AKP iktidarının başörtüsü sorunu

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Satiye Özdemir

“AKP iktidarının başörtüsü sorunu” gibi bir başlık tabii ki kafaları biraz karıştırabilir. Ortada bir sorun yok; başörtülüler her yerde başörtüleriyle beraber var olabiliyorlar. Kamusal alanda, bürokraside, her yerde ve bence bu hiç sakıncalı bir şey değil, iyi bir nokta. Türkiye’nin çok daha önceden bu noktaya gelmesi gerekirdi.

Zamanında çıkartılmış olan başörtüsü yasaklarının ne kadar yanlış olduğunu o dönemde söyleyenlerden birisiydim. Ve onun Türkiye’ye ne kadar şey kaybettirdiğini de bizzat gözlemleyenlerden birisiydim. Ama şimdi, bambaşka bir başörtüsü sorunu var. Onun ne olduğunu ele almadan önce, bir bakalım bugün Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk ne demiş? Bir tweet var: “Anadolu imam-hatip liselerinin yüzde 99,8’i doldu ve yerleşen öğrencilerimizin yüzde 87’si ilk üç tercihlerinde yer alan bir Anadolu imam-hatip lisesine yerleştiler.”

“Liseye hoşgeldiniz” hashtag’i koymuş.

Her ne kadar şu anda Türkiye’de eğitim ne olacak, okullar açılacak mı, nasıl yapılacak meseleleri muallakta olsa da, Bakan Ziya Selçuk arada bir Anadolu imam-hatip liseleri üzerinden bir müjde verme ihtiyacını, fırsatını kaçırmamış. Fakat imam-hatip lisesi üzerine bir başka yazıya baktığımız zaman –daha önceki bir yayında bahsetmiştim, bir alıntı yapmıştım–, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, Türkiye’de AKP iktidarının neredeyse resmî entelektüeli gibi bir konumda. Daha önce deizm-ateizm tartışmalarında alarmlar vermişti. Yine en son yazdığı yazılardan birisinde, bu sefer yine hatırlatıyor deizm meselesini. Tam da Ziya Selçuk’un söylediği imam-hatip liselerinden bahsediyor: “Deizm dalgası sanıldığından daha hızlı yayılıyor, çok tehlikeli bir süreç” diyor. Yani yüzde 99,8 dolu olan imam-hatip liselerinin öğrencileri, gençleri, bir İslâm eğitiminin dışında, İslâmî konulardaki eğitim dışında, bir de Yusuf Kaplan’ın söylediklerine itibar edecek olursak “deizm dalgası” bekliyor. Bu yazıda bir başka noktayla –ki işte bugünün konusu bu– devam ediyor. Bir yanda deizm dalgası var, çok tehlikeli — ki kendisi yine alarm halinde. “Nur topu gibi yeni bir sorunumuz daha oldu: Başörtüsü açma trendi. Modaya dönüştü adeta bu” diyor. “‘Başörtüsü mücadelesini kazandık, ama tesettürü kaybettik’ demiştim; yasağı kaldırdık, ama şimdi başörtüsünü atmaya başladık” diyor. Bu bir kere çok geç kalmış bir tespit; çünkü daha önce sosyal medyada trend olmuştu. Başörtüsünü çıkartmış olan kadınlar eski ve yeni fotoğraflarını yayınlamışlardı ve biz de onu yorumlamıştık. Burada ben yorumlamıştım, birkaç kez bu konuyu ele almıştım. Yusuf Kaplan herhalde yaklaşık bir yıl sonra ya da biraz daha fazla bir süre sonra buna uyanmış. Bunun nedeni de, gelen bir okuyucu mektubu var. Bir kadından, kadın okuyucusundan. O, ağlamaklı bir şekilde –ki zaten mektupta da gözlerinin dolduğunu söylüyor– her gün başını açan kadın haberleri aldığını ve bunların hepsinin mütedeyyin ailelerin, güvenilir ailelerin, bilinen ailelerin çocukları olduğunu söyleyerek Yusuf Kaplan’a uzun bir mektup yollamış, o mektubu da Yusuf Kaplan yayımlamış. Ve oradan da anlıyoruz ki çok ciddi bir şekilde bir başörtüsünü çıkartma eğilimi var. Bu öteden beri vardı; belli bir süreden itibaren iyice arttı. Ve neden arttı? AKP nedeniyle arttı diyelim kabaca. AKP nedeniyle arttı; çünkü AKP’nin İslâm’ı, İslâmiyet’i ve İslâmcılığı –artık her ne derseniz deyin– tamamen bir araç olarak kullanmasıyla beraber, ülkenin sorunlarını ne kadar çözemezse o kadar dinî motiflere başvuruyor. Ve büyük bir çözülme ve çürüme yaşanıyor. Kokuşmuşluk var, yolsuzluk var, birçok şey… bunların hepsi de bu genç kadınların gözü önünde yaşanıyor. Ailelerinden, ailelerinin yakınlarından görüyorlar. Ve burada artık, hepsi için geçerli olmayabilir ama önemli bir kısmı için, başörtüsü onların bir anlamda bu iktidarın yanında olduklarını göstermelerinin işareti. Başörtüsünden çıktıkları zaman, aslında iktidarı desteklemekten de çıkıyorlar. Sözünü ettiğim mektupta kadın okuyucu Yusuf Kaplan’a şöyle aktarıyor — başını açan kadınlar diyormuş ki: “Başımızı açınca dinimizi bırakmıyoruz.” Bu gerçekten önemli bir nokta. Belki bırakan da vardır, ama büyük bir kısmı kendilerine özgü, kendi yorumladıkları bir İslâmiyet’i yaşamak istiyorlar. Ve bunu yaşamak isterken de başörtüsünü bir gereklilik olarak görmüyorlar. Hatta belli bir noktada bir ayakbağı olarak görüyorlar ki bunu çıkartıyorlar. Şu âna kadar çok tanık oldum. İslâmcı olduğunu bildiğim tanıdıklarımın çocukları içerisinde her gün yeni bir haber duyuyorum. Kimi zaman aileleri, ebeveynleri bir şekilde söylüyorlar. Kimi zaman tanık oluyorum. Hatta kimileri açık bir şekilde sosyal medyada yeni halleriyle, yeni fotoğraflarıyla kamunun karşısına çıkıyorlar. Böyle çok örnek yaşadım, gördüm ve görmeye devam ediyorum. En son yaşadığım örnek de İslâmî kesimden tanıdığım bir birisinin çocuğuyla. Tanıştığım da kadın olanı. İki kardeş olarak görüştük, kadın olanın başı açıktı ve hiç şaşırmadım. Hatta çok beklediğim sanki oymuş, yani ilk defa görüyordum çocuğu, o tanıdığım arkadaşımın çocuğunu. Bana da bahsetmemişti, ama başörtülü olmadığını görünce hiç yadırgamadım ve zaten beklediğim de buymuş. Genellikle sorgulayan, bu yaşananlardan memnun olmayan kesimlerde artan bir eğilim bu: Başörtüsünü çıkarmak. Geçmişle kıyasladığımız zaman aslında — bunu söyleyeceğim ve çok kızan olacak; kızsınlar, hatta kızsınlar diye söylüyorum diyebilirim: Hepsi böyle değil tabii, ama geçmişte başörtüsü takmanın, devlete rağmen, yaşanan bir yığın soruna rağmen başörtüsü takmaktaki motivasyonla, bugün başörtüsünü çıkarmaktaki motivasyonun üç aşağı beş yukarı birbirine benzediğini düşünüyorum. Burada otoriteye karşı –bu otorite devlet otoritesi olabilir, aile olabilir, çevre olabilir–, bu otoriteye karşı bir duruş var. Bir diğer husus ise geçmişte başörtüsü yasağına karşı verilen mücadelede çok yaşanmadı. Kısmen vardı, ama bunu yapmaya mecalleri yoktu az sayıdaki kadının. Erkek egemen zihniyete karşı bir harekete tam dönüşemedi başörtüsü yasağına karşı mücadele. Bugün İslâmî kesimde ve aslında tüm Türkiye’de –ki ülkeyi de yıllardır Erdoğan yönetiyor–, buradaki erkek egemen zihniyete karşı aslında bir duruş olarak da görmek lâzım başörtüsünü çıkarmayı. Çünkü eskiden kadınların, özellikle öğrencilerin bir tercih yaparak, zorluklara rağmen, risklere rağmen tercih yaparak kendi duruşlarını, toplumdaki bağımsız duruşlarını göstermek için başörtüsü takmaları söz konusuydu. Burada, iktidar olarak daha çok devlete ve ona destek veren medyaya karşı bir meydan okuyuştu. Ama şimdi aynı zamanda erkek egemen zihniyete karşı da bir meydan okuyuş. Eskiden bu… eskiden diyorum ama, çok da zaman geçmedi; fakat yeni kuşaklar bu olayları bilmiyorlar, tam olarak nasıl yaşandığını bilmiyorlar, belki de şu anda başörtüsünü çıkartan kadınlar bu olayları ailelerinden duyuyorlar. Meraklılarsa belki arşivleri karıştırıyorlardır. O tarihteki başörtüsü yasağına karşı mücadelede çok ilginç bir grafik yaşanmıştı. Bu grafikte ilk başta başörtüsü yasağına karşı mücadele genel bir toplumsal muhalefetle beraber yapıldı. Bunun içerisinde İslâmcı olmayan kesimler de vardı. Ama daha sonra, yasağın ilk getirildiği zamanlara nazaran bu kırıldı; çünkü özellikle 28 Şubat’la beraber çok baskıcı bir uygulama oldu. Bu sefer İslâmcılar biraz yalnız kaldılar ve kendi içlerinde tabii ki ilk başta Fethullah Gülen, açık bir şekilde kendi taraftarlarını bu olaya sokmadı. Hatta onlar büyük ölçüde başörtülerini çıkarttılar — teslim oldular yani. İslâmcılar yalnız kaldı ve bir sonraki aşamada da — bir gazeteci olarak bunların hepsini gözlediğim için çok iyi biliyorum: Kadınlar yalnız kaldı. Kadınlar belli bir yerde 28 Şubatçıların baskısı arttıktan sonra, özellikle Marmara Üniversitesi’ndeki öğrencileri, İstanbul’da yaşanan örneği biliyorum. Artık eylemlerine erkekler gelmez oldu, destek vermez oldular. Başta birlikte fotoğraf çektirirlerdi; sonra imtina ettiler ve kadınlar bu direnişlerinde büyük ölçüde bir hüsranla karşılaştılar. Bu hüsran birinci olarak devletten gelen hüsrandı, ama bir taraftan da kendi içlerindeki, İslâmî hareket içerisindeki iktidar sahipleri tarafından siyasî hesaplarla yalnız bırakıldılar. Siyasî hesaplarla verilen başörtüsü direnişine destek, siyasî hesaplarla geri çekildi.

Şimdi siyaseten ömrünü çoktan tamamlamış olan bir iktidar var bana göre. Ve bu iktidar ömrünü uzatmak için sürekli olarak dinî motiflere –en son Ayasofya örneğinde olduğu gibi– başvurma ihtiyacı hissediyor. Ve burada kadınlar bir anlamda vitrine çıkartılmak isteniyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir toplantı sırasında, “Birkaç kadın da olsun, çıkartalım sahneye, podyuma” dediği videoyu görenler olmuştur. Kadınlar genellikle bu hareket tarafından hak ettikleri için değil, iktidarın ihtiyaç duyduğu ölçüde öne çıkartılıyorlar. Hâlâ o aşamayı geçebilmiş değil Adalet ve Kalkınma Partisi. 18 yıllık iktidarında kadınların hak ettiklerini değil, kadınların geldiği noktayı göz ardı edip, onlara hâlâ bir alan çizmeye çalışıyor. İstanbul Sözleşmesi konusundaki inadın da, çıkma iddiasının da, kadınlar değil esas olarak erkekler tarafından dile getirilmesi de tam olarak budur. Aslında merhum Duygu Asena’nın söylediği gibi: “Kadının adı yok.” Kadının kendisi var, her yerde var, ama adı büyük ölçüde bu hareket tarafında yok. Dolayısıyla başörtüsünde Yusuf Kaplan’ın söylediği trend moda haline geldi. Her ne kadar, “Haksızlık etmeyelim, herkes seçiminde hürdür” diyor, “kimseye zorla başörtüsü taktırmak diye bir şey söz konusu olamaz” diyorsa da, bundan bir felaket olarak bahsediyor. Kadınların başörtü çıkartması, bu özgür irade ile, hür irade ile alınan çıkartma kararları, bence tam tersine Türkiye’deki özgürleşme fikrinin, davranış kalıbının her türlü baskıya ve sindirme çabasına rağmen nasıl tüm kesimlere sirayet ettiğinin bir göstergesi olarak son derece olumlu. Tabii ki onun “alarm” dediği şeye, ben tabii ki tam tersine bir “müjde” olarak bakacağım ve bu anlamda da –kişisel olarak konuşuyorum, şahsım adına konuşuyorum– dün nasıl başörtüsü direnişine destek verdiysem, bugün de bütün baskı, engelleme, mobbing vs.’ye karşı kendi özgür iradeleri ile hareket etmek isteyen kadınlara, eden kadınlara da her türlü desteği vermemiz gerektiğini özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü Türkiye bu tür özgür iradesine sahip olan, kendi hayatına kendi karar veren, dini yaşamak istediği şekilde, kendi inandığı şekilde, başkalarının baskısı altında kalmadan yorumlayarak yaşamak isteyenlerle var olacak. Tabii ki sadece dindarlarla değil, Müslümanlar ile değil, farklı dinlerden ya da dine inanmayanlardan ya da son dönemin modasıyla “deist” olan insanlardan müteşekkil. Ama her halükârda özgür tercihi her şeyin önüne koyan insanlar ve özellikle kadınlarla Türkiye yol alacak. Bu verilen alarm, Türkiye’nin iyi gittiğinin müjdesidir — tekrar bunu vurgulayayım.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus