Beş Yıl Sonra: Suruç’un insan hikayeleri – Dr. Çağla Seven, Koray Türkay ve Şemsettin Ünlü anlatıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Haber & röportaj: İrem Afşin / Kamera & kurgu: Sedat Elbasan / Kamera asistanı: Nâzım Özgün İpek

Beş yıl önce, 20 Temmuz 2015 günü Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu’nun (SGDF) çağrısıyla, Türkiye’nin farklı illerinden gelerek Kobane’ye oyuncak ve insani yardım malzemesi götürmek için Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde buluşan 300 genç, belediyeye ait Amara Kültür Merkezi’nde basın açıklaması yaptıkları sırada IŞİD’in intihar saldırısına uğradı. Aralarına karışan canlı bombanın saldırısıyla 33 kişi yaşamını yitirdi, 150’den fazla kişi ağır yaralandı. 

Adalet mücadelesi beş yıldır devam eden Suruç Katliamı’nın yıldönümünde İrem Afşin, katliamdan ağır yaralı kurtulan Dr. Çağla Seven ve Koray Türkay ile katliamda 23 yaşındaki kızı Polen Ünlü’yü kaybeden Şemsettin Ünlü ile hayatlarının nasıl değiştiğini ve hislerini konuştu.

Konuşmaya ilk başladığımızda dikkatimi çeken, kısa ve benzer sorularla yaşadıklarını sorduğumda her üçünün de ilk cümleleri söylerken duraksadığı, sonrasında ise daha akıcı anlatmaları oldu. Çünkü hepsinin anlatmaya, paylaşmaya çok ihtiyaçları vardı, belki de yeterince dinleyen olmadığı için…

Şemsettin Ünlü, kızı Polen Ünlü’yü anlatırken “Çok insancıl bir çocuktu, hayvanlara, doğaya, insanlara karşı hep sevgi doluydu, azla yetinmesini bilirdi, para isteyecekse ‘Baba 5 liran var mı?’ diye sorardı” diyor. Polen’in Suruç’a gideceğini bilmediğini, ama kızının ve arkadaşlarının hiçbir zaman yanlış bir şey yapmayacaklarına dair güveninin tam olduğunu anlatıyor: “Çocuklar oraya kötü bir niyetle gitmediler. Ezilen, hor görülen, zulüm gören bir halkın çocuklarına yardım etmek için gitmişlerdi.”

Dr. Çağla Seven için ise “Neden Suruç’a gittin?” sorusu eğer katliam gerçekleşmemiş olsaydı, hiç sorulmayacaktı: “Biz aslında her zaman yaptığımız şeyi yaptık, hepimiz durduğu yer belli olan, baktığı yer ortada olan insanlarız. Orada çocuklar vardı ve hepimizin yüzü çocuklara dönüktü. Bir katliam, bir savaş altında inletilen halkın çocukları ile dayanışmak için gittik. Aslında bomba ile hedeflenen de o dayanışmaydı. Halkların kardeşliği, yan yana gelmesi, savaşa karşı bir irade oluşturulması, Batı’daki gençlerle Suriye’deki halkların bir araya gelmesi varlığını savaş üzerinden tanımlayan iktidarların istediği bir şey değil. Bizim orada olmamızdan çok, bombacıyı oraya getirenlerin, onu kalleşçe aramıza sokup bizi paramparça etmeleri asıl projeksiyon tutulması gereken nokta.”

“İntihar saldırısı hiç aklıma gelmemişti”

Koray Türkay ise dayanışmanın önemini anlatarak, Kobane için Suruç’ta sınır nöbeti tuttukları dönemden ne kadar etkilendiğini belirterek başlıyor söze: “20 Temmuz 2015’ten bir yıl önce IŞİD Kobane’yi kuşattığı zaman Suruç’taki sınır nöbeti eylemlerinde bir ay kaldım. Halk örgütlenmesinin ne demek olduğunu orada gördüm. Suruç’ta nöbet tutarken, bir avuç insanın çırpınışını gördüm, o gidememe hali bende ‘bir gün mutlaka Kobane’ye gitmem gerekir’ hissi doğurdu. Döndükten bir yıl sonra, sosyal medyada SGDF’nin ‘Kobane’yi yeniden inşa ediyoruz’ çağrısını görünce de gitmek istedim. Ben jimnastikçiyim, sınır nöbetinde çok hareketli, kendiliğinden takla atan, jimnastik yapan çocuklar görmüştüm, bu yüzden benim için amaç oradaki çocukları jimnastikle tanıştırmak, belki bir jimnastik salonu kurmaktı. Minderler, aletler hazırladım, öyle gittim. Şiddet, gözaltı veya benzeri durumlar yaşayabileceğimizi öngörmüştüm belki ama, böyle bir intihar saldırısı yaşayacağımız hiç aklıma gelmemişti.”

“İçimde bir sızı…”

Tanıdığınız insanlara o patlama anını, kaybını nasıl öğrendiğini veya yaralarını sormak çok da kolay olmuyor. Röportaj serimizin en zorlandığım anlarından birinde Şemsettin Ünlü “Hurafe değilmiş, insan gerçekten hissediyormuş. Ben daha Polen’in başına kötü bir şey geldiğini bilmeden, radyodan Suruç’ta bir patlama olduğunu duyunca içimde bir sızı hissettim” diyor. Ünlü, patlamada kızı Polen’in öldüğünü nasıl öğrendiğini, aynı katliamda hayatını kaybeden kızının en yakın arkadaşı Hatice Ezgi Sadet’i de nasıl kızı olarak kabul ettiğini, parçalanmış bedenlerinin nasıl birbiriyle karıştığını yavaş yavaş anlatıyor: “Ben işteydim, radyodan Suruç’ta bir patlama olduğunu, yaralananlar olduğunu duydum. İçimde bir sızı, bir tuhaf hissettim kendimi. Eve geldim, ablamla yeğenim aradılar, Polen’in arkadaşlarıyla oraya gittiğini söylediler. Arkadaşları önce ‘Polen iyi’ dediler, sonra yola çıkıp gittik. Polen’in yanında en yakın arkadaşı Ezgi vardı, o da benim Polen’den ayırmadığım kızım. Kaderleri bir mi derler, ne derler, çok birliktelerdi. Beraber aynı yerde çalışıyorlardı, Özgür Kadın Derneği’nde beraber mücadele ediyorlardı, Suruç’a beraber gittiler, ikisi birlikte katledildi. Onun ailesi Polen’in naaşını alıp getiriyorlar, benim eşim de dövmesinden tanıdı, ‘Bu Ezgi’ dedi, biz de onu alıp getirdik.”

“Yanık kokusu uzun süre göğsümde kaldı, gitmedi”

Koray Türkay “Sanki sırtımdan birisi vurmuş gibi hissettim” diye anımsadığı patlama anından hemen sonra yaşadıklarını anlatırken “Yerden havalandığımda bayılmıştım. Çığlıklarla ayıldım, kan boşalıyordu vücudumdan. Kalkmaya çalıştım ama ayağım yok sanki, ‘Koptu galiba’ dedim. Kolumu da göremiyorum. Sol ayağıma basabilince kalktım, yaralanların, şehit düşenlerin hepsi benim önümdeydi. Bir kere gözümü açtım, bakamayacağımı anlayınca ‘Gözlerimi açmadan gideyim’ dedim, çünkü her yer parçalanmış ve şehit olmuş arkadaşlarla doluydu. İlk adımı atınca ilerlerken bastım, üzerlerine bastım. Belli bir süre öyle gittim ama belki travma değil ama o görüntü hiç kaybolmuyor. Bir de yanık kokusu uzun süre göğsümde kaldı, gitmedi” diyor.

“Bombaya en yakın olmak…”

Dr. Çağla Seven ise canlı bombaya en yakın olanlardan olduğu için en ağır yaralananlardan biri. Çok sayıda ameliyat geçiren Seven, patlama anını ve sonrasında yaşadığı uzun hastane sürecini şöyle aktarıyor: “Bombaya en yakın olan, en ağır yaralılardan biriydim. Çok uzun süre yoğun bakımda kaldım. Bacaklarımdan, kolumdan, karnımdan yaralanmıştım, en çok da bacaklardaki kas ve sinir dokularından. Bağırsaklarımın bir kısmını kaybettim, yoğun bakım sürecinde çok ciddi enfeksiyon geçirdim, epey kilo verdim, saçlarımın hepsi döküldü. Bacağım kesilmese bile bacak kaslarımın bir kısmını kaybettim, bu nedenle sürekli ortez kullanmam gerekiyor.”

Gözlerine bakamayıp susuyorum, Çağla anlatmaya devam ediyor: “10 Ekim katliamından kurtulan Günay’ın dediği gibi ‘Protezini taktı, hayatına devam etti” gibi bir şey değil bu, öyle bir gerçeklik yok. Bugün buraya gelirken de yaşamın her saniyesinde de o günün etkilerini çok yoğun bir şekilde yaşamaya her an devam ediyoruz. Hiçbir fiziki yaralanmanız olmasa da psikolojik travmasından uzaklaşmak çok zor, çünkü en baştan çok yanlış bir bakış açısı oluşturuldu, o sınırlandırma, hakikatten uzaklaştırma hali devam ettikçe travma da devam ediyor.”

“Şennur da katledildi gibi geliyor”

Polen Ünlü’nün babası Şemsettin Ünlü’nün Suruç’taki bombalı saldırı nedenli tek kaybı kızı değil. 2018 yılında ani bir şekilde yitirdiği eşi Şennur Ünlü’den bahsederken “O nasıl konuşulacağını hep bilirdi, çok aktifti, çocuklar için adalet mücadelesini hep sürdürdü, ben onun kadar olamıyorum” diyor ve ekliyor: “Bu IŞİD katliamı bana çok büyük manevi zarar verdi, çünkü ben 33 + 1 olarak bakıyorum, Şennur da katledildi gibi geliyor bana. Hiçbir şeyi yoktu, 50 yaşında kadın, bir gece aniden gitti.”

Koray Türkay dayanışma ve birlikte mücadeleden ortaya çıkan gücü aktarırken hayatta kalan yaralılardan çok, çocuklarını kaybeden ailelerin yaşadığı acıya dikkat çekiyor: “Suruç Aileleri İnisiyatifi’ndeki aileler çok büyük acılarla mücadeleye devam ettiler. Biz hayatta kaldık, ama gencecik çocukların onların her anını bilen aileleri kayıplarıyla çok perişan oldular. İyilik üzerinden irade koyan çocukların huncarca katledilmesi büyük haksızlık. Ödül verilmesi gereken çocuklar paramparça edildi. Bunu yaşayan ailenin kendine gelmesi, toparlanması o kadar güç bir şey ki. Bu acıları biz ancak mücadele ederek yok edebiliriz, kaçarak acılar sizi bırakmıyor, daha da ağırlaşıyor. Aileler mücadele ederek ayakta kaldılar.”

“Devletten hiçbir destek gelmedi”

Dr. Çağla Seven “hekimlik” vurgusu ile yaralıların sağlık hizmetlerinden yararlanırken çektikleri zorlukları şöyle anlatıyor: “Aslında ben hekim olduğum için hekim arkadaşlarımdan, tabip odamdan, sendikamdan gelen çok büyük işbirliği ile sağlık hizmetine ulaşabilmiş şanslı bir yaralıyım. Devletin onarım sürecine hiç katılmaması nedeniyle, yaralılar ameliyatlar veya sağlık hizmetinin devamı için kampanyalar yapmak zorunda kaldılar, hiçbir şekilde devletten resmi bir destek gelmedi.”

“Bu kadar zulüm reva mı?”

Röportajımızın bir noktasında Şemsettin Ünlü “Benim bu devlete hiç zararım dokunmadı” diyerek isyan ediyor: “Ben bu devlete 18 ay askerlik yaptım, otuz sene Bağkur primi ödedim, hiçbir zararım dokunmadı. Benim çocuklarımın, çocuklarımın arkadaşlarının bu devlete, kamuya, güvenlik güçlerine hiç zarar vermediler, sırf siyasi düşüncelerinden dolayı bu çocuklara, ailelere gösterilen zulüm reva mıdır?”

“Mahkeme süreci, sanki katliamın devamı gibi”

Şemsettin Ünlü, beş yıldır sonuçsuz devam eden adalet mücadelesi ve duruşmalarda yaşananları anlatırken, “Kaç tane mahkeme oldu saymadım ama hep olan biten hep aynı. Verdiğimiz hiçbir şey kabul edilmiyor, dava dağın başında, askerlerin içinde, mahkeme kendi kafalarına göre sürüyor” diyor.

Dr. Çağla Seven için mahkeme süreci, katliamın devamı gibi: “Olağan hayat akışının içinde azıcık bir ritim tutturduğum zaman, bir sonraki duruşma geldiğinde çok parçalanıyorum, üzüntüm etraftan fark ediliyor, yoğun travmatize şekilde dönüyorum, çok dağılıyorum. Sanki o bombanın pimini çeken el mahkemede devam ediyormuş gibi geliyor bana. Mahkeme salonunun dağın başında olması, bize doğrultulmuş silahlar, her mahkemede sanki biz suçluyuz gibi yeni kurallarla didik didik aranmak, boş sanık sandalyeleri arasında onlarca jandarmanın arasında oturup, ‘güvenlik gerekçesiyle’ SEGBİS’le mahkemeye dahil olan sanığın halini görmek…  Son duruşmalara gitmek için kendimi zorladım, adalet mücadelesinin iyileşmenin çok önemli ayaklarından biri olduğunu kendime tekrar tekrar hatırlatmam gerekiyor. Geride kalanlarla yan yana olmanın verdiği güçle gitmeye çalışıyorum her seferinde.”

Koray Türkay, mahkemelerden anmalara Suruç ailelerine ve yaralılara yapılanları aktarırken, asıl suça dair cezasızlık noktasının nasıl değiştirildiğini anlatıyor: “Suruç yaralıları cezaevinde, Efe Çatalbaş dört yıldır cezaevinde, Medali Barutçu’nun ailesi, Merve, Besna Anne cezaevinde. Ben de bir dönem cezaevine girip çıktım. Neredeyse Suruç Aileleri İnisiyatifi’nden cezaevine atmadıkları kalmadı. ‘Biliyorlar’ diyor ‘benim yaptığımı, benim organizasyonum olduğunu bildikleri için mücadele ediyorlar’ diyor, bunun açığa çıkması korkusu var.”

Türkay’ın aktardıkları bizim görüşmemizden sonra, 18 Temmuz’da Kadıköy’de Suruç anmasına çağrı yaptıkları gün bir kez daha yaşanıyor, polis anma çağrısına engel oluyor ve aralarında Koray’ın da bulunduğu 17 kişi bir süre gözaltında tutuluyor.

“Gerçek hakikat mücadelesi için katliamın adı konmalı”

Konuşmamızın sonuna doğru her üçüne de ayrı ayrı, “Suruç’la ilgili ne değişsin istersiniz?” diye soruyorum. Üçü de sanki gökyüzünde, etrafımızdaki ağaçlarda, parkta oynayan çocukların yüzlerinde cevaplar varmış gibi farklı noktalara bakarak anlatıyorlar. Dr. Çağla Seven, yasaklamalardan ve Suruç’un kriminalize edilmesinden yakınıyor: “Böylesi toplumsal bir katliamı anmak, onunla ilişkili anıt projesi oluşturmak, yıldönümünde lanetlemek bile bu ülkede, bu katliamın yaşandığı yerde yasak. Öncelikle katliamın adının konması, anlamının iade edilmesi gerekiyor ki gerçekten bir hakikat mücadelesi verilebilsin, biz de yaralarımızı sarmaya, yasımızı tutmaya başlayalım. Bu yara toplumun belleğine kazındı, önceki travmalarda olduğu gibi asla unutulacak bir şey değil, belli dönemlerde mutlaka hak ettiği gibi anılacak ve lanetlenecektir. Hesabı sorularak, adalet talebiyle birlikte toplumsal barışı hedef alan katliamları lanetleyerek yarına aydınlık bir ülke, barış içinde bir toplum çizebileceğiz, ama bu kadar uzun vadeye yayılmasını çok sağlıklı bulmuyorum.”

Koray Türkay umuttan bahsederek “Kötüler yolun sonuna geliyor, kazanacağız ve kazandıktan sonra milyonlarca insan coşkulu bir şekilde Suruç’u anacak, bunun bilinciyle şimdi on kişi mücadele ediyoruz” diyor. Türkay, Türkiye’de güzel günler görme sürecinin ancak Suruç ve Ankara katliamlarının aydınlığa kavuşturulması ile gerçekleşeceğini düşünüyor: “Suruç’u unutmamak, Suruç’u yaşatmak demek, insanlığın kavuşması gereken en önemli özellik dayanışmanın, hiç tanımadığı insanlar için bir şeyler yapma halinin iradesini devam ettirmek demek. Suruç ve Ankara katliamlarının aydınlatılması ise planlayanların yargı önünde hesap vermesiyle gerçekleşir, ben bunu istiyorum.”

“Polen hâlâ çıkıp gelecekmiş gibi düşünüyorum”

Polen Ünlü’nün babası Şemsettin Ünlü, “Çocuklarımızın masum olduklarını söylesinler” diyerek adalet talebini açıklıyor: “Çocuklar iyi bir şey için gittiler, katledildiler. Gerçek suçluların yargılanmalarını, devletin bu çocukları koruyamadığını söylemesini istiyorum.”

“Ben zaten kabullenemiyorum ki, Polen hâlâ çıkıp gelecekmiş gibi düşünüyorum. Resmini derime kazıttım, Polen ben ölünce benimle beraber gelecek” diyen Ünlü defalarca tekrarlıyor: “Kabullenemiyorum, beş yıl da geçse, elli yıl da geçse yaşadığım sürece kabullenemem, kabullenemiyorum…”

Röportajımızı bitirirken “İstersen cevap vermeyebilirsin” çekincesiyle Dr. Çağla Seven’e “Beş yıl sonra bütün yaşadıklarını da göz önünde bulundurarak ‘Keşke hiç gitmeseydim’ dediğin oldu mu?” diye soruyorum. Bir an hüzünle karışık gülümsüyor ve hızlı hızlı “Keşke ölseydim dediğim çok oldu” diyor.

Beş yıl sonra, kolluk kuvvetleri Şanlıurfa ve İstanbul’da Suruç anmalarını yine engelledi. Açıklama yapmak isteyenleri polis gözaltına aldı. Bombalı saldırıda yaralananlar ve yakınlarını kaybedenler Suruç için adalet istemekten vazgeçmeyeceklerini söylüyor.

Katliamın beş yıllık yargılama süreci: Suruç’un adaletsizlik raporu

Dava avukatları: “Biz adalet mücadelesinin çok zor olduğunu biliyoruz. Mücadeleyi sürdüreceğiz.”

33 kişinin hayatını kaybettiği bombalı saldırının beş yıllık yargı süreci, hem geride kalan aileler hem de yaralılar açısından adaletsizlik silsilesine dönüştü. Bombalı saldırının beşinci yıldönümünde hazırladıkları raporu kamuoyu ile paylaşan dava avukatları, karşılaştıkları hukuksuzlukları tek tek sıralayarak, “Yargının pratikleri ile bu suçun işlenmesine bir çeşit katkı sağladıklarını” belirtiyor.

Davanın müşteki avukatları Sezin Uçar, Gülhan Kaya ve Serdil İzol tarafından kamuoyu ile paylaşılan rapor, kaybolan görüntülerden, toplanamayan delillerden, davanın tek tutuklu sanığı Yakup Şahin’in Hilvan Kapalı Cezaevi Kampüsü’ne taşınan mahkemeye bile getirilmemesinden, katliamın önlenmesi için alınmayan önlemlerin aileler için alınmasından ve dava sürecinde müşteki tarafın neredeyse tüm taleplerinin reddedilmesinden detaylarıyla bahsediyor.

Avukat Gülhan Kaya, hayatını kaybedenler için adalet istedikleri dava sürecini özetlerken, “Sadece dosyaya tarafımızca sunulan soruşturmanın genişletilmesi dilekçesi yönünde araştırma yapılsaydı dahi Ankara katliamı önlenebilirdi” diyor.

18 ay süren Suruç katliamı soruşturmasının sonunda konulan ‘gizlilik’ kararı kaldırıldıktan sonra soruşturmada hiçbir delilin toplanmadığını gördüklerini anlatan avukatlar, bugüne dek davaya dair gözlem ve tespitlerini paylaşırken; “Duruşmanın Hilvan Kapalı Cezaevi Kampüsü’ne taşınması ve orada görülmesi davanın takip edilmemesine yönelik uygulamaları beraberinde getirdi. Kolluğa yetki verilerek aileler sürekli aranıyor, duruşmadan sonra açıklamanın yapılmasına izin verilmiyor, katliamı önlemek için alınmayan önlemler bugün duruşmayı takip eden ailelere karşı alınıyor” açıklamasını yapıyor.

Etkili soruşturmanın en temel kriterleri olan, soruşturmanın ve sonuçlarının kamu denetimine açık olması ve mağdurların sürece ve soruşturmaya katılması gerekliliğinin ihlal edildiğini aktaran Gülhan Kaya, “Tüm bu ihlal gerekçeleriyle yaptığımız Anayasa Mahkemesi başvurusu reddedilmiştir. İç hukuk yollarının tüketilmesi ardından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığımız başvuru ise halen sonuçlanmamıştır” diye vurguluyor.

18 Ağustos’ta 15’inci celse görülecek. Duruşma öncesinde avukat Gülhan Kaya hazırladıkları raporda yer alan, ‘Suruç katliamının sorumlusu olarak görülen IŞID’liler ve onlara yardım eden kamu görevlilerinin mahkeme önüne çıkarıldığı bütünlüklü bir yargılama yapılması” için taleplerini şöyle sıralıyor:

“Kovuşturmanın derinleştirilmesi ve sorumluların bulunması için cesaretli davranılıp, gerekli özen ve ciddiyet gösterilmesi gerekiyor. Duruşma başka bir yere alınmalı ve davayı takip edenler üzerinde kurulan baskıya son verilmelidir. Sanık Yakup Şahin duruşmada hazır bulunmalı, katliam sonrası görüntüleri yok eden kamu görevlileri tespit edilerek haklarında işlem başlatılmalıdır. Serbest bırakılan Abdullah Ömer Aslan’ın korunmasından vazgeçilmeli ve tutuklanmalıdır. Katliamda sorumluluğu bulunan polisler hakkında açılan davalar da ana dava ile birleştirilerek katliama ilişkin deliller birlikte değerlendirilmeli, kovuşturma kamu görevlilerine doğru genişletilmelidir. Firari İlhami Bali ve Deniz Bükükçelebi’nin yakalanması için gerekli işlemler yapılmalıdır. Suruç katliamının soruşturulması ve kovuşturulması aşamalarında görevi kötüye kullanan yargı mensupları hakkında cezai ve idari işlem yapılmalıdır. Suruç için adalet mücadelesi yürütenler üzerindeki baskılar son bulmalı, adalet arayanlarla değil, katliamda sorumluluğu olanlar ile mücadele edilmelidir. Yine katliamda sorumluluğu olan, cumhurbaşkanı, başbakan, içişleri bakanı, milli savunma bakanı, genelkurmay başkanı, emniyet genel müdürü, Urfa çevik kuvvet şube müdürü, MİT müsteşarı ve sorumluluğu bulunan tüm kamu görevlileri hakkında yapılan başvurularımızın hukuksuz gerekçelerle reddinden vazgeçilmeli, kamu görevlileri üzerindeki yargı eli ile yaratılan koruma zırhı kaldırılmalıdır.”

 

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus