çizgide idi. Bu çizgideyken Kılıçdaroğlu’yla ittifak yaparken de aynı çizgideydi. Ama o zaman PKK ile eşleştirdiği kişi Erdoğan’dı. Şimdi tersine döndü diyebiliriz. Sonuçta burada sorumlusunun Erdoğan’ın olduğu olaylarda, uygulamalarda, atılan adımlarda, yaşanan sorunlarda, Bahçeli’yi ve yanına yedek olarak da Doğu Perinçek’i katarak, onları hedef tahtasına oturtarak yapılan eleştirilerin çok anlamlı olduğu kanısında değilim. Burada Türkiye ne yaşıyorsa, eğer siz bu yaşananlardan şikâyetçiyseniz bunun birinci dereceden sorumlusu Erdoğan. Erdoğan doğrusunu yapmak istiyordu ama onun elini kolunu bağladılar ve ona zorla yanlış şeyleri yaptırıyorlar diye birşey asla söz konusu olamaz. Hepimiz bir şekilde Erdoğan’ı ve diğer aktörleri de tanıyoruz. Dolayısıyla bu, Bahçeli’yi bir günah keçisi olarak göstermek. “Erdoğan iyi ama müttefikleri kötü” yaklaşımları çok akıl kârı bir yaklaşım değil. Geçmişe baktığımızda, mesela Erdoğan’ın Fethullah Gülen’le ittifakını hatırlayalım. Orada yaşananlarda da “Erdoğan iyi Fethullah Gülen kötü” deyip işin içinden sıyrılabilir miydik? Bu, Fethullahçılar’ın kötü olmadığı anlamına gelmiyor, ama o dönem seçilmiş güç sahibi bir başbakan olarak onların kötülüklerini, devlet içerisinde alabildiğine örgütleniyor olmasını görüyor ve buna ses çıkarmıyordu. Daha sonra “Kandırıldık” vs. diyerek bir şekilde kendini sıyırmaya çalıştı. Ama o tarihte de Fethullahçılar’ın kötü olması, birtakım kötülükleri tezgâhlamış olmaları, insanlara kötülük yapmış olmaları, o dönemdeki Erdoğan’ın ve diğer AKP’lilerin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Hiçbirisi onlara rağmen yapılmış şeyler değildi. Belki çok istemediler, belki onlar sipariş etmedi, belki onlara rağmen yapıldı; ama bunların birçoğunu isteseler engelleyebilirlerdi. Ama bir şekilde o ittifaklarına zarar gelmemesi için göz yumdular. Şimdi de üç aşağı beş yukarı benzer şeyler — tabii ki o dönemle bu dönemi kıyaslamak çok gerçekçi olmaz, ama ittifak ilişkisine baktığımız zaman böyle bir durum var. Eğer bir şeyden şikâyet ediyorsanız, iktidarın uygulamalarından şikâyet ediyorsanız, adres burada Erdoğan olmak durumunda. Erdoğan AKP’yi kurduğunda diğer arkadaşlarıyla birlikte vaat ettikleriyle bugün yaptıkları arasında çok uçurum olan bir siyasetçi. Ama Bahçeli MHP genel başkanlığını devraldığı andan şu âna kadar istikrarlı bir çizgi izledi. Bu çizgiyi beğenirsiniz beğenmezsiniz, ama sabit bir şekilde o çizginin savunuculuğunu yapıyor. Ve şu anda iktidarda belli bir gücünün olması ve bu gücü kullanıyor olması onun en fazla başarısıdır. Dolayısıyla bu günah keçisi muhabbetinin çok fazla anlamı olduğunu düşünmüyorum.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus