İktidarın muhalefeti parçalama stratejileri: Ruşen Çakır, Levent Gültekin ve Burak Bilgehan Özpek tartışıyor

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Bahçeli ve Erdoğan’ın, Muharrem İnce ile Meral Akşener ve İYİ Parti hakkındaki mesajlarını Ruşen Çakır, Burak Bilgehan Özpek ve Levent Gültekin ile tartıştı.

Yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Ağır bir kadroyla karşınızdayız. İktidarın muhalefete yönelik stratejilerini konuşmak istiyoruz. Kabaca, iki olaydan söz edebiliriz: birisi, Muharrem İnce’nin çıkışının iktidarı heyecanlandırması; diğeri de, Meral Akşener ve İYİ Parti’ye yönelik olarak, önce Devlet Bahçeli’nin, ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sempatik açıklamaları. Ben bu konuyla ilgili Medyascope’ta çok yayın yaptığım için, az konuşup, konuklarım Levent Gültekin ve Burak Bilgehan Özpek’i daha çok konuşturacağım. Aslında çok ilginç bir süreçten geçiyoruz. Siyaseten çok fazla bir şey olmuyor; ekonomik sorun var, pandemi var, ama siyasî bir tartışma olmuyor. Ve birdenbire işin içerisine, Muharrem İnce’nin “bir yakını”nın ileri sürdüğü parti kurma çalışması girdi; kendisi de bunu doğruladı gibi. İkinci konu da, söylediğim gibi, Devlet Bahçeli’nin, Meral Akşener’in Ayasofya’da namaz kılmasından hareketle, Akşener’i eve davet etmesi, ardından da Erdoğan’ın buna destek vermesi. 

Levent, seninle başlayalım. Sen Muharrem İnce’yi tanıyorsun, en azından benden daha iyi tanıyorsun. İktidarın Muharrem İnce’ye sahip çıkma meselesini şimdilik bir kenara koyalım, ama orada ne oluyor? Hakikaten parti mi kuruyor? Kurmak mı istiyor?

Gültekin: Benim anladığım ve gördüğüm kadarıyla, Muharrem İnce “Ben de varım, aktörüm” düşüncesiyle, muhtemel bir cumhurbaşkanlığı adaylığını biraz takıntı haline getirdi.

Çakır: Yeniden aday olmayı.

Gültekin: Evet. Bundan 2 ay önce yaptığımız bir telefon konuşmamızda, “Artık adaylık konuşması yapmayın. İster parti başkanlığı, ister cumhurbaşkanlığı adaylığı olsun, sizin artık bir yere aday olma şansınız da, hakkınız da kalmadı. Size hepsi verildi, hiçbirini yapamadınız…”

Çakır: Doğrudan suratına mı söyledin?

Gültekin: Evet.

Çakır: Levent, senden korkulur vallahi.

Gültekin: Gerçekten söyledim. Bir şey söylemek üzere kendisi aramıştı beni.“Siz hazır aramışken bir şey söylemek istiyorum Muharrem Bey. Televizyonlara çıkıp çok sık bir şekilde ‘Adayım’ diyorsunuz. Bu hem siyaseten hem sizin pozisyonunuzdaki biri için yanlış bir şey. Sizin artık bir yere aday olma şansınız kalmadı. Genel başkanlığa da, cumhurbaşkanlığına da aday olamazsınız. Ama şöyle bir şey yapabilirsiniz. Çıkarsınız, başka bir şey yaparsınız. Toplumda inanılmaz bir kabarma olur, size olan iltifat artar. Bunu anlarım” dedim. Aynen böyle söyledim. Fakat burada gördüğüm, bir parti kurmak da değil, bir hareket başlatmaktan ziyade, CHP’ye biraz, “Abi, ben gidiyorum, bir şey söylüyor musunuz? Bak, ben gidiyorum. Beni tutuyor musunuz, tutmuyor musunuz?” tavrı. Muhtemelen, kendisine yapılan haksızlık da var. Ben, kendisine bir miktar haksızlık yapıldığı kanaatindeyim. CHP’deki kadro yapısına baktığımızda, çemberin dışına atılması var. Ama bu çemberin dışına atılma bahane edilerek parti kurulmaz. Zaten başlangıcı da çok yanlıştı. Gazetecilere verdiği röportaj, aslında kendi ağzından verilmiş bir röportajdı; fakat “bir yakınım” diye konuşuyor. Bu çok absürt bir durum. Mesela, “Medyascope nasıl?” diye soran gazetecilere ben, Ruşen Çakır adına, “Medyascope iyi gidiyor, çok büyüdük”. — “Şunu mu yapacaksınız?” — “Evet, ben bunu yapacağım” diye cevap veremem. Ben Ruşen Çakır değilim. Orada güya kendisi değil, bir yakınıymış gibi konuşan, parti kuracağını da doğruluyor. Gerekçe olarak da, “Beni Yalova delegelerinin yanına oturttular, değersizleştirdiler” cümlesiydi. Bence çok yakışıksız ve kendi pozisyonunu da iyice zayıflatan bir cümle bu.

Çakır: Ama hakikaten yapılan da ayıp bir şey.

Gültekin: Doğru, yapılan da ayıp, o ayrı. Ama bunun üzerinden, “Parti kurmaya kalkıyorum” demek de kendi pozisyonunu epeyce değersizleştirmek demek. Sonra, bunları dememiş gibi, diyelim ki gerçekten parti kurma niyetin yok, diyelim ki gerçekten bir hareket başlatma niyetin var, üç-dört gazeteci, dört gündür televizyonlarda senin üzerinden bir konuşma metni paylaşıyorlar ve “Parti kuracağım” cümlesi geçiyor, çıkıp yalanlamıyorsun, “Hayır, böyle bir şey yok, yakınım da yanlış söylemiş” demiyorsun. Konuşuldun, tartışıldın, gündeme geldin. Aradan beş gün geçiyor, çıkıp, “Hayır, ben parti kurmayacağım, böyle bir şey demedim. Hareket kuruyorum” diyorsun.

Çakır: Burak, sana sorayım. Muharrem İnce parti kurabilir ya da bir hareket başlatabilir. Ama kamuoyunda, “Parti kurmak zor, hareket başlatmak daha kolay” algısı var. Bence tam tersi. Bir hareket başlatmak iddialı bir şey. Muharrem İnce’nin bir şeyler yapmak istediğini anlıyoruz. Sence bunun reel bir karşılığı var mı?

Burak Bilgehan Özpek: Bence, Muharrem İnce’nin kendi kişisel potansiyelinin ötesinde bir duruma işaret ediyor bu. Türk siyasetinin geldiği nokta, kişilerin ve temsil ettikleri ideolojik pozisyonun iktidar tarafından önemli olarak görülmesini beraberinde getiriyor. Çünkü CHP’nin son kongresinde, daha merkezde konumlanan bir politika gördük. Tabii bu durum, muhalefet içerisindeki ideolojik ve kimliksel özellikleriyle öne çıkan ya da muhalefet partilerinin bu temel üzerinden politika yapmasını savunan insanları rahatsız ediyor. Muharrem İnce’nin kim olduğundan bağımsız bir şekilde, CHP içerisindeki ulusalcılar veya Kemalistler rahatsız olabilir. Dolayısıyla Muharrem İnce orada bir rol oynayabilir. İnce’nin kişiliğinden bağımsız bir durum bu. Levent Bey’e de katılıyorum. Eğer siyaset yapacaksanız, bu insanları çevrenizde tutacaksınız –güneş sistemi gibi–, çok içinize almayacaksınız. Onlar sizin politikanıza karakterini vermeyecek; fakat savrulmalarına da engel olacak bir şekilde orada tutacaksınız. Bu insanların oynayacağı roller var aslında. Bu rol, muhalefetin ajandasında da bağımsız olmak zorunda değil. Mesela ben kayyum meselesine dikkat etmiştim. Üç ile kayyum atandığı zaman ilk tepkiyi Muharrem Bey vermişti ve bu bir ulusal güvenlik meselesinden çıkıp kamusal bir tartışmaya dönüşmüştü. Muharrem Bey’in temsil ettiği ekol, ulusalcı Kemalizm gibi gözüküyor. Kendisi öyle midir, değil midir o konuyu bir tarafa bırakıyorum. Ama o tip durumlarda verdiği tepkinin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Muharrem İnce’nin Türk siyasetinde oynayacağı bir rol var hâlâ. Bu rol ille bir hareket ya da parti üzerinden olmak zorunda değil. Muhalefete rengini vermeden, fakat muhalefetten de çok uzaklaşmadan bir noktada konumlanabilirse, Muharrem Bey bazı noktalarda yapıcı bir rol oynayabilir. Mesela, CHP ile, ulusalcılarla, Kemalistler’le Kürtler arasındaki ilişkiyi sağlayabilir. Ya da geleneksel seçmenle arasındaki ilişkiyi bazı noktalarda sağlayabilir. Muharrem Bey’e bu rolü oynatmak lâzım. Futbol takımlarından örnek verirsek, bazen, bazı oyuncular ana takıma, ilk 11’e girmeyebilirler. Fakat o oyuncular kriz ânında sadece belli bir misyon için sahaya sürülür ve onu da hakkıyla yerine getirebilir. Dolayısıyla, ben böyle bir rolü oynamasının daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Çakır: Mehmet Bekâroğlu, Muharrem İnce’nin genel sekreter olarak Kılıçdaroğlu ile birlikte çalışmasını öneren bir tweet attı. 

Gültekin: Öyle mi? Dikkat etmedim.

Çakır: Evet. Çok da ilgimi çekti bu. Bir de şöyle bir sorun var. Kurultayın öncesinde niye çıkmıyorsun? Aday olmadı çünkü. Kurultayın öncesinde çıkınca, kurultaya yönelik gibi bir şey düşünebilirdik. Bir de, bu saatten sonra, kurultayı yeni yapmış bir partide nasıl bir şey sunabilirsin? Burak’ın söylediği gibi, gerçekten CHP’de bir fonksiyon üstlenebilir.

Gültekin: Ama Sevgili Burak’ın söylediğine şöyle bir itirazım var. Muharrem İnce, CHP’deki ulusalcıları çok temsil etmiyor. CHP’de kalan ulusalcılarla da diyalogu yok. Aslında en çok kavgalı olduğu kesim, CHP içindeki ulusalcılar. Tuncay Özkan’la epeyce polemiğe giriyor mesela. Ulusalcı kesimle de öyle; Yılmaz Özdil’le de ağır kavgaya girdi, mahkemelik oldular. Bu çerçeveden bakınca, o pozisyonu da çok koruyabilmiş değil. Fevrî ve biraz da şahsî hareket ediyor. Sizin söylediğiniz futbolcu örneğinden gidersek, pozisyon olarak böyle bir futbolcu pozisyonu var. Ama “Al, oyna” dediğinde oynayamıyor. Böyle bir sorunu var.

Özpek: İlk 11’e giremiyor.

Gültekin: Giremiyor. Girmenin ötesinde, yedektesin, “Bari şimdi gir gol at” diyorsun, o duygusallığı… Ruşen, senin hem daha önceki yayınında hem de şimdi dikkat çektiğin noktaya katılıyorum. Ben de o disiplini, o dirayeti görmüyorum. Bana göre de parti kurmak, hareket kurmaktan çok daha kolaydır. 40 kişiyi bir araya getirisin, nüfus cüzdan suretlerini koyarsın.

Çakır: Öztürk Yılmaz, eski başkonsolos, Yenilik Partisi’ni kurdu ya.

Gültekin: Kurmuş mu?

Çakır: Evet ve oybirliğiyle genel başkan seçilmiş.

Gültekin: Tamam işte. Parti kurmak, hareket kurmaktan çok daha kolay. Hareket kurmak için, toplumu örgütleyeceksin, Anadolu’yu dolaşacaksın, kaynatacaksın. Kaynatacak bir sözün olacak, heyecanın, enerjin, duygun olacak. Muharrem İnce’yi tanıdığımız kadarıyla, böyle bir disiplini yok. Bu, partide de olmaz, harekette de olmaz. Disiplini, biraz fevrîlikten kaynaklanan “Ben de varım!”ı göstermenin yolu. Ben bu çıkışının, kendi açısından siyaseten intihar olduğu düşüncesindeyim.

Çakır: “Yakını”na atfedilen, ama kendisinin söylediğini varsaydığımız, “Ben dostlarla, ittifaklarla değil, kendi partimizle birinci olmak, Türkiye’yi yönetmek istiyorum” cümlesi CHP’nin son dönemde yürüttüğü ittifak politikasına yönelik. 

Gültekin: Burada bir şey söyleyeceğim. Kemal Bey’i çok eleştirebiliriz. Ama Kemal Bey’in hiçbir CHP’lide olmayan bir özelliği var: Oyun kuruculuğu ve uzlaşmacı yönü. Muhalefet açısından Türkiye’nin en temel ihtiyaç duyduğu alan. Uzlaşmacılığa ihtiyaç var. Fakat CHP’deki bütün muhalefet kanatla beraber, aynı zamanda iktidar tarafının, Erdoğan’ın muztarib olduğu, Kemal Bey’in bu özelliği. Kemal Bey’in uzlaşmacı özelliği, hem CHP’deki muhaliflerin hem de Tayyip Erdoğan’ın rahatsız olduğu kısım. İnsanlar niye Muharrem İnce’ye tepki gösteriyorlar? “Bu uzlaşmacılığı ortadan kaldırarak, aslında Erdoğan’ın istediğini yapıyorsun” diyorlar.

Çakır: Tam bu noktayı söyleyecektim. Burak, sana sorayım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Tabii ki onun da parti kurma hakkı var” vurgusunda, Muharrem İnce’nin özellikle CHP’nin ittifak politikalarını eleştirmesinin çok ciddi bir rolü olduğu kanısındayım. Ne dersin?

Özpek: Kesinlikle katılıyorum. Bunun analizini bir süredir yapıyoruz zaten. Özellikle Medyascope’ta çok popüler oldu bu analizler. Siyasetin yeni eksenini doğru okumak gerekiyor. Muhalif-muktedir ekseninden ya da seküler-muhafazakâr ekseninden ziyade, politikayı merkezde kuran, diğerleriyle diyalog içerisinde olan, kamusal tartışmayı ana ilke olarak belirleyip diğer ilkeleri çok fazla öne çıkartmayan bir anlayışla, temel prensipleri, değerleri, kimlikleri sivrilterek politikayı merkezden alıp kanatlara yayan anlayış arasında bir ikilem var. Çok soyut konuştum, ama şöyle söyleyeyim: Tayyip Bey aslında çok siyasal bir toplum istiyor. Siyasallaşmış, herkesin kimliğine sarıldığı, ideolojisini savunduğu, bunu canhıraş bir şekilde savunduğu bir toplum istiyor. Muhaliflerin içerisinde de böyle bir kesim var. Kendi kimliklerini, ideolojilerini sivrilttikleri zaman, hükümete karşı gerçek muhalefeti kendilerinin yaptıklarını zannediyorlar. Merkezde konumlanan, diyalog çağrısı yapan aktörleri de gerçek muhalif olmamakla suçluyorlar. Halbuki Kemal Bey, gerçekten AKP’yi iktidardan indirmek istediği için diyalog çağrısı yapıyor. Daha çok bağıranın ya da daha çok nefret edenin başarılı olduğu bir sistem değil bu. Daha sakin kalanın, daha iyi oyun kuranın ve politikayı merkezde toplayıp ittifak ağını genişletenin başarılı olacağı bir sistem. Dolayısıyla, Tayyip Bey’in müttefikleri, bu durumda muhalefet içerisinde bu “bağırmayı sevenler” olarak ortaya çıkıyor. Bağıran oldukça, Tayyip Bey hem kendi kitlesi içinde bir kenetlenme durumu yaratıyor, hem de muhalif ittifak içindeki diyalog ortamını zehirleyebiliyor; onların birbiriyle konuşmasını engelleyebiliyor. Bu sadece CHP’de değil, her partide var. CHP merkeze geldiği zaman, bundan rahatsız olan demokratik sosyalistler, ulusalcı Kemalistler olabilir. İYİ Parti içerisinde, merkez politikaya karşı olan milliyetçiler olabilir. HDP içerisinde Türkiyelileşmeye karşı daha Kürdî siyaset yanlıları olabilir. Yani her siyasî partinin siyasî özlemleri var ve bu çok doğal bir şey.

Çakır: İktidar da, bunların olabildiğince öne çıkmasını tercih ediyor.

Özpek: Tabii. Mesela, İYİ Parti’nin daha milliyetçi olması, Millet İttifakı’nın HDP ile ya da Demirtaş’la ittifak yapabilmesini engelleyen bir faktör. Dolayısıyla olabildiğince onların konuşmasını istiyor. Merkeze geldikçe de partilerin içerisindeki bu ideolojik tarafta yer alanlar rahatsız olup seslerini yükseltmeye çalışıyorlar. “Bu insanlar, iktidarın anlaşmalı kişileridir” demek istemiyorum. Zinhar, yanlış anlaşılmasın. Fakat adı konulmamış, görünmeyen bir ittifak var. Yani iktidar, bu partilerin içerisindeki bu karakterleri görmekten çok hoşlanıyor. Çünkü bu karakterler ortaya çıktıkça, sivrildikçe, medyada yer buldukça, hem muhalefetin koordinasyonu zayıflıyor, hem de iktidar “öteki”sini göstererek kendi tabanına çok net mesajlar verebiliyor.

Çakır: Peki Levent, Cumhurbaşkanı bir şekilde sahip çıktı. Muharrem İnce’nin bir şansı varsa da onu iyice yok edecek. Bu çok paradoksal bir şey değil mi?

Gültekin: Tabii. Ben de onu diyorum. İktidar, söyledikleri cümlelerin kendi aleyhlerine olduğunu fark edemeyecek kadar gerçeklikten kopup uzaklaştı ne yazık ki. “Ben böyle dersem, bu adamın olacağı varsa olmaz”ı kavramayacak kadar koptular. Bunu hepimiz dışarıdan görüyoruz. Partilerin içerisinde sadece Erdoğan’ın değirmenine su taşıyan yapılar yok; partilerin kendi pozisyonu da öyle. Muharrem İnce’nin CHP’den kopma nedenini, hem kadro hem yapı olarak, CHP’nin demokratik kültüre evrilememesi olarak görüyorum. O demokratik kültüre evrilmiş olsaydı, Muharrem İnce bir şekilde kendine orada bir yer bulabilirdi. Yahut İYİ Parti. Bu milliyetçi unsurlar, Suriye meselesi olduğunda, Ayasofya meselesi olduğunda ortaya çıkıyor. Bence iktidarın en sıkıştığı anlarda, bu partilerin kimliksel reflekse dayalı siyaseti birdenbire ortaya çıkıyor. Yani şöyle diyebiliriz: Siyasetin tamamı, biraz da Erdoğan’ın istediği gibi kurgulanmış halde yürüyor. HDP’nin Kürt kimliğini biraz daha öne çıkaran yapısı, İYİ Parti’nin milliyetçiliği MHP tabanına kaptırmamak adına oraya oynaması, CHP’nin biraz mezhepsel biraz kimliksel, ama aynı zamanda Kemal Bey’in demokratlık çabasında yeterince dönüş sağlayamaması… Bütün bunlara baktığımızda, Erdoğan’ın değirmeninin taşını döndürecek bir yapı var; fakat siyasetçiler, liderler, olabildiğince onu örtmeye çalışıyorlar. Ama buna çabaları da yetmiyor, etki de uyandırmıyor ve bir yerden patlak veriyor. Mesela, Erdoğan Suriye meselesini veya Yunanistan’ı ortaya attığında, hiçbiri çıkıp, “Bir dakika! Sen tam olarak ne yapıyorsun? Türkiye’yi niçin böyle bir noktaya getirdin?” diyemiyorlar. Çünkü o örtülü yapılar, refleks olarak devletçiliği, devletin menfaatini koruyan yapılar ortaya dökülecek. Ne CHP “Hayır” diyebilecek –geçmişte Suriye’de olduğu gibi– ne de İYİ Parti. Mesela Suriye’den 50 şehit geldi. Bence Erdoğan’ı muhalefet kurtardı. O gece Meral Hanım Balıkesir’den Ankara’ya gelip, “Ülkemiz için tabii ki…” dememiş olsa, o 50 şehit infial uyandırırdı ülkede. Veya HDP’nin, sınırın öbür tarafındaki Kürtler’le kurduğu duygusal bağ, Erdoğan’ın elini güçlendirecek bir yapı. Sadece içlerindeki bazı gruplardan değil, ne yazık ki siyasî partilerin tamamı bu yapılar üzerinden varlığını sürdürüyor. Kimse de kalkıp, “Şu anda mesele parti veya iktidar meselesi değil. Ülke demokraside kalacak mı kalmayacak mı, hukuk gelecek mi gelmeyecek mi, özgürlükler olacak mı olmayacak mı, medeni dünyanın bir parçası olacak mıyız olmayacak mıyız? O yüzden bir araya gelip oturalım, kimliği, mezhebi, inancı, bunlar üzerinden siyaseti şimdilik bir taraf bırakalım” diyemiyor. 

Çakır: Fakat o söylediğin devletçi, devletin bekası refleksinde kolaylıkla bir araya gelebiliyorlar; ama o refleks, Türkiye’nin sürekli taşıyabileceği bir refleks değil. Bu çok kara bir şey. Ülkenin dinamik bir şekilde yürüyebilmesi lâzım.

İYİ Parti’ye gelelim. Ben Devlet Bahçeli’yi yıllardır takip ettiğim için tanıdığımı düşünüyorum. Orada çok ince bir hareket yaptı. Ayasofya’yı ve Meral Akşener’in Ayasofya’da namaz kılmasını vesile ederek –hatta uzun uzun o namazın adını da verdi– ve eminim, sırf o açıklamayı yapmak için genel merkezde gazetecilerle bir sohbet ayarladı. Orada yaptığı “Evine dön” çağrısının, “Nasıl olsa gelmez” diye söylenmiş olduğunu sanmıyorum. Tabii ki hemen “Geliyoruz” cevabını beklediğini de sanmıyorum. Bu, kademeli bir açılımın bir başlangıcı gibi geldi bana; ama sürdürülebilir mi emin değilim. Meral Akşener, “Sayın Erdoğan ortağınızı üzerimize sardırmaktan alın, yeterli ilgiyi gösterin” diyerek verdiği cevapla da topu Erdoğan’a attı. Aslında verilen cevaplar da hiç kanlı bıçaklı olacak türden cevaplar değil. Bence İYİ Parti’nin gideceği yok, ama bu ihtimalin iktidar ortakları tarafından dile getirilmesinin işine yaradığını düşünüyor. Dün bu konuda yaptığım bir yayında da, kendisinden izin almadığım için ismini veremediğim bir dostumdan etkilendiğimi söylemiştim. Şimdi adını verebilirim: Özer Sencar’la telefonda yaptığım bir sohbette bana söylediği bir şey vardı: Böyle yaparak İYİ Parti’nin önünü iyice açıyorlar. Ona çok geniş bir meşruiyet alanı sağlıyorlar. Yani AKP ve MHP tabanına İYİ Parti’yi FETÖ ile, İYİ Parti’yi HDP ile özdeşleştirip, şeytanîleştirirken, birden, en yetkili ağızlar, “O bizim kardeşimiz”, “O yerli ve milli” diyerek yanlış yerde durduğunu îmâ ettiler. Aslında, bu manada, o çağrıya gitmese bile –ki gideceğini sanmıyorum– hoşuna gidiyor. Sonuçta İYİ Parti için bir tür reklam. Ne dersin Burak?

Özpek: Evet, ben de öyle düşünüyorum. Bunun rasyonalitesini açıklayamıyorum. İktidar açısından çok irrasyonel bir hamleymiş gibi geliyor bana. Çünkü aslında baktığınız zaman, İYİ Parti seçmeni 18 senedir AK Parti’ye hiç oy vermemiş bir seçmen. AKP ve Erdoğan karşıtlığı konusunda son derece kararlı bir noktada duruyor. O yüzden, İYİ Parti ile kurulacak bir anlaşma, Cumhur İttifakı’nın bu son anketlerde düşen oy oranının toparlanmasına ne derece yardımcı olur, emin değilim. Meral Hanım Cumhur İttifakı’na girdi diye, etrafımda tanıdığım hiçbir İYİ Parti’li ya da anketlerde gördüğümüz İYİ Parti seçmen profili, Cumhur İttifakı’na oy verecek değil. Bunu biliyor olmaları lâzım. En azından biliyor olmalarını umuyorum. Çünkü AKP’nin ya da iktidar ortaklarının son 5 senede siyaset yaparak iktidara gelme pratikleri o kadar zayıfladı ki, siyasetin dinamiklerini okumakta güçlük çekebilirler. 

İlkokulda bize “Kümeler” diye bir konu öğretilir. Çok basit bir konudur. Ama ilerleyen yıllarda, 30 yaşından sonra bunun niçin öğretildiğini anladım. Elma, armut, üzüm, muz gibi çeşitli meyveler koyarlar ve “Kırmızı olanları bir kümeye alın”, “Yaz meyvesi olanları bir kümeye alın” derler. Biz iktidarın perspektifinden baktığımız zaman, Türkiye’deki seçmenleri ortaya koyuyoruz. Hangi kümeye alırsak alalım, hangi ittifakı kurarsak kuralım, bunlar yüzde 50’nin üzerine pek çıkamıyor gibi gözüküyorlar. Dolayısıyla onlar çok beyhude çabalar. Ayrıca, sizin de söylediğiniz gibi, İYİ Parti’nin pozitif reklamı yapılmış ve meşrulaştırılmış oldu. Mesela “Yerli ve millidir” açıklamasının en sorunlu noktası, bir siyasî partiyi yerli ve milli ilan edecek olan şey ülkenin kanunî çerçevesidir, siyasî partiler değildir. MHP, Milli Güvenlik Kurulu’nun oynadığı rolü oynamaya çalıştığı için, kimin meşru kimin gayrimeşru olduğuna karar vermeye çalışıyor; ama bu bir partinin haddine değildir. Hiçbir parti Türkiye Cumhuriyeti kanunlarının ötesinde değildir. Kanunen kabul edilmiş her parti yerli ve millidir. Ancak bu bir illüzyon. Devlet Bey’in yaşadığı şey de bir illüzyon. MHP, Milli Güvenlik Kurulu değil, bir siyasî parti ve kimin milli ya da yerli olacağına karar verecek bir parti değil. Dolayısıyla, İYİ Parti’nin yasal olarak kazandığı ekstra haklar yok. Tam tersine, psikolojik olarak halkın gözünde ve bürokratik mekanizmaların gözünde daha kabul edilir bir hâle geliyor.

Çakır: Sen ne dersin Levent?

Gültekin: Biraz önce “Tayyip Erdoğan, Muharrem İnce meselesinde böyle bir cümle söyleyince aleyhine işleyeceğini kavrayamıyor mu?” dedik. Bunu nasıl kavrayamıyorsa, İYİ Parti’ye yapacağı davetin İYİ Parti’ye yarayacağını da kavrayamıyorlar. Gerçeklikten kopmak böyle bir şey; biraz panikle de hareket ediyorsunuz. Ben Meral Hanım’ı iyi tanıdığımı düşünüyorum. Uzun yıllardır yakın bir dostluğumuz var; görüşürüz, sohbet ederiz, konuşuruz. Meral Hanım gitmez. Hatta bunu konuştuğum için söylüyorum. Gitme ihtimalinden, gitme sözlerinden de çok incindiğini hissediyorum. “Benim 28 Şubat’taki duruşum bellidir, AK Parti’deki duruşum bellidir. AK Parti kurulurken Erdoğan’a neler dediğim bilinir. Ben o zaman arkamı dönüp çıkmışken, bugün niye gideyim?” tavrı var. Biliyorsun, Meral Hanım, AKP’de kurucu olacakken Afyon’daki kamptan dönüp geldi. Şimdi de gitmeyecektir. Şimdi biz bugünkü siyasî atmosferden bakıyoruz. Yarın öyle bir atmosfer olur ki İYİ Parti birden kendini iktidarın yanında bulabilir. Suriye’de olduğu gibi, öyle bir atmosfer çıkar ki –diyelim ki Yunanistan’la bir savaş patladı–, biz bir anda İYİ Parti’yi iktidarın yanında konumlanmış ve devlet refleksiyle “Devleti, ülkemizi koruyoruz” dediğinde, aslında mevcut iktidarı koruyormuş pozisyonuna gelebilir. Diyelim ki İYİ Parti böyle bir atmosferde gitti. Seçime hiçbirini taşıyamaz mı? Burak Hoca’ya katılmakla beraber, orada şöyle bir rezerv koyuyorum: Şöyle bir şey olduğunu düşünün: Tayyip Erdoğan söylüyor, Devlet Bahçeli söylüyor, yarın da Meral Hanım, “Ülkemize karşı büyük bir saldırı var. Üst akıl mahvetmeye çalışıyor. Evet, ben de biliyorum, çok büyük sıkıntılarımız var. Fakat böyle bir anda farklılıklarımızı bir taraf bırakırız. Kusura bakmayın, biz kendi meselelerimizi içeride çözeceğiz, ama önce dış saldırıları halledelim” dediğinde, İYİ Parti seçmeninin bir kısmının bu duyguya kapılacağına ihtimal veriyorum.

Çakır: Böyle bir durum olursa, bence bu durumdan en çok kim istifade eder biliyor musun? Hadi bir provokasyon yapayım. DEVA Partisi. Bence, kamuoyundaki apolitik ya da siyasete çok bulaşmamış, taze genç, orta yaşlı insanların yeni parti beklentisi ilk İYİ Parti ile ortaya çıktı. “Tamam, bunlar MHP’den koptular, bir bagajları var; ama Meral Hanım kadın, değişik şeyler söylüyor” diyerek, oraya yurt içinden ve yurt dışından çok sayıda insan geldi ve katıldı. Bir kısmı partide yükseldi. Bence o, DEVA Partisi’nin bir ölçüde geleceği. Ama esas olarak, DEVA Partisi’nin rüzgârını kesti bir anlamda. İYİ Parti’nin, beklenen merkez sağ partisi olabileceği düşüncesiyle, diğerleri de ufukta olmadığı için, çok kişi İYİ Parti’ye geldi. İYİ Parti’nin beka, Yunanistan, şu ya da bu nedenle iktidara yanaşması durumunda, bence DEVA Partisi’nin önü ciddi olarak açılır.

Gültekin: Burada bir şeye itirazım var: Öyle bir atmosferde, DEVA Partisi’nin senin düşüncene benzer bir duruş sergilemeyeceği kanaatindeyim. Çünkü Ayasofya meselesinde bunu yapamadılar. Hepimiz biliyoruz Ayasofya meselesiyle ilgili ne düşündüklerini. Ama her biri, “Milletimizin yüz yıllık rüyasını gerçekleştirenlere çok teşekkür ederiz” tavrıyla, iktidarın peşine takılmak zorunda kaldılar. Diyanet’le barolar kavgasında da bunu yapamadılar. Ben, öyle bir atmosfer çıktığında, Babacan’ın da, Davutoğlu’nun da, senin dediğin misyonu yüklenemeyeceklerini, “Hayır, ne saçmalıyorsunuz? Ne üst aklı?” tavrını ve bu cesareti gösteremeyeceklerini, senin söylediğin o toplamayı yapamayacakları kanaatindeyim. Eğer senin dediğini yapabilirse, inanılmaz bir rüzgâr alır.

Çakır: Sen ne dersin Burak?

Özpek: Dış politika konusu ilginç bir konu. Aslında ilk defa rastladığımız bir şey değil bu. Yani, hükümetin dış politika heyecanını iç politikada kullanma hevesi ilk defa karşılaştığımız bir şey değil. Ve ilk defa da peşine takılmış olmayacaklar. Mesela, Suriye meselesinde CHP ve İYİ Parti tam destek verdi. Libya meselesinde çekince koydular, ama bunu bir politikaya dönüştürmediler. Türkiye’de etkin bir dış politika tartışması dönmüyor. Partilerin politika söylemlerini ölçen bir makale okudum; bunu popülizme bağlıyor. Mesela, CHP’nin dış politika üzerinden hükümeti eleştirme söylemi çok düşük. Öyle bir konu yok. Suriye meselesi var, ama Afrin ya da Suriye operasyonları gibi kriz anlarında herkes kabuğuna çekiliyor, herkes hükümetin bir parçasıymış gibi hareket ediyor. Ama buna rağmen otonomilerini de korumayı başardılar. İlla Cumhur İttifakı’nın bir parçası olmadılar. Operasyonu destekliyorlar ,ama kendi özerkliklerini korumayı da başarıyorlar. İllâ, “Yunanistan’la bir hâdise çıkarsa, İYİ Parti Cumhur İttifakı’nın yanında olur” diyemem. Bu birincisi. İkincisi, hükümet dış politikada adım atmak istiyor. Ben bu konuda İlhan Uzgel’e katılmıyorum. O, hükümetin dış politikada oynama alanı olduğunu iddia ediyor. Birçok insan da stratejileri olduğunu varsayıyor. Bence yok. Asıl strateji, dış politikada oyun oynamanın kendisi hâline geliyor. Bu da çok riskler üretiyor. Bana sorarsanız, Libya’da da, Suriye’de de, hükümetin, Afrin benzeri bir milliyetçi heyecan yaratması artık çok zor görünüyor. Daha ciddi meselelerle karşı karşıya kalıyorlar. Reel-politik devreye giriyor ve geri adım atıyorlar. Böyle olunca da bütün o güvenlikleştirme eğilimini, dış politika üzerinden iç politikaya kaydırıyor. Mesela Suriye’de bir operasyon yaptığınız zaman içeridekileri kriminalize etmek zorunda kalmıyorsunuz. Zaten bir milliyetçilik, bir ulusal güvenlik söylemi var; dolaylı olarak içeriyi bastırabiliyorsunuz. Dışarıya adım atmadığınız zaman, bu sefer içeridekileri düşmanlaştırmaya başlıyorsunuz; bu da karşı tarafa oy kazandırıyor. Ben, dışarıda adım atamama eğiliminin içeriye yansıyacağını ve içeridekilerin kriminalize edilmeye devam edileceğini düşünüyorum. Bu da, muhalif partiler için önemli bir oy potansiyeli anlamına geliyor. Hatırlayın: Yerel seçimlerden önce, Aralık ayında, Suriye operasyonu meselemiz vardı. Trump’ın askerlerini çekmesiyle birlikte Suriye operasyonu akamete uğramış; Türkiye “bekle ve gör”e geçmişti. Beka söylemi dediğimiz şey, “Muhalif partilere oy verenler teröristtir” söylemi ondan sonra ortaya çıktı. Suriye operasyonunu yapabilseydi, belki buna gerek duymayacaktı. Belki o söylemleri kullandığı için İstanbul ve Ankara’da seçimleri kaybetti. O yüzden, o dış politika meselesi doğru, fakat sadece Türkiye’nin niyetiyle olacak bir şey değil, yapısal sınırlamalar çok önemli. O yüzden ben muhalefet potansiyelinin olduğu gibi kalacağını düşünüyorum. Bu potansiyel, partilerin organize ettiği bir şey değil. Yani İYİ Parti organize ettiği için insanlar Tayyip Bey’e muhalif değiller. Ya da, Kemal Bey organize ettiği için Tayyip Bey’e muhalif değiller. İnsanlar muhalifler ve akıllı siyasetçi bu dalganın üzerine çıkar. Yerel seçimlerden önce Demirtaş, “Gidin İmamoğlu’na oy verin” demişti ya; Kürtler, Demirtaş bunu söylediği için gidip İmamoğlu’na oy vermediler. Kürtler zaten memnuniyetsizdi, ekonomiden en fazla etkilenen toplum kesimiydi. Hayatlarından duydukları bir memnuniyetsizlik vardı ve zaten İmamoğlu’na oy vermeye meyilliydiler. Demirtaş akıllı bir siyasetçi olduğu için bu dalgayla çatışmadı. Siyaset yapmak isteyen kim varsa bu kendi bileceği iş. Burada işsizlik, enflasyon, ekonomik problemlerle boğuşan memnuniyetsiz insanlar, mutsuz gençler var. Bununla çatışmak istiyorlarsa bu kendi problemleri olur, muhalefetin problemi olmaz. O yüzden İYİ Parti’nin gitmesi durumunda, o merkez sağdaki alternatif boşluğu tabii ki DEVA Partisi doldurur; daha yaratıcı söylemler ortaya koyabilir. Ama Levent Bey’in çekincesini de anlıyorum. Ali Babacan’ın siyaset yapma tarzı bize çok da umut vermiyor. O fırsatları değerlendirebilir mi, pratik siyasetin içine girebilir mi, ondan emin değilim.

Çakır: Hâlâ bir korkaklık var.

Gültekin: Bir çekingenlik var veya kendince bir strateji yürütüyor. Ben Sayın Babacan’la da epeyce sohbet ettim. Bu konuda ikinizden ayrıldığım bir nokta var. Bugünkü yayın için söylemiyorum, genel olarak söylüyorum. Muhalefet bütün umudunu 2023 seçimine bağlamış. “2023’te bir seçim olacak ve biz o seçimi kazanacağız” düşüncesinde. Ali Babacan’da da bu düşünce var. Kendisiyle uzun uzun da sohbet ettik: “Ben partimi kuracağım. Ortaya çok güzel bir kadro çıkartacağım. Halkımız bu kadroya iltifat edip gelirse gelir, gelmezse ne yapabilirim?” tavrı var. Hatta, “Yeni bir seçim kanunu hazırlanıyor. Muhtemelen sizi seçime sokmamanın yolu hazırlanıyor. Ne diyorsunuz?” diye sordum. — “O benim sorunum değil. Halkımız buna karar verecek. Koydukları o barajı aşacak kadar bana oy vermiyorlarsa, demek ki beni istemiyorlardır” cevabını verdi.

Sizinle nerede ayrışıyoruz anlatayım. Ben muhalefetin zayıf kaldığı kanaatindeyim. Toplumdaki muhalefet, mevcut siyasî muhalefetten daha güçlü. Mevcut siyasî muhalefet toplum muhalefetinin bile çok çok gerisinde. Muhalefet bütün stratejisini 2023’e göre kurmuş. Ama biz şu anda büyük tahribat alıyoruz. Dün bir ekonomist arkadaşla konuştum. “İnanılmaz bir şey fark ettim: Hiçbir veriye ulaşamıyoruz. Bambaşka bir şey kuruluyor artık” dedi. Muhtemelen 3 yıl sonra, artık geriye dönülemeyecek bir noktaya doğru gidiyoruz. Sadece kaynak olarak değil, yoksulluk, işsizlik, eğitim… Türkiye büyük bir tahribat alıyor. Buradan baktığımızda, 3 yılın sonunda nasıl bir Türkiye ile karşılaşacağımızı, önümüze nasıl bir yıkım çıkacağını bilmiyoruz.  Seçimin nasıl bir atmosferde yapılacağını bilmiyoruz. Bütün stratejiyi getirip 2023 torbasına koymak, muhalefet açısından iyi bir siyaset değil, doğru bir yöntem de değil. Henüz bu birliktelik kurulmuş değil. CHP’de değişime seviniyoruz. Mesela CHP’ye başörtülü bir kız geliyor. Kemal Bey hiçbir şey yapmıyor demiyoruz. Ama Türkiye 100 km. hızla uçuruma giderken, CHP 20 km. hızla kendini düzeltiyor.

Çakır: Bu yayının başlığı: “İktidarın muhalefeti parçalama stratejileri”. Bir şey sormak için değil de daha anlaşılabilir kılmak için şöyle anlatayım: Muhalefet partilerinin hiçbirisi tek başına Erdoğan’a meydan okuyamıyor. 31 Mart’ta da gördüğümüz gibi, ancak birlikte hareket ederlerse bir anlamı var. 31 Mart’ta bu anlam çok yükseldi. Orada bir şey denendi: Açık müttefik, örtülü müttefik yetti. Şimdi bunu bir sonraki seçime daha da güçlendirerek taşımak istiyorlar. Sen diyorsun ki: “Bunu yaparken, aynı zamanda da yaşanan her şeye karşı çok dinamik bir şekilde birlikte hareket etmeli”. Ama iktidarın imkânları çok geniş. Ama kendisi kamuoyuna bir şey sunamadığı için, bir vizyonu olmadığı içimn, bütün çalışması karşı tarafı bölmek, parçalamak, sinir uçlarıyla oynamak, birbirlerine düşürmek oluyor. Özellikle CHP’nin, Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük meselesi, zar zor kurmuş olduğunu düşündüğü bu yapının, şu ya da bu meselede harcanacak olması. Çünkü iktidardan sürekli bir hamle geliyor; kopartabildiğini kopartıyor, birbirine düşürmeye çalışıyor. Mesela Muharrem İnce bir şey söylüyor, bakıyorsun bütün kanallar Muharrem İnce’yi tartışıyor. Ama onu tartışırken de hep bir yerden tartışıyor. Kamusal alanda gerçekten özgür bir tartışma olabilse, anlayacağım.

Gültekin: Şu konuda hepimiz aynı düşünüyoruz: İktidarın sözü yok. Bu haliyle artık yüzde 50+1 alma ihtimali de yok. Sözü yok, siyaset üretemiyor, topluma umut verecek bir yaklaşım içinde değil, yenilik yok. Zaten öyle bir çabası da yok. Merkezî anlamda bir siyaset de koyamıyor ortaya. Anketler de bize gösteriyor ki Cumhur İttifakı bu haliyle çoğunluğu alamıyor. Cumhur İttifakı’nın çoğunluğu alamıyor olması, çoğunluğun Millet İttifakı’na geçtiği anlamına gelmiyor. Matematik böyle işlemiyor. Şimdiden, buradaki çoğunluğu pekiştirecek, duygu birliğini yaklaştıracak, bir birlikteliğe dönüştürecek adımlara ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Ben onun demokrasi ittifakı olduğunu düşünüyorum. Örnek veriyorum: O birliktelik olduğu zaman, konu din üzerinden bir tartışmaysa, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi devreye girecek ve onlar, o birliktelik üzerinden iktidarı muhatap alacaklar. Konu milliyetçilik olduğunda, bu sefer İYİ Parti devreye girecek, muhalefetin pozisyonunu oradan harekete geçirecek. Bir başka konu olduğunda CHP üzerinden gidecek gibi. Yani bir anlamda birbirlerine siper olacaklar. “Biz artık bir parti değiliz, demokrasi cephesiyiz. Hukuka dönmek için uğraşıyoruz” tavrı. Bu aynı zamanda seçmende de o duygu birliğini oluşturacak. Kürt seçmen de, “Ben buranın bir parçasıyım” diyebilecek.

Çakır: Bu bambaşka bir yayın konusu oldu. Hani bir masal vardır, hayvanlar üst üste biner, çalgı mı çalıyorlardı, neydi, unuttum. Yaşlılık böyle bir şey.

Özpek: Bremen Mızıkacıları.

Çakır: Tamam, galiba oydu.

Gültekin: Şunu söyleyeyim: Mesela Kürt seçmen şu duyguyu hissetmez mi? “2023’e kadar bana selam vermiyorsun. Birliktelik sağlamıyorsun. Benim hakkımı korumuyorsun. ‘2023’te nasıl olsa HDP seçimde ittifak yapacak’ diyorsun.” Benim derdim, şimdiden onlarla bir duygu birliğini kurmak.

Çakır: Bu konuyu Burak’a da sorayım ve yayını toparlayalım. Biz daha önce yaptığımız yayınlarda da bu konuyu dönüp dolaşıp konuştuk. Ben buna “politik olmayan siyaset diyordum. Bunun artıları ve eksileri var. Levent, özellikle eksilerine dikkat çekti. Son konuştuğumuzdan bu yana, son yaşananların da ışığında… Mesela, Muharrem İnce konusunda Kılıçdaroğlu henüz çok açık ve net bir şey söylemedi. Bu iyi mi, kötü mü?

Gültekin: Bence iyi.

Çakır: İyi, değil mi?

Hem buna, hem de genel anlamda bir değerlendirme yap. Muhalefet seçimi beklerken ne yapıyor, ne yapmalı?

Özpek: “Politik olmayan siyaset” kavramının karşıtı, “politik olan siyasetsizlik”tir. Kemal Bey politik olmayan siyaseti yürütürken, iktidar da, herkesin politik olduğu ama siyasetin bir yere evrilmediği bir politika üzerinden gitmek zorunda. Bizim, son zamanlarda dikkatimizi çekmesi gereken bir olgu var: Türkiye Cumhuriyeti, bir “iletişim cumhuriyeti” haline geliyor. İletişim Başkanlığı’nın sistem içerisindeki rolü ve etkisi giderek artıyor. Bu şu demek: Siyaset ve politikayı ayıracaksak, hükümetin tartıştırmak istediği bir gündem var. Bu gündemin içerisine girdiğiniz zaman, hükümetin istediği politik atmosfer ortaya çıkıyor ve siyaset olduğu yerde donuyor. Yani mevcut iktidar mekanizmasını değiştirmeniz mümkün olmuyor. İnce’yi tartışıyorsunuz, Öcalan ve Kürt siyasetini tartışıyorsunuz, İYİ Parti içerisindeki milliyetçileri tartışıyorsunuz. Hükümet o gündem tartışılsın istiyor ki, mevcut muhalefet aktörleri arasındaki uyum kaybolsun, iktidar kendisini “öteki’ni” göstererek tanımlayabilsin.

Öte taraftan, bu tartışmanın içine girdiğinizde, kazanabileceğiniz bir tartışma da yok. Bu tartışmanın kazananı da olmaz. Mesela, Ayasofya tartışmasının kazananı olmaz. “Ayasofya iyidir”, “Ayasofya kötüdür” tartışmasının bir kazananı olamaz. 36 televizyon kanalı, birçok STK, birçok üniversite hükümetin hâkimiyetindeyken, bu tartışmayı kazanamazsınız. Kamusal alanda bir zaferle çıkamazsınız. Fakat bu İletişim Başkanlığı’nın ortaya koyduğu tabakanın dışında başka bir tartışma tabakası oluşturabilirsiniz. Bugün Medyascope niye YouTube’dan yayın yapmak zorunda? Çünkü bu tabaka gizleniyor. Tartışılmaması gereken şey, Türk halkının ya da vatandaşların ana gündem maddeleri. Ayasofya’ya karşı sizin vereceğiniz cevap biraz iktisat ağırlıkta, Türkiye’nin pratik meseleleri ağırlıkta olmak zorunda. O pratik meseleler, Levent Bey’in de söylediği gibi aslında çok bütünleştirici. Çünkü iktisat konusunda, mesela kamu harcamalarının daraltılması, israfın azaltılması konusunda muhalif partiler arasında çok fazla ihtilaf çıkmaz. Bir HDP’li de çocuğunun sınava eşit şartlar altında girmesini ister, İYİ Parti’li de, CHP’li de. Bu bütünleştirici bir şeydir. Teknik tartışma, rasyonel tartışma, bütünleştirir. Politik tartışma, kimliksel tartışma ayrıştırır. O yüzden İletişim Cumhuriyeti’nin yapmak istediği şey, tartışma eksenini tamamıyla politik bir noktada tutmaktır ki siyasetsizlik hâkim olabilsin. Sizin burada yapmanız gereken şey, siyasetin dönüşebilmesi, yani iktidarın değişebilmesi için, olabildiğince teknik ve rasyonel bir tartışma zeminini tutabilmek ve bu şekilde konuşabilmek. “Demokrasi İttifakı” diyorsunuz ya, buna referansla söyleyelim, tartışmanın kendisi, tartışmanın ötekini öldürmeden, ötekini yıldırmadan devam edebilmesi, zaten yeteri kadar önemli bir amaç; bu, tartışmanın sonucundan da önemli.

Çakır: Televizyonlarda yapılan tartışmalar politik tartışmalar. Herkes bağırıyor, çağırıyor ama hiçbir şey çıkmıyor, öyle değil mi?

Özpek: Aslında, özellikle bir şey tartışılmasın diye orada. Çöp aslında. “Ben bu denizi kirletmek için buradayım” gibi bir şey. Adamın misyonu o. Bir de şöyle bir şey var: İktidarın gölgesini olabildiğince yüksek gösterip, muhalifleri “omnipotent” (her şeye kadir) bir kötüyle muhatap olduğuna inandırmak. “Asla yenemeyeceğiz, asla kazanamayacağız; çünkü 30 televizyon birden aynı şeyleri söylüyor” gibi bir durum.

Çakır: Sen demin “Medyascope niye YouTube’dan yayın yapmak zorunda?” dedin ya, o, zorunluluk olarak başlayıp normale döndü aslında. Zaten orada da çıkıyor işin rengi. Artık eski medya…

Gültekin: Lâfını bölüyorum, bir şey söyleyeceğim: Bu “30 medya, bilmem kaç iletişim başkanlığı, bütün imkânlarıyla…” meselesinin biraz abartıldığını düşünüyorum. Biz şunu biliyoruz: Türkiye’de, diyelim ki yüzde 50-55 bandında Erdoğan karşıtı kesim, bu 30 medya, 1500 iletişim başkanlığı, neyi söylerse söylesin, kanaatini değiştirmeyecek durumda. Burası tamam. Geriye kaldı yüzde 45. Muhalefetin, doğru tavır alarak, tartışmaya girmeden bu yüzde 45’e doğruyu anlatmanın kanalını bulması lâzım. O da zaten, “yeni medya” dediğimiz mecra. Ali Babacan filan yere çıkıyor, ne izleniyor, ama Medyascope’a çıkıyor milyon izleniyor. Yeni medya zaten bunu sağlıyor. Muhalefetin, artık iktidarın ne dediğinden kurtulması gerekiyor. Çünkü Erdoğan ne derse desin, buradaki yüzde 55’i muhalefetin aleyhine dönüştürme şansı hemen hemen sıfır. Geriye kaldı yüzde 45. Muhalefetin, o birliktelikle bu yüzde 45’e ulaşmanın yolunu, dilini, üslûbunu bulması gerekiyor. Bunu Medyascope üzerinden yapabilir, YouTube üzerinden yapabilir, teşkilatlar üzerinden, sokak ve mahalleler üzerinden yapabilir. Zaten yüzde 45’in de hepsine değil.

Çakır: Yayının başından beri, iktidar muhalefeti bölmek için yaptığı hamlelerle, zaten onun reklamını yaptığı için, belki de bir şeye gerek kalmıyor. Çok garip bir durum var: Bir tarafta iktidarın çaresizliği var; söylem üretememenin getirdiği rasyonaliteden uzaklaşmak… 

Gültekin: Tükenmişlik var işte.

Çakır: Evet. Ama öteki tarafta da, muhalefetin, bu geniş fırsatlardan tam olarak yararlanamama hâli var. Anladığım kadarıyla da Kılıçdaroğlu, fırsatları değerlendirmeye kalkarken bir hata yapmayayım diye ittifakı sağlama almak üzerine kurulu bir strateji yürütüyor. Mesela iki yeni parti geldi. Herhalde, kurulma sürecinden itibaren Kılıçdaroğlu, “Bu iki parti de bizimle beraber hareket ederse, şu olur” hesabını yapıyor; onları kaçırtıcı birtakım çıkışlardan uzak durmaya çalışıyor. Uzak durduğu zaman da kendi tabanından birileri kalkıp, “Niye sesini çıkartmıyorsun? Buna niye tepki vermiyorsun” diyor. Böyle bir olay var. Ama “Muhalefet ne yapmalı?” lâfı çok büyük bir laf. Lenin’in Ne Yapmalı? kitabı gibi. Bunu ayrı bir yayın konusu olarak düşüneceğim. 

Levent Gültekin ve Burak Bilgehan Özpek’le, iktidarın muhalefeti parçalama stratejilerini, Muharrem İnce ve İYİ Parti olayını değerlendirdik. İki arkadaşıma da katıldıkları ve değerlendirmeleri için çok teşekkür ederim. İzleyicilerimize de teşekkürler, iyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus