Fatih Portakal olayının düşündürdükleri: Medyanın muhalefeti, muhalefetin medyası

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

Yayına hazırlayan: Aydın Ulu

Merhaba, iyi günler, Türkiye’de yaşayan yabancı bir gazeteciydi yanlış hatırlamıyorsam. Çok ilginç bir gözlemi vardı. Daha önce de bir kere söylemiştim: ABD’de Trump’a en çok destek veren televizyon Fox televizyonu, en çok karşısında olan da CNN. Ama Türkiye’de tam tersi. CNN yakın bir dönemde o kervana katıldı. Çok güçlü bir şekilde bunu kanıtlıyor, Erdoğan yanlısı. Ama Erdoğan’a en çok karşı gelen kanalların başında FoxTV geliyor. Halbuki Erdoğan’la Trump arasında çok yakın bir ilişki var, bunu biliyoruz. Erdoğan dünya liderleri arasında Trump’a en kolay ve en çok ulaşan kişi olarak tescillenmiş durumda. Bundan sonra böyle devam edecek mi bayağı bir tereddütler var. Çünkü Fatih Portakal on yıl çalıştığı yerden ayrıldı. Emekliye ayrılmışa benziyor. İstifa değil, işten çıkarma değil. Belli ki kurumla birlikte verilmiş bir karar. 

Yaptığı açıklamada özel bir karar olduğunu ve kendi içsel devrimini yapmak istediğini söylüyor. Şöyle bir cümle kurmuş: “Bu yıl ve belki sonraki zamanlarda toprağın sakin ritminde yaşayıp ruhumu ve bedenimi dengeleyeceğim. Tabiatla olabildiğince bütünleşip kıymetini bilerek yaşam süreceğim.”

Fatih Portakal’ın eşi bildiğim kadarıyla İzmir Seferihisar’da organik tarım yapıyor. Büyük bir ihtimalle, en azından bir süre, böyle bir atmosferde devam edeceğe benziyor. Ve kişisel bir tercih. Aslında birçok işte çalışanlar, hangi iş olursa olsun –ki gazetecilerde çok vardır bu– emekli olup, kendini emekliye çevirip doğa ile baş başa –şirin bir balıkçı kasabası ya da bir çiftlikte– yaşamayı hayal eder. Ama çoğu bunu gerçekleştiremez. Fatih Portakal’ın kariyerinde tam zirvede olduğu yerde –zirveyi nereden anlıyoruz? en azından an itibariyle sosyal medyadaki takipçi sayısı yedi milyon 7 yüz bin; bayağı izlenen ve en çok reyting alan televizyon ve onun programları– bırakması tabii ki soru işaretlerini beraberinde getirdi.

Onun kişisel beyanını esas almak doğru olur. Arkasından bir yığın spekülasyon yapıldı, yapılacak. Bunların hepsi de geçerli. Bunun içerisinde yaşayan biz gazeteciler, bu ana akım diye tabir edilen ama artık ana akımlığı kalmamış yerlerdeki devlet, sermaye ve gazeteci ilişkilerinin nasıl olduğunu biliyoruz. Birçok yerde nasıl birtakım kurumların adım adım içlerinin boşaltıldığını, kadrolarının değiştirildiğini, yenilendiğini biliyoruz. En son yaşanan örneklerden birisi CNN Türk’te İrfan Değirmenci olayıydı. Ve kısa bir süre gürültü koptu, ondan sonra bir şekilde unutuldu. Zaten, CNN onun ardından da –demek ki o bir şeyin işaret fişeğiymiş– tamamen iktidarın kontrolünde bir yayın organına döndü. Fox da böyle olur mu bilmiyorum. Aslında çok da umurumda değil. Yani umurumda değil derken, bunları değerlendirmek açısından umurumda, ama bir haber alma ihtiyacı olarak ya da izleme ihtiyacı olarak çok baktığım ve takip ettiğim bir yer değil. Ama çok geniş bir kitlenin buna veya başka yerlere –mesela Sözcü gazetesine, Halk TV’ye (ki Halk TV eskiden çok daha fazlaydı); Fox TV artık Halk TV’yi geride bırakmışa benziyor– muhalif medya algısı ile baktığını biliyoruz. Öyle kabul edildiğini biliyoruz. Bunlar en öne çıkanlar; ama onun altında da, gerek televizyon gerek radyo –pek yok, ama gazete olarak tek tük var– başka internet sitelerine muhaliflik yakıştırılıyor. Şöyle bir eğilim var: İktidar havuzunda yer alamayan herkese muhalif damgası basılıyor. Ama bu çok isabetli bir durum değil; doğru bir durum da değil. İktidar yanlısı olamamak illâki muhalif olarak tanımlamayı gerektirmez. Zaten gazeteciliğin muhalif olmak gibi bir derdi yoktur. Gazeteciliğin derdi gerçeklerdir. Gerçekler ne kadar iktidarı rahatsız ediyorsa –ki genellikle rahatsız eder, dünyanın her yerinde ve Türkiye’de her zaman– bir şekilde muhalif olarak gözükürsünüz; eleştirelsinizdir çünkü. Ama baştan kendinizi muhalif olarak tanımladığınız zaman, o sizi bir ipotek altına alır ve sizin gerçeği arama, gerçeği konuşma ve konuşturma motivasyonunuzu büyük ölçüde engeller. Yani gerçeğin içinden ayıklamalar yaparsınız. İktidarın lehine olabilme ihtimali olan şeyleri görmemek, benzer şekilde muhalefetin aleyhine olabilecek şeyleri görmemektir bu. Ya da muhalefetin lehine olabileceğini düşündüğünüz şeylere haddinden fazla önem atfetmek gibi. Dolayısıyla muhalif medya tanımının –ki yanlış bir tanım değil; evet, buna uyan çok kurum var– çok iyi bir tanım olmadığını, kullanışlı olsa bile doğru bir tanım olmadığını düşünüyorum. İşimize yarar bir durum değil. Muhalif medya diye bir kategori Türkiye’nin hayrına olmadı. Bundan sonra da olacağa benzemiyor. Muhalif medya diye adlandırılan bu yerler uzun bir süre aslında iktidarın işini kolaylaştıran yerler. Çünkü muhalefeti dar bir alana hapsediyorlar ve o alanın içerisinde bir tür tekrar halinde –sloganların, klişelerin, duruşların tekrarı– muhalefeti üretmekten çok kendi yerinde duran ve tepki veren, esas işi tepki olan, ama kendisi yeni fikirler geliştirmeyen bir alana hapsediyor. Ve AKP’nin son 18 yıllık iktidarında kendi medyası kadar –hatta kendi medyasından daha çok bir şekilde– muhalif olarak adlandırılan medyanın katkısı olduğu kanısındayım. Bunu nereden anlıyoruz? Mesela muhalifliği sahiplenen birtakım yerlerde, bir bakıyoruz, o gidiyor, bu gidiyor, patron değişiyor ya da patronun duruşu değişiyor, bir bakıyorsunuz, sizin elinizden kaymış. Takip edilen gazeteler artık nefret edilen gazeteler olmuş. İzlenen kanallar artık hiçbir şekilde zaplanmayan yerler olmuş. 

Fox TV’de böyle mi olacak? Yerine gelen Selçuk Tepeli. Ben açıkçası gazetecilik hayatımda Fatih Portakal’la kaç kere karşılaştım çok emin değilim. Tanıdığım birisi değil, ancak izlediğim kadarıyla biliyorum. Ama Selçuk Tepeli öyle değil. Selçuk Tepeli benim kısa süreli Habertürk maceramda –ki beni atarak bana gazetecilik hayatımın en büyük hediyesini verdiler. Bu sayede bir şekilde daha az paralı, ama daha rahat ve huzurlu bir işe kavuştum. Medyascope’u geliştirme imkânı buldum– Habertürk’ün genel yayın yönetmeniydi. O dönemde yakından tanıma imkânım oldu. Zaten Selçuk Tepeli’nin Fatih Portakal’ın yerine seçilmiş olması Fox TV’nin önümüzdeki dönemde bir Fatih Portakal tarzı ana haberi tercih etmediğini bize gösteriyor. Oradaki Fatih Portakal’ın coşkusu, heyecanı, iddiası ve bir şekilde yırtıcılığını Selçuk Tepeli’nin yapacağını, yapmak isteyeceğini veya yapabileceğini sanmıyorum. Büyük ihtimalle de, Fatih Portakal’ın, iktidarın en çok rahatsız olduğu düşünülen gazetecilerden birisinin yerine Selçuk Tepeli’nin getirilmiş olmasının da iktidarı çok fazla rahatsız edeceğini sanmıyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son dönemdeki birçok gezisine uçakta Habertürk adına katılmış, katılmaya devam etmiş birisi söz konusu. Ama tabii ki Erdoğan’ın uçağı hiçbir şeyin göstergesi olmaz. O uçağa binen kişilerin, onunla birlikte gülerek fotoğraf veren kişilerin önemli bir kısmının şimdi  Erdoğan tarafından nasıl marjinalleştirildiklerini –hatta kimisinin ülkeye bile gelemediğini, bazıları gelemiyor bazıları kendileri gelmek istemiyor– biliyoruz. Yani Erdoğan’ın uçağı tek başına bir garanti değil.

Peki burada sorun ne?  Buradaki sorun öncelikle sermaye yapısı. Türkiye’de basın özgürlüğünün önündeki en büyük engel tabii ki gazetecilerin doğrudan yargı eliyle cezalandırılmaları, gazetelerin kapatılması, gazetecilerin tutuklanması, erişim engelleri vs.. Bütün bunlar en öncelikli ve en hayatî mesele. Ama bu finansman meselesinin başlı başına ayrı bir sorun olduğunu ve bugünkü iktidarın, Erdoğan iktidarının, tek bir gazeteciyi içeri atmadan da medyada istediği gibi bir kontrolü sağlayabileceğini düşünüyorum. O içeri atmalar büyük ihtimalle intikam duygusuyla yapılan şeyler. Yoksa, atılan kişilerin yaptıkları yayınlardan tabii ki rahatsız oluyorlardır, ama o kadar da ölüm kalım meselesi değil. Çünkü biliyoruz ki bugün etkili olabilecek medya kurumlarının ezici bir çoğunluğu iktidar yanlısı veya iktidarla iyi geçinmeyi temel almış iş insanları tarafından kontrol ediliyor. Dolayısıyla tek tek gazeteci kontrol etmek yerine patron kontrol etmek, patronla al-ver ilişkisine girmek dün olduğu gibi bugün de –ki bugün çok daha bariz bir şekilde– uygulanan yöntem. Geriye kalan yerde, patronlarının kontrol altına alınamadığı yerler de büyük ölçüde etki alanları sınırlı yerler. Bu anlamda Fox TV istisna gibi duruyordu, çünkü sahibi Türkiye’de değil ve bir gücü var. Ve o ilginç bir örnek olarak, muhalefetin itibar ettiği bir televizyon kanalı olarak, iyi bir reyting sağlayarak ve kârlı bir yatırım olarak yabancı yatırımcıları memnun eden bir yerdi. Ama belli ki bu bir doyum noktasına gelmiş ve reytinglerin düşmesini –artık bundan sonra “reytinglerin düşme ihtimali” diyelim, kimse “reytingimiz düşsün” demez– reytinglerin düşme ihtimalini kabullenmişler. Fatih Portakal’ın ayrılmasının ardından herhalde Fox’a yönelik ilgi büyük bir hızla azalacak ve bunun üzerine o kişiler –izleyen kişiler– ve onları izleyerek muhalifliğin gereklerini yerine getirdiğini düşünen kişiler yeni mecralar arayacaklar. Belki var olanlar, Halk TV başta olmak üzere bir türlü izin verilmeyen Sözcü TV –RTÜK’e başvurdular ve RTÜK izin vermemiş diye biliyoruz, geciktirdiğini duyuyoruz– gibi yerler belki olabilir. Ama daha çok ne olacak? Sosyal medyada bir yönelim olacak ve burada sosyal medyada henüz –Fox TV gibi, Halk TV gibi– çok büyük muhalif iddialı bir yer yok. Tek kişiler var, tek tek birtakım –çoğu gazeteci kökenli, kimi akademisyen– kişiler var. Bunlar Youtube üzerinden insanları heyecanlandırıyorlar –ilk aklıma gelen sıfatı, fiili kullanmayayım–, ama o insanları ve yayınları izledikten sonra, bir kendi kendini tatmin etme duygusundan öte, muhaliflerin, muhalif olduğunu düşünenlerin hayatın akışını, Türkiye’de siyasetin akışını değiştirebilecek pozisyon almaları pek mümkün olmuyor. Çünkü muhalif iddialı yerlerin büyük bir kısmı genellikle kendini muhalif diye tanımlayan vatandaşlardaki zaten var olan kötümserliği besliyorlar. O kötümserliği öfke ile dengelemelerini sağlıyorlar, böyle bir durum var. Şimdi yeni mecralar aranacak, yeni hayal kırıklıkları yaşanacak, yine patronların tasarruflarıyla birtakım yerler değişecek.

Bir ara Türkiye’de çok etkili bir televizyon kanalı, Fethullahçılığa karşı mücadelenin en etkili isimlerinden olan bir televizyon kanalı, kısa bir süre içerisinde Fethullahçılar’a satılmıştı. Bu yıllar öncenin bir olayı, ama hatırlayanlar hatırlar. Daha sonra Fethullahçı olduğu için devlet 15 Temmuz sonrası bu kanala el koydu vs.. Yani bunlar Türkiye’de pekâlâ olabilen şeyler. Ya da şöyle söyleyelim: Fox gibi uluslararası bir kuruluşun, ABD merkezli bir kurumun herhalde kendi ticarî çıkarları her şeyin öncesinde gelecektir. Ve ticarî çıkarlarının tehlikede olduğunu düşündüğü yerlerde birtakım siyasî adımları da atabilecektir. 

Burada nasıl çözülebilir bu iş? Bir kere gazeteciliğe muhaliflik şartını empoze etmekten insanların vazgeçmesiyle ve gazetecilerin de muhaliflik sıfatını alâmet-i fârika gibi yanlarında taşımaktan vazgeçmeleri ve daha sakin bir şekilde herkes için gazetecilik yapmayı tercih etmeleriyle. Ve bu anlamda bağımsızlık ve özgürlük çok önemli. Herkesten bağımsız, herkese karşı mesafeli bir yayıncılık çok önemli. Bunu yapabilmek içinde bir maddî imkân gerekiyor. Ülkedeki siyasî iktidar, kendinden olmayanlara bu maddî imkânı ve bütün kapıları iyice kapatmış durumda. Bizim beş yıllık medyascope deneyimimizde biz bunu çok iyi bir şekilde gördük. Ama bunu aşmanın yollarını bulmak mümkün. Biz de baştan itibaren söylüyoruz. Yurtdışından bazı kurumlardan şeffaf bir şekilde, yasalara uygun bir şekilde fonlar alarak bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumaya çalışıyoruz.  

İnşallah Türkiye bir gün normalleşir de bizim gibi özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen kişiler kendi vatandaşlarının destekleriyle ya da kendi ülkesinin şirketlerinin vereceği reklamlarla, sponsorluklarla yoluna devam eder. Ama bunun alabildiğine kısıldığı yerde, insanların var olan birtakım medya kuruluşlarına muhaliflik atfedip onlarla mutlu bir ilişki sürdürebilmelerinin çok fazla imkânı olmuyor. Fatih Portakal olayı bize bunu bir kere daha gösterdi. Daha önce İrfan Değirmenci göstermişti. Yarın bakalım kiminle bunu yaşayacağız? Evet böyle acı bir durum var. Ama bütün bu acı duruma rağmen Türkiye’de hâlâ özgür ve bağımsız gazetecilik yapmak mümkün. Ama bunun sürekli olabilmesi ve sürdürülebilmesi için de vatandaşın bunu yapanlara her açıdan sahip çıkması gerekiyor. Yoksa halkın haber alma ve özgün, özgür yorum alma ihtiyacı, birtakım iş insanlarının, patronların insafına bırakılmayacak kadar değerli. Evet, söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.  

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus