Orta yolculuk kötü bir şey midir?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Yusuf Said Akcakaya

Merhaba, iyi günler. Bugün saat 16.00’da Kemal Can’la her hafta yaptığımız “Haftaya Bakış”ın başında Ayasofya’nın cami olarak yeniden ibadete açılması konusunu konuşmaya başladık ve büyük bir ihtimalle olacağını konuşurken arkadaşlar kararın alındığını söylediler. Danıştay önce karar verdi, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir Cumhurbaşkanlığı kararı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na devrederek Ayasofya’nın cami olduğunu duyurdu. 

Arkadaşlarımız şu anda Ayasofya’nın önünde, orada gösteriler olduğu söyleniyor. Bu beklenen bir husustu ve onu Kemal’le o anda haber geldikten sonra biraz daha değerlendirdik. Bugün bu karardan önce, bu yayını “ortayolculuk” üzerine yapmaya karar vermiştim. Ve buradan devam etmeyi düşünüyorum. 

Ayasofya üzerine zaten Kemal ile konuştuklarımız var; ama biraz daha düşünüp biraz çalışarak yarın belki Ayasofya ile ilgili yeni bir yayın yaparım. Ama aslında çok da fazla konuşacak bir şey var mı emin değilim. Çünkü lâfı büyük ölçüde tükettik. Bu süre içerisinde, tabii Batı’dan gelecek tepkiler ışığında belki birtakım yeni tartışmalar olur. Her neyse, şu anda bugün size bahsetmek istediğim konu da aslında bir şekilde bu olayla ilgili. 

Erdoğan niye Ayasofya gibi bir olayı gündeme getiriyor? Çünkü belli bir süreden itibaren Erdoğan artık ideolojik, politik anlamda çok ciddi bir şekilde bir tıkanıklık içerisinde ve sürekli bir gerginlik üzerinden, kutuplaşma üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor. Bunda kimi zaman başarılı, ama büyük ölçüde başarısız oluyor. Özellikle 31 Mart seçimleri bu kutuplaştırma siyasetinin tam anlamıyla bir iflası oldu. Mâlûm, beka söylemi üzerinden kuruldu ve kaybedildi. Ayasofya bu anlamda yeni bir kutuplaştırma unsuru olabilirdi. Ama şu âna kadar görüldüğü kadarıyla, kimse bu topa girmiyor. Kılıçdaroğlu da buna bir itirazlarının olmadığını söyledi. Yani Ayasofya bugün, Numan Kurtulmuş’un dediği gibi içimizdeki Bizanslılar’a rağmen cami yapılmış bir şey değil. Büyük bir çoğunluğun sesini çıkartmadığı, razı olduğu bir gelişme. Ama şurası da muhakkak ki kimsenin ana gündeminde değil; çok çok az kişinin ana gündeminde. 

Ayasofya’nın cami olması gibi bir husus var ve Erdoğan’ın burada da gördüğümüz gibi bir kere daha kutuplaşma yaratmayı denemesi Ayasofya’da da başarısızlıkla sonuçlanmak üzere. Bu ortayolculuk meselesi işte tam bu noktada gündeme geliyor — bir kutuplaşma olayına dahil olup olmama meselesi. Aslında daha önce yaptığım birçok yayında –ki benim favori konularımdan birisi bu kutuplaşma meselesi, izleyenler bilir– Türkiye’de iki tarafta da bu kavgadan memnun olan, kendi iktidarlarını bunun üzerinden yeniden üreten kesimler olduğunu ve kutuplaşmayı bir dayatma olarak bütün topluma dayattıklarını, ama toplumun aslında bundan çok da fazla memnun olmadığını düşünüyorum. 

31 Mart seçimlerinin de bunun açık bir kanıtı olduğu kanısındayım. Veya burada ortayolculuğu, ben daha çok bu kavga ortamında kavgaya bulaşmadan Türkiye’nin sorunlarına odaklanma olarak görüyorum. Ortayolculuk aslında çok sevilen bir tabir değildir. Genellikle aşağılama için kullanılır. Benim hayatımda da ortayolculuk tabiri, ilk gençlik yıllarımda diyeyim, daha biz ortaokulda, Galatasaray Lisesi’nde okurken solculuk yaptığımız dönemde, dünyada öncelikle iki kutup vardı. Doğu Bloku ve Batı diyelim; bir tarafta NATO, bir tarafta Varşova Paktı. Bunun arasında “Bağlantısızlar” diye bir hareket vardı. Onun ötesinde ama, daha önemlisi, biz solcular için iki uç vardı; birisi Moskova birisi Pekin — yani Sovyetler Birliği ile Çin Halk Cumhuriyeti. Dünyanın her yerinde ve Türkiye’de de, Sovyetler Birliği yanlısı solcular ve Çin Halk Cumhuriyeti yanlısı solcular vardı. 

Çin Halk Cumhuriyeti yanlısı solcuların en çarpıcısı Doğu Perinçek’ti tabii; ama başkaları da vardı. Sovyetler Birliği yanlılarının da en çarpıcısı yasadışı olan Türkiye Komünist Partisi’ydi. Onun dışında kalan, benim gibi özellikle Dev-Genç geleneğinden gelen insanları da, her iki taraf “ortayolcu” diyerek bir tür aşağılarlardı — yani bu iki merkezden herhangi birisine dahil olmayanları. Ama zamanla görüldü ki –tabii ki Türkiye solunun 70’li yıllarının değerlendirilmesi ayrı bir konu–, ama hâlâ çok eminim ki o ortamda bir solcu olarak Moskova ya da Pekin’in çizgisine biat etmemek her zaman için en doğru olandı. Ama ortayolculuk genellikle pasifizm veya oportünizm olarak görülür; bir anlamda korkaklık gibi tarif edilmeye çalışılır. 

Bu ne derece doğru? Bazı durumlarda doğru olabilir; ama Türkiye gibi ülkelerde, demokrasinin iyi kötü olduğu ya da olma iddiasının olduğu yerlerde, siyasî mücadele içerisinde kutuplarda olmak zorunda mıdır insanlar? İllâ ki kendinden olmayanı dışlamak ve ona savaş açmak zorunda mıdır? Bunun dışında hem kendi siyasî duruşu olup, ama aynı zamanda da karşı tarafı dinlemek, karşı tarafa da belli bir anlamda saygı duymak ve onlarla müzakere etmeye çalışmak, belli ortak noktalarda buluşmaya çalışmak kötü bir şey midir? 

Açıkçası bence değildir. Ortayolculuk tam olarak böyle olmayabilir. Benim ortayolculuk tabirini kullanmam — mâlûm, Salı günü akşamı Ali Babacan ile yaptığımız söyleşinin ardından bunu tekrar kullanmaya başladım. Bana göre Ali Babacan orada tam ortayolcu bir çizgi izledi. Birçok netameli konuda –içki meselesi olsun, LGBTİ meselesi olsun, 17-25 Aralık meselesi olsun, 15 Temmuz meselesi gibi konularda– Ali Babacan her iki ucu da rahatsız edecek sözler söyledi. Yani ne dedi? Mesela içki meselesinde, içki vergilerinin aşırı olduğunu, dünyanın hiçbir yerinde ve Batı ülkelerinde bunun olmadığını söyledi. “Aldı başını gitti” dedi. Birtakım içki karşıtı –iktidar yanlısı aslında onlar, dertleri içki ile değil ama Ali Babacan’la– Ali Babacan’ı “ayyaş”ları desteklemekle suçladılar — “ayyaş” lâfı kendilerinin. 

Öte yandan birtakım insanlar da Ali Babacan’ın kendi oylarını çalmak için takiye yaptığını, yani özellikle CHP oylarını almak için böyle bir şey söylediğini söylediler. Ya da LGBTİ meselesinde daha netti; bir taraftan “Herkesin yaşam tarzına saygılıyız” dedi, öte yandan “Hükümetlerin aile değerlerini savunma konusunda anayasal bir görevi” olduğunu söyledi. Bir taraf, LGBTİ yaşam tarzına saygı gösterme iddiası nedeniyle onu sapkınlara alet olmakla suçlarken; diğer tarafta LGBTİ’nin yanına aile değerlerini katarak aslında ne kadar da özgürlükçü olmadığını söylemeye çalıştı. Ama bence, burada, Ali Babacan’ın yaptığı şu anda Türkiye ortalamasının tavırlarına, yaklaşımlarına çok denk gelen bir şey.

Türkiye’de de insanlar –sağcı olsun solcu olsun, değişik ideolojilerden olsun– büyük ölçüde bu kutuplaşmanın, bu kavganın, her şeye ak ve kara gibi bakmanın çok fazla taraftarı değiller. Tabii ki şöyle bir husus var: Ak ve karacılar çok gürültü çıkartıyorlar, sesleri çok çıkıyor. Çünkü onlar çok kesin inançlılar, doğruları ve yanlışları var ve dolayısıyla kendi çizdikleri doğrunun içerisinde yer almayan her şeyi ânında yanlış olarak niteleyebiliyorlar, linç edebiliyorlar. Sesleri daha güçlü çıkıyor; çünkü söyleyecekleri şey çok daha net, sloganları var. Ama ortadaki insanların, daha griye meyleden insanların, ya da kendi doğrusu olsa bile kendisi gibi düşünmeyeni tam anlamı ile yanlış olarak görüp dışlama ve düşmanlaştırmayı istemeyenlerin sesi çok fazla çıkmıyor. Çünkü sloganları yok. 

O iki uçtaki insanların gürültücü tutumlarından açıkçası ürküyorlar. Dolayısıyla, burada, bence Ali Babacan kendince doğru bir şey yapıyor. Kendince doğru bir şey yapıyor derken şunu söylemeye çalışıyorum; ben bir gazeteciyim, gazeteci olarak bu olayı anlamaya ve anladığım ölçüde de izleyicilere okuyuculara aktarmaya çalışıyorum. Ben olaya bir gazeteci olarak, “Ali Babacan kendince doğru bir şey yapıyor” derken, Ali Babacan’ın yaptığına Ruşen Çakır olarak inanıyor ve onunla aynı düşünüyorum gibi bir şey söz konusu değil. Bazı durumlarda olabilir, bazı durumlarda olmayabilir. Ama bence, kendini merkezde tanımlama iddiasındaki bir siyasetçi olarak hiç de fena bir yerde değil. 

Bazı arkadaşlarla tartıştım — özellikle Gelecek Partisi’ne yakın bazı arkadaşlar. Ali Babacan’ın bu netameli konularda söylediklerinin onun işini zorlaştıracağını düşünüyorlar. Özellikle AKP’den gelebilecek desteğin önünü kesebileceğini düşünüyorlar. Ben aynı kanıda değilim; tam tersine AKP’den, Erdoğan’dan kopma noktasında olan insanlar, zaten sert çıkışlardan iyice bunalmış, kutuplaşmadan iyice bunalmış, sakin bir şekilde hayatlarının ve ekonomik koşullarının garantide olduğu bir ortamda hayatlarını yaşamak, yaşam tarzlarını sürdürmek istiyorlar. Yani dindarsa dinini yaşamak istiyor, vs.. 

Yoksa kavgacı olma noktasındakiler zaten büyük ölçüde Erdoğan’dan kolay kolay kopacak kişiler değiller. Benzer bir ortayolculuğu uzun bir süredir bence Kemal Kılıçdaroğlu deniyor. Ve büyük ölçüde de başarılı oluyor. Kemal Kılıçdaroğlu bunu deneyip de başarılı oldu; mesela 31 Mart bunun örneklerinden birisidir. Başarılı olduğu ölçüde de kendi partisi içerisindeki, partisinin çevresindeki kesimlerin tepkisini çekiyor. Bunu partiyi sağcılaştırmak olarak tanımlayan çok kişi var. Ben bunun sağcılaştırmak olduğu kanısında değilim; birincisi zaten “CHP solcu bir parti midir?” sorusu önümüzde duruyor. Hani çok net bir solcu bir parti var ve sağcılaşıyor gibi bir argümanın doğru olduğu kanısında değilim. 

Başka bir şey yapıyor Kılıçdaroğlu, CHP geleneği içerisinde kendi dışındaki kesimlere seslenme yöntemini değiştiriyor. Onlara yukarıdan bakan yaklaşımı büyük ölçüde değiştirmeye çalışıyor. Geçmişte bunu bir dönem Bülent Ecevit denemişti, ama belli bir yere kadar başarılı olup belli bir aşamadan sonra çok da başarılı olamamıştı. Kılıçdaroğlu onu bir başka yoldan deniyor ve aslında bu Adalet Yürüyüşü’nden beri başlayan, Referandum sürecinde de olan, 31 Mart’ta da kendini gösteren bir şeydir. Orada –tabii ki bu tanıma katılmayanlar olabilir ama– kabaca benim kafamda kurguladığım şekildeki ortayolculuğa denk gelen bir şey yapıyor. Bunu yapmaması halinde CHP hep belli bir sınırı içerisinde kalan bir parti olacak ve en fazla anamuhalefet partisi olarak kalacak bence. 

Ama birçok insan açık bir şekilde bu hâliyle CHP’yi beğeniyor, bu hâliyle korumak istiyor — oranı ne olursa olsun. Çünkü o alanın içerisinde, CHP’de iktidarlar birtakım klikler üzerinde garanti; hizipler üzerinden birtakım yerel yönetimlerdeki imkânları paylaşma anlamında bu duruma razılar. Ama Kılıçdaroğlu’nun yapmaya çalıştığı, iktidara adaylık ya da iktidar ortaklığına aday olmak. Daha çok onu yapıyor — ki bunun çok gerçekçi olduğu kanısındayım. Ne yapıyor? CHP’nin tek başına iktidara gelemeyeceğini görüyor, onun için Erdoğan’ın yarattığı ittifak zemini üzerinde ittifaklar geliştirmeye çalışıyor ve geliştiriyor. 

İlkinde çok başarılı olamadı, ama 31 Mart’ta bayağı bir başarı kaydetti, Referandum’da da aslında büyük ölçüde başarılı olmuştu böyle bir yaklaşımla. Ve bunu yaparken de tabii diline çok dikkat ediyor. Özellikle potansiyel müttefiklerini rahatsız edecek bir üslûp kullanmamaya çalışıyor. Bunun adı oportünizm midir? Sanmıyorum. Bunun adı realizmdir, bunun adı Türkiye gerçekleri üzerinden siyaset yapmaktır. Öteki türlü olduğu zaman, büyük ölçüde CHP sert çıkışlar yapan parti olarak hatırlanacaktır. Daha önceki dönemlerde –hatta Kılıçdaroğlu’nun ilk dönemleri de büyük ölçüde böyleydi– sert çıkışlar yapan ve hep kendi tabanına hitap eden, onun dışında açılım imkânı olmayan, insanların yanına gidemediği gibi yanına da insanların gelmesini çok mümkün kılmayan bir söyleme sahipti. 

Şimdi ama, CHP’ye katılım olmasa da, ya da oy verme olmasa da, pekâlâ Türkiye sağı içerisindeki belli kesimlerde, birlikte çalışılabilecek, birlikte iş yapılabilecek, ittifak kurulabilecek bir parti olarak görülebiliyor — ki bunu bile başarabilmek başlı başına önemli bir olay. Sonuçta, Türkiye’nin önünde şöyle bir seçenek var: Sert bir şekilde gitmek, kavga etmek, rövanşist olmak, ileriye değil geriye bakmak. Daha çok bu noktada, Selahattin Demirtaş’ın en son cezaevinden yaptığı açıklamaların çok önemli olduğunu düşünüyorum. Demirtaş orada artık muhalefetin ileriye bakması gerektiğini söyledi. 

Burada bence daha çok AKP’den kopan ve kopmaya hazır olan kesimlerle kurulan ya da kurulabilecek ilişkileri de gözetiyor. Bence, yani geçmişle hesaplaşma dayatması yerine muhalefet unsurları ortak bir geleceği nasıl inşa edebilir diye bir önerme dile getiriyor. Ki bu aslında Selahattin Demirtaş’a çok yakışan, onun daha önceki çıkışlarıyla da çok örtüşen bir perspektif. Bakalım, HDP bunu ne derece benimseyip hayata geçirebilecek? Tabii HDP’nin benimseyip hayata geçirebilmesi tek başına yeterli değil; diğer muhalefet unsurları HDP ile ne derece beraber hareket edecekler? Bu noktada ortayolculuk, serinkanlı bir şekilde hareket etmek; ön kabuller ve rezervler ile hareket etmeme noktasında muhalefetin en büyük sorunu, bence, en büyük sorunlarından birisi, HDP ile kurduğu ya da kuramadığı ilişki meselesi. 

Muhalefet partilerinin bir kısmının ya da muhalefetteki öne çıkan aktörlerin bir kısmının orada hâlâ çok ciddi rezervleri var. Böyle bir sorun var. Bu bir şekilde aşılmak durumunda ve bu noktada da, kavga yerine diyalog; hesap sorup hesap verme yerine “Birlikte Türkiye’yi nasıl ileriye götürebiliriz?”in tartışıldığı; sakin, diyaloga dayalı, müzakereye dayalı bir zemin oluşturabilmek. Muhalefet bunu yapabilir mi? Yapması için aslında çok elverişli bir zemin var. Sürekli kavga ile, sürekli kutuplaştırma ile iktidarını korumaya çalışan aktörler var — Erdoğan, Bahçeli ve diğerleri. 

Öte yandan, sakin bir şekilde, kavgaya girmeden birlikte Türkiye’nin nasıl ilerletilebileceğinin düşünülebileceği bir potansiyel var. Şu âna kadar AKP’den kopan DEVA ve Gelecek partileri farklı farklı böyle bir noktaya gelebileceklerini gösterdiler. Özellikle DEVA Partisi’nin bu anlamda çok öne çıktığı kanısındayım. Gelecek’in önünde birtakım kişisel meseleler var; kişiselden kastım İstanbul Şehir Üniversitesi olayında bu oldu, daha sonra bugün parti sözcüsü Selim Temurci’nin hakkında Pelikan konusunda açılan soruşturma nedeniyle bir şey oldu. İktidar sanki Gelecek Partisi’ni kavgaya çekmek istiyor gibi bir hava var.

Bu ne derece akıllıca bir tutum olur iktidar için, bilemiyorum. Ama Gelecek Partisi’nin daha yolun başındayken enerjisini buraya yöneltmesi, kendi örgütlenmesini ve daha geniş kesimlere ulaşmasını engelleyebilir. En azından geciktirebilir. Sonuç olarak ortayolculuk ilk başta itici, sanki bir korkaklık ve ürkek gibi görülebilir. Ama şu hâliyle Türkiye’nin değişik siyasî aktörleri, özellikle merkezde bir araya gelme iddiasına sahip olan aktörleri, pekâlâ böyle bir yöntemle güçlerini birleştirerek birlikte yol alabilirler. Herkes böyle olmak zorunda değil, herkes değişik konumlarını ve pozisyonlarını korumak isteyebilir. Ama kendi konumları nedeniyle, kendi doğruları nedeniyle ortalarda bir yerlerde yeni bir şey inşa etmeye çalışanlara yapılan saldırıların, küçümseme gibi olayların çok anlamlı olmadığı kanısındayım.

Evet, söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus